Sayfalar

17 Mart 2018 Cumartesi

Beyaz Kehribar

Mercan yokuşunda ahşap han odası
taş parçaları, kömür tozu, iplikler, el tornası
benzi solmuş gençliğim
küf kokusu: geldiğim gün pencerenin pervazına astığım ayna
loş
karanlık resimler: ömrü tavan arasında geçmiş uykunun
resmi
acemi yürekte kül bağlayan gurbetin resmi
sıvaları dökülmüş özlemin resmi
ince uzun
gülmeyi unutmuş yüzüm
avuçlarıma sığmayan bir hüzün

Sabah ezanıyla fırlıyorum yataktan
bir kadın akşamdan kalan çamaşırları topluyor balkonda
çiy düşmüş kaşlarının arasına
bir çocuk elinde gazeteler: köşeyi döner dönmez
aydınlanıyor kentin yüzü
sesi alıp gidiyor gecenin zifirini
cama vuran ışıkta saçlarını tarıyor bir güvercin
bir vapur düdüğü gölgesini düşürüyor gökyüzünden
bir bulut elini yüzünü yıkıyor evlerin
bir rüzgar usulca söndürüyor ufkun kandilini

Usta gelmeden tozunu almalı tornanın, bıçakların, anıların
hiç iz kalmamalı dün geceki rüyadan
geldiğim günden beri öylece duruyor testide su
testinin suyunu değiştirmeli
geldiğim günden beri öylece duruyor duvarda Kraliçe
Süreyya
Asık Veysel
Hazreti Ali: cenge durmuş Kan Kalesi önünde
usta gelmeden tozunu almalı resimlerin bir de gençliğimin
geldiğim günden beri duruyor anamın mektupları koynumda
bir acılı türkü
bin gurbet
usta gelmeden tozunu almalı kederin ve özlemin
bir de benzi solmuş gençliğimin

Çay hazır, ekmek sıcak, gün başladı mı usta
sokaklarda gürültü kıvılcımları
az zeytin, az ekmek, kürt böreği, çay hazır
çok insan, az uyku, örümcek bağlamış bir gün daha
az sevinç, az umut, ekmek sıcak
usta başım dönüyor gün başladı mı
kızlar geçiyor gözlerimin içinden: overlokçu, ütücü, ilikçi
ellerinde naylon torbalar, renkli gazeteler
düşleri yarım kalmış
soluk
usta başım dönüyor bakamıyorum kızlara
çay hazır
tozunu aldım acının, hüznün bir de rüzgarın
ekmek sıcak
siparişleri götüreyim mi
ibrişim kalmamış
gün başladı mı usta
dönüşte uğrarım bileyciye, daha yeni verdim bıçakları

Gün başladı, şimdengerû eyvah bana vah bana

Gün başladı, serçeler
birer birer kayboldu gül harmanında ufkun
- Bu iş akşama kalmaz biter usta

Gün başladı, ey rüzgar
nereye götürüyorsun dizinde uyuduğum geceleri
- Bu iş akşama kalmaz biter usta

Gün başladı, havalandı güvercinler
yüzünde bulutlar yeşermiş bir genç kızın memeleri arasından
- Bu iş akşama kalmaz biter usta

Şimdengerû eyvah bana vah bana

Mercan yokuşunda ahşap han odası
taş yontuyorum tesbihe, yıllardır yüreğimde damıtarak öfkeyi
alnıma düşmüş perçemi özlemin
alnıma düşmüş bıçak sapı, gerdanlığı, muskası özlemin
kuşluk vakti semaverinde demlenen özlemin
gün batımında yer sofrasında bölüşülen özlemin

Yıllardır ne muska ne gerdanlık
bir avuç taş: kan, ter ve kehribardan
gerdanlık, ablamın çeyiz sandığında küflü bir resim
ve çeliğinde nakışlar yok artık Suvazlı bıçakların
mapusa düşeli beri ağabeyim

Tesbih yontuyorum acının madeninden
her bir tanesi gözbebeğim kadar
ipliği ibrişimden
simsiyah
mavi damarlı, narin, deseni hüzne ayarlı
- Bu iş akşama kalmaz biter usta

Bir elim tornanın karanlık çarkında kör alev
bir elim bıçağın ucunda saçları ağarmış rüzgar
ne muska ne gerdanlık
tesbih diziyorum sabah yelinde saman savurur gibi
orak biçer gibi güz harmanında
tere kesmiş bir yanım
kan
sızıyor ağzımın pınarından
gün ikindiye devrildi sevincim nerde usta
kederim nerde
sevdiğimin saçları gibi ibrişimler
diziyorum diziyorum bitmiyor
sabır diyor siyah gözleri
bir ilmek bir ilmek daha
ipten taşıyor dane
yürekten sevda taşıyor
hicrana kesmiş her yanım
gurbete kesmiş
alnımın çatısından
trenler
geçiyor durmadan
sılam nerde usta
gurbetim nerde

Ay çıkmış davadan suvarmışım yıldızlar doluşmuş gözlerime
kanat çırparak süzülüyor başımın üstünden akşam rüzgarı
Avucumun içinde tesbih daneleri, aklımda Horasan'dan
bindiğim tren
(Yine daldın diyor usta, gün devrildi kim yontacak bunca
taşı)
kuytu bil: güz akşamı, kaç yıl önceydi
siperliği erimiş bir kasket, üçüncü mevki bir bavul: tahtadan
yeri yurdu belirsiz bir bilet
yeri yurdu belirsiz bir heyecan
ağır
dört gün dört gece
ağır ağır gidiyor tren, bacımın ağladığını görüyorum yaşmağının
altından
bir beyaz mendil anamın elinde
dört gün dört gece

Kuytu bir güz akşamı .
ağabeyim de mi böyle bir trenle gitmişti İzmir'e usta

"Bilader, elbet Oltuluyuz. Taş işlemek baba sanatı. Taşı
tesbihe, bıçak sapına, yüzüğe gerdanlığa, küçük küçük
heykellere yontmak bizim işimiz. Erzurum'da Mustafa
Şeyhler Camiinin şerefesindeki yarım batıya dönük
güneş saatini dedem yapmış. Hani Ahmet Celal'le ilk kez
Erzurum'a gittiğimizde görüp de hayran kaldığın Fizo
Baba'nın evinin ön yüzünü kaplayan süsleme taşları da,
öyle derler. Bilirsin dayımın Taşmağazalar'daki dükkanını.
Yalnız tesbih üzerine çalışırdı. Acem Şahına, Yemen Kıralına
tesbih bu dükkandan giderdi. Hacılar Hanına inen kervanlar
ilkin dayımın dükkanına uğrardı. Atalarım ki taşın her
türlüsüne hükmetmiş ben neden hükmetmeyeyim deme.
Bilader bil ki artık taş yontmada iş yok. Bereketi tükendi.
Dayımın sonunu biliyorsun. Taşın da gavuru çıktı.
Gömleğin naylonu gibi, çarığın lastiği gibi taşın da şimdi
- camı var, mikası var, bekalit mi neyi var artık. Zifti
döküyorlar yüzüğün kaşına anla bakalım taş mıdır nedir.
Cemşid'in Ali Alamanya'da. Ben fırıncılık yapacağım gayrı.
Bıktım usandım. Ya kapağı atmalı Almanya'ya. Ya..."

Yine daldın diyor usta, gün devrildi kim yontacak bunca taşı
tesbihe

En iyisi fırıncılık; - yak ateşi geç karşısına
nar gibi ekmekler
pirina
palamut
odun talaşı; genzime yapışmış gitmiyor kokusu
usandım soğuktan, zalım ayazdan

Sabah erkenden girersin hamura, her yanın un
su buz gibidir, hani bilmesen sanki Erzurum'dan bir pınar
tekne desen deryalar kadar
yoğur
saçlarını örer gibi hamurun
yoğur
taşsın çağlayanları bereketin
yoğur
bir bayram sabahı elini öper gibi ananın
ölçülü koy tuzunu ama

Gün ışır birazdan, hamur hazırdır, radyo açılmıştır.
dudağının ucunda bir türkü
geçersin küreğin başına
akşamdan beri yanıyordur ocak
sanki irem bağı, gir içine bağdaş kur otur
çevrende elvan elvan çiçek açmış ekmekler
koy binite topak topak hamuru
solla
hele ramazansa peynirli kıymalı pide
güveç, güllabi, baklava
peksimet

Yapışmış genzime gitmiyor kokusu

Öyle midir dersin usta?

Kuytu bir güz akşamı, kaç yıl önceydi
(Yine daldın diyor usta, gün devrildi kim yontacak bunca
taşı)
avcumun içinde boynu bükük bir mendil
kumaşı gözyaşından dokunma bir mendil
bar tutarken gelinlere savurduğum mendil
kar mı yağmur mu belli değil, ağır ağır uzaklaşıyor tren
başım askere bağlı
mapusta ağabeyim
anam
kar üstünde can vermiş bir serçe gibi
öyle sessiz ve kendinden habersiz

Tren hızlandıkça büyüyor elleri, yalnız elleri
yüzünden boşalan bir hüzün seli
yitiyor gözbebeklerimde

Bıçağa vuruyorum taşı
usul usul dönüyor tornanın kolanı
bıçağın hası Suvazlı ustaların çelik hamurundan, öyle mi usta
kolu çevirdikçe eriyor taşın yüzü
ve tükeniyor dermanım
bir avuç kömür tozu
silmek için kirini, pasını, karanlığını taşın
kömürün hası Zonguldaklı işçilerin alınterinden, öyle mi usta
sildikçe parlıyor taşın yüzü
ve tükeniyor dermanım
bir çanak su
arıtmak için taşı hüzünden kederden ışıl ışıl bir sevince
suyun hası bizim ordan, Kargapazarı dağında bir kaynaktan,
öyle mi usta
yudukça can geliyor taşın yüzüne
ve tükeniyor dermanım

Bu iş akşama kalmaz biter usta

Kuytu bir güz akşamı, kaç yıl önceydi
(Yine daldın diyor usta, gün devrildi kim yontacak bunca
taşı)
dağların kaşları arasından geçiyor tren
ırmak tünellerinden
kuş sürüleri içinden geçiyor, göllerin uykulu yüzünden
- Kapağı Almanya'ya atamadık bilader
bir yıl Ankaralarda sürttüm
on aydır da burada, İzmir'de bir fırındayım
hiç bir hakkımız yok
iş güvenliğimiz yok
sendikamız yok
kaydımız yok
imimiz yok
fazla mesaimiz yok
adamlığımız yok

Şimdengerû eyvah bana vah bana

Rüzgrın atına binmiş gidiyor tren
koyunlar kuzulamış
köyler bomboş: davarlar, çocuklar, çadırlar yaylada
yağmur yağıyor kentlerin çatısına
anam lavaş ekmeği sarmış mendilime
kete
taze lor, cücüğü gövermiş soğan
- On aydır çalışıyorum burada, İzmir'de bilader
sendika yoktu
örgütlendik, and verip el ele kavuşturduk
baş vurduk işverene
sözleşme
ardından tehdit
toplantı, dayanışma
ardından yıldırma
hak dedik, alınterimiz, iş gücümüz geleceğimiz, onurumuz
ardından fitne fesat
direniş, topluca işi bırakma, yürüyüş
ardından cop, dayak, işkence

Işık bulutları içinden geçiyor tren
sevinç mi tasa mı bilinmez
cama dayalı alnım
gün indi inecek
dilimin ucunda bir türkü: Leyla Nur'un sesinden

"Direksiyon elimizde
ne varsa dilimizde
sen darılma kara gözlüm
fesat yok kalbimizde

Küçük yaşta yollara
atmış bizi felek
sen hancısın biz yolcuyuz
sevda nemize gerek

Hayat yolu karanlıktır
gel yakalım farları
şoförleri efkar basar
yollarda akşamları"

Soluk almadan uçup gidiyor tren bir dağdan bir dağa
bir ovadan bir ovaya
bir buluttan bir buluta
biri saz çalıyor gözleri sılada
biri kasketini örtmüş yüzüne derin hülyalarda
Samsunlu hoca durmadan namaz kılıyor: hak saklasın
beladan
bir asker mektubunu okutuyor gar bekçisine
mektup
açmış kollarını savruluyor gecenin dehlizine
- Dün Konak meydanında başlayan yürüyüşümüzü
Basmane'ye gelmeden güvenlik kuvvetleri dağıttı. Büyük bir
çatışma çıktı. Bir yiğit kardaşımızı şehit verdik. Oysa hiç
görmemiştim kendisini. Şimdi içimde onu yıllardır
tanıyormuşum gibi bir his var. Sanki birlikte orak biçmişiz
bizim tarlada. Askerde el ele tutuşup devriye gezmişiz.
Birlikte içip birlikte nara atmışız sanki bacımın düğününde.
Neyse ben dahil beş kişiyi gözaltına aldılar. ispirli Cemal'le
halen Buca cezaevindeyim. Beni düşünme bilader.
Pişman değilim. Gözlerinden öperim. Ağabeyin

Şimdengerû ne eyvah bana ne vah bana

Kuytu bir güz akşamı iniyorum İstanbul'a. Hiç bu kadar ışık
görmemiştim
sanki yıldızlar boşalmış da gözlerimden
yeryüzünü kaplamış

Mercan yokuşunda ahşap han odası
ağızlık ve tesbih yontuyorum, ne muska ne gerdanlık
ağabeyim mapusa düşeli beri
tesbih değil de insan sureti
dişlerini bilemiş, kollarını sıvamış bir hamur teknesinin
başında
bir yürüyüşün en ön safında
yumruğunu sıkmış: bu zulüm gün gelir biter bilader
ne korkudan çıldırmış bir ceylana benziyor
ne çay kırağında susamış da tuzağa düşmüş bir tavşana
söğüt dalından düdüğünü öttüren bir serçe gibi
avucumun içinde
kanatlarıyla göğün zırhını yaran bir atmaca gibi
göğüs kafesimde
bir yiğit kartal gibi, dağlar kadar pençesi
canlanmış konuşuyor sanki
geçmişimi anlatıyor, geleceğimden söz ediyor

Bu iş akşama kalmaz biter usta

Ben çıkarıyorum çünkü taşı Kargapazarı dağında bir kar harmanından
bir kaynak suyunun derin oluğundan
solgun benizli meşe ağaçlarının bağrından
güverin benekli kayaların sarnıcından
Oltu çayının rahminden çıkarıyorum, bir serçenin donmuş
sesinden
damarları kurumuş bir türkünün yoksul sesinden
gündüz bereketli haczedilmiş toprağın sesinden
gece yıldızlarla dertleşen kavakların sesinden

Bu iş akşama kalmaz biter usta

Eskiden heykel, muska, kupa, gerdanlık, bıçak saplan
yaparmış dedelerim
şimdiyse ne muska ne gerdanlık
tesbih yontuyorum sadece
zarif işlemeli
Oltu çayında çiçek açmış çakılraslan gibi pırıl pırıl
kar altında
düşe yatmış
huğda
taneleri gibi
sabah serinliğiyle öpüşen bir geyiğin gözleri gibi
menevişli

Bu iş akşama kalmaz biter usta

Düneyin mektup aldım ağabeyimden
İzmir mapusundan Sinop'a sürgünmüş
isyan mı çıkarmış ne, bir güz bile geçmedi gideli
bir ağızlıkla bir tesbih göndereymişim
zarif işlemeli, halis Oltu taşından

Bugün postaladım ağızlıkla tesbihini


Refik Durbaş
Çırak Aranıyor

Dokumada Çalışan Kızlar

Dokumada çalışan kızların
günleri naylon iplik, ucuz keten
emeğin, alınterinin ve aşkın
kanı damlar kirpiklerinden

Erimiş tırnaklarında al kına
tuzlu badem, eğlencelik
gençliği solmuş tül gelinlik
o çocuk yüzlü hanlarda

Çoğu hiç uyumuyor geceleri
çoğu yazlık sinemada, şarkılarda
güneş girmeyen bir romanda
bakışı aydınlık sevgili

Dokumada çalışan kızların
ben de karışsam aralarına
kuş olup konsam avuçlarına
dokusam onlarla kumaşını acının

Onlarki yüreklerinden başka
öderler rüşvetini herşeyin
acılarından, umutlarından başka
aşkın, alınterinin ve emeğin


Refik Durbaş
Hücremde Ayışığı

16 Mart 2018 Cuma

Doğuran Bir Kadına Direnç

Tırnaklarını etine geçir bağırma
Isır kanat dudaklarını parçala
Bırakma yaşamayı bırakma umudu
Daha çok yok sabaha

Yorulur gövdene inen sancılar
Acılar bıkar
Beklemeyi bil
Başkaldırır gövden başkaldırır
Susar

Önce öleceğim sanacaksın
Direnmen bitsin diye uğraşacak sanem
Gitgide sıklaşacak kamçılar
Sessiz ağlayacaksın

Unutacaksın başın nerde nerde ayakların
Bin kollu bir boşluk beyninde
Dünyadan uzaksın

Kim duyar sesini haykırsan
Gücünü tüketme
Dayan bir sınav bu
Gülümse


Sennur Sezer
Direnç

Asker Çantası

Yorgun omuzlardan yere kayar bir çanta
Ve kabuk değiştirir bozkırda binbir böcek
Ekmek kadar eskidir ve ekmek kadar kutsal
Şimdi seni özlemek

Güneş yenilenirdi biz çılgın öpüştükçe
Yenilenirdi deniz yengeçler ve çakıllar
Kara çirkin düşlere yumardık gözlerimizi
Uyanırdı martılar

Hangi uzak stepte bir asker vurulurdu
Biz kışlalı düşlere uyanırdık usulca
Bozkır akşamlarında solacak bir gelincik
Acırdı soludukça

Yorgun omuzlardan yere düşer bir çanta
Sen uzak kışlalarda mutlu umutlu coşkun
Ve ılık bir matra susuz dudaklarında


Sennur Sezer
Yasak

Soyut

Bir kadının mavide salınır ayakları
ve çocuğu doyurmaz oluverir ağlamak
Açlık en bayat ekmek
sofralarınızdan ırak

Tarlalar başak başak borçlara sararır
uzar büyük şehirler fabrikalar kurtulmak
Fildişi kulelerimiz daha sarsılmadan
bu ne denli uyumak


Sennur Sezer
Gece Kondu

15 Mart 2018 Perşembe

Hepsi O Kadar

Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü.
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.

Ayrılık da özlem de her şey...
Her şey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.

Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Bir şeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan'da boş duran bir ev
hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
unutulur, kalır. Hepsi o kadar.

O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni

Ey uğursuz yolculuklar!
Ey yıldızsız samanyolu!
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
bir akşam
yemin etmiyorum ama
en az günlerce, günlerce kanar.
Doğrudur elbet:
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir
hepsi o kadar.


Süreyya Berfe
Şiir Çalışmaları

Ömür

Canın çektiğiyle haşhaşa kalınan
kısa, uçucu
düş gibi bir an, bir yürek sızlaması
Gelip geçici


Süreyya Berfe
Hayat İle Şiir

Merak

Birbirlerini çok iyi tanıdıklarına
deli gibi sevdiklerine
yerinde kıskandıklarına inanan
anlamış, kaynaşmış, bağdaşmış
bütünleşmiş, tamamlaşmış
"tek bir ruh ve beden" olmuş sevgililer soruyor:
Ne yapmamız gerekir?

Balkondaki yalnız ve yorgun kumru:
Ayrılııııın, ayrılıııın, diyor.

Güneş, hava, su, toprak ve ekmek:
O sizin bileceğiniz iş, diyor.

Soruyor sevgililer, utangaç nişanlıya
sabahlayan fırın işçisine
genelev arayan köylüye
Amerikalı küçük zenci kıza
Cevap: Biz bilmeyiz.

Zeytin toplayan kadın:
Ananıza babanıza danışın,
Zeytinyağı tüccarı:
Metres yaşayın, diyor.

"O nefis yemekler"i yapan baş aşçılar:
Acele etmeyin,
çok iyi servis yapan garsonlar:
Güzel bir düğün yapın, diyor.

Gülümseyerek kitaplığa giden:
Vaktiniz var mı?
bye çekip discoya giden:
beraber çıkın, diyor.

Kuyunun dibindeki su:
Düşünün,
kenarındaki papatyalar:
Söz kesin, diyor.

"Gülelim eğlenelim kam alalım dünyadan" ilkesine uyanlar:
Dilediğinizi yapın,
dünyayı bilmek, öğrenmek, değiştirmek gerektiğine
inananlar:
Aranızdaki nasıl bir sevgi diye soruyor.

Saçını başını gözünü kaşını havasını hayatını
konuşmasını bakışlarını tavırlarını
dünya ya da Türkiye çapındaki ünlülere göre ayarlayanlar:
Flört edin, diyor.

Edebiyat ve sanattaki, bilimlerdeki, politikadaki
gelişmeleri izleyenler, insanlığa ömrünü vermiş
kişileri iyi bilenler:
Aklınıza sorun, diyor.

Sözüm ona insancıl yanları olan
ama emperyalist tutkuları da olan
kibar, paralı yerli yabancı turistler:
Yolculuk yapın, diyor.

İnsanına göre insancıl yanları
ve toplumcu eğilimleri olan vatandaşlar
hiçbir cevap vermiyor.

Avrupalı olmaya özenen
eğlenmeyi eğlendirmeyi, gezdirmeyi tozdurmayı
en az bir yabancı dili iyi bilen
müşterilerin "cinsel gereksinim"lerini de gideren
yozlaşmış, sömürge yetiştirmesi Asyalılar,
Afrikalılar, Ortadoğulular:
Birlikte eğlenin, diyor.

Önce ülkesinin insanı
sonra üretici, yaratıcı birey olmaya çalışan
anadilini iyi bilenlerle sömürgeciliğe karşı olanlar:
Kendi sorunuzun cevabını kendiniz verin, diyor.

Son zamanlarda
"devrimci müzik" yapmak isteyerek
şairlerimize, halk şairlerimize sataşan
halk müziğimizin gül bahçesinde saksağan gibi dolaşan ve
maalesef kendilerini
kitleleri bilinçlendirme sevdasına kaptıran
şöhret basamaklarındaki Marksist iyi aile çocuklarıyla
"devrimci film"ler yapmak isteyerek
kendilerine halkın yanında, sıra başında yer ayırtan
yeni yeşillenen çam yapımcıları, yönetmenleri, oyuncuları:
Aslında devrimci iki insanın, cinsel sorun, sınıfsal
kadınlar için, özgür cinsel, bir yerde "Tolga'nın Yeri"nde
belirttiğim, aşk öyle, "Demircan'ın Yeri'nde tartışmıştık,
evlilik için, isterim, geçen akşam "Papirüs"te, solcu dünya
görüşü, erkek denilen, geçtiğimiz yıllardan birinde
"Bodrum'da
bu konu üzerine, diyorlar. Diyorlar ama ...

Koleksiyoncular, antika düşkünleri
karı-kız esirleri
nadirattan sayılan yemek, içki
rafine ve gerçekten vinterize seks meraklıları:
Siz kardeşim önce yatakta anlaşın, diyor.

Ayı oynatan adamı, normal bir maaşı
güneşin batışını
Bafra'da fare satan çocuğun fotoğrafını
Demirel'in sözlerini
Türkiye'nin tarihi, turistik yerlerini,
yabancıların işlettiği tatil köylerini enteresan bulanlar:
Deneme evliliği yapın, diyor.

Erkekler için yakışıklılığı
kadınlar için hoşluğu ölçü sayanlar:
Önemli değil, diyor.

Sosyalizm, kapitalizm, emperyalizm
edebiyat, kültür, sanat, felsefe vb. konularda
gerekli ve yeterli bilgiler edinmeden
kulaktan, gözden, ağızdan, burundan dolma bilgileri
kursaklarında evirip çevirerek yazar ya da teorisyen kesilen
yazdıkları kendilerince bile zor anlaşılabilen
genç, orta yaşlı ve yaşlı kalemler:
Çağımızın ve Türkiye'nin gündemindeki, duygusal
eşeysel sorunlar sürecine sınıfsal açıdan bir yaklaşım
denemesinde bulunursak, bu bağlamdaki ekonomik,
üretimsel sorunsalın kaynaklandığı güncel önemi
genelde vurgulamak olanaklıdır.
Son çözümde.., diyor. Ama bu derin anlamlı cevabı
sevgililer anlamıyor

Sevgilerini, dünyadaki her şeyin üstünde tutan
birbirlerinden bir an bile ayrılamayan sevgililer
aldıkları cevaplar üzerinde düşünmek
ve "hayati karar"larını vermek için bir köşeye çekiliyorlar.


Süreyya Berfe
Hayat İle Şiir

14 Mart 2018 Çarşamba

Hapishanede Bir Sabah Türküsü

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
Sisler içindeki Büyükada'nın karşısında
Oturmuş yazarım bu şiiri

Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
Lodos titretiyor ağaçları
Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
Ardından baharın geçti koca bir yaz
Hapisteyiz hala ve güzün ilk serinlikleri

Avlunun dört yanı dikenli teller
Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
Kapanır uykusuzluktan gözleri

On gündür çocuk sesi duymadım
Özledim "baba" deyişini kızımın
Özledim beni görünceki sevincini...

Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
İçim burada da pırıl pırıl şimdi

Geçer, güzelim, bu günler de geçer
Sökülüp atılır dikenli teller
Koparır halk bir gün zincirlerini


Ataol Behramoğlu
Maltepe Askeri Cezaevi, Eylül 1982

Unuttum, Nasıldı Annemin Yüzü

Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim.

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum, nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.
Kuru ot kokusu getirsin rüzgar
Yağmur usulcacık yağarken.


Ataol Behramoğlu
Şiirler 1959 - 1982

Filistin

Dünyayı tanımaya merak sardı
okumayı yenileyin söken kızım.
Elinde bir harita:
- Filistin nerede baba?
diye soruyor bana.
Filistin'e haritasında yer vermiyor ki
adaleti mülkün temeline gömen dünya
ve sözcüklerin gücü
inemiyor acıların derinliğine!..

- Sorunu nasıl yanıtlasam
yavrum, bilmem ki!..

Yeri yoksa da haritalarda
yurt sevgisinin yükseldiği her renk,
her üzüm salkımının sarardığı yerdir
Filistin...
Sevgilerin yetim yurdu,
sürgünde seher yıldızı
bir inançtır Filistin;
demek yeter mi çocuklara?
Yetmezken aralanan bir kapı
çıkıp dolaşmak için sokaklara.

-Sorunu nasıl yanıtlasam
yavrum, bilmem ki!..


Hüseyin Atabaş
Bitmeyen

13 Mart 2018 Salı

Bir Yılbaşı Kartı

Altındağ'ın göz göz ışıklarıyla
bir kış gecesidir şimdi Ankara'da;
şimdi yaşmak yaşmak kar yağıyor dışarda.
Kalemi, kağıdı çıkarıyorum önce
şairliği bir yana bırakarak
bir pencere resmi çiziyorum
Kavaklıdere'nin oralarda.
Buğulu camlar ardında
bir genç kadının dudaklarını çiziyorum
viski bardağında.

Sonra bir yol uzatıyorum Silvan'dan
Silvan'dan altındağ'a kadar;
bir ev yapıyorum
ulu tanrı'nın adem'i yarattığı balçıktan;
içinde üç kız iki oğlanla
yüreğine taş basılı bir ana, otuz yaşında.

Çatısı konserve kutularından
yaptığım evin;
evin babası gece vardiyasında.
"Böyyük" geleceğini kurmak için ülkemin
döndürüyor çarkları,
yürüyor bantlarla.

Buğulu camlar ardındaki kadının
dizlerinde uyuyor patronları;
kadının başı dönüyor hafiften
ve dönüyor dişliler fabrikalarda.
Odanın içinde uçuşan, uçuşan yıldızlarla
tablo tamamlanmıştır dostlarım!
Çizgileri katlayıp şimdi ikiye
gelecek günlerimizi kutlamak için
gönderiyorum size.


Hüseyin Atabaş
Yanarca

Bir Yaz Daha

Temmuz 1993 / 1997


Gidiyor bir yaz daha
Fotoğraflar, gölgesiyle çoğalan
Görkemli ceviz ağaçları
Ve ölen arkadaşlarla.

Bir yaz daha sarartıyor
Gönlümün ekinlerini.
Geçip gidiyor
Daraltarak
Geçmişle geleceğin arasını.

Bir yaz daha götürüyor
Ömrümün en zor parçasını.
Ben hala sıkılgan bir çocuk
Ben hala acemisi aşkların.
Çağıltılı suların
Okşuyorum sırtını.

Bir yaz daha yakıyor
Yakıyor dorukları
Ve ömrümün yoldaşlarını.
Gövdemleşen o sızı
Habire diriltiyor kendini.

Bu yaz da dağlarımı özlüyorum
Yüreğime dağılacak dağlarımı.
Karınca kümbetlerini, pürenleri
Sarıçam rüzgarlarını
Geceyi yırtan alazları
Karpuz çatlatan sularını.
Bulutlara dağılmış bu özlem
Boşalan bir yağmur gibi toprağa
içimin sancısını dinlendirecek.

Bir şey vardı
O suyun bana
İlk baktığı yerde.
Akıcı, berrak ve arındıran.
Sanki geleceğim oradaydı.

Bir şey vardı
Elim ceviz kabuklarıyla kararmış
Sesim kendi sesimken.
Kuşların diliyle söyleşerek
O yazlardan
Bugüne kalan.

Bir şey vardı
Beni benzersiz yapan.
Hani bir gün,
Köstebek yuvalarını
Gürgenlerin uç yeşillerini
Doğranmış bir ağacın dibindeki filizi
Sezdiğim gün.
Bütün yazlarda geçiyor o gün.

Bunlar, hepsi beraber belki de
Geçen her yazda vardı.
Durmadan yanan her yazda.
Bizi biraz da genizde bırakan
Biçilmiş ot kokusu gibi.

Dumanı hala kor
Her yazda.


Abdullah Nefes
Nedir ki Ömür

Gezegen

bu gezegen
bana çok büyük geliyor hazan
hazanda bir bakır leğen kadar
eski ve ağır
sığamıyor düşlerim
köpürüp taşıyor dışarıya

bir göz odam
mezarım
başucumda kızımın diktiği
mor susamlar
yetiyor bana
kuş göğü neylesin diyorum
konacak dalı yoksa
ve bir gün her şey
düşecek olduktan sonra


Melisa Gürpınar
Çocukluğum ve Ölümüm

12 Mart 2018 Pazartesi

Yırtılan Duygular

tümü de birbirine benziyor
sevdiklerimin
yıldızların yüzleri
ve bütün sayfaları
güneş takviminin

duyguların yırtılırken
çıkardığı sesler
hep aynı
inanır mısınız
bir kır gezintisine
kiminle olsa
gidebilirim
gibi geliyor bana
ve gidiyorum da

çünkü kalmıyor ki bir sorun
rüzgarla aranızda
bir şeytan uçurtması gibi
gözlerinizi yumup
parçalandıktan sonra


Melisa Gürpınar
Çocukluğum ve Ölümüm

Yaz Mektupları XIV

taş taşı kırar dedi yaşlı adam
güneş güneşi soldurur
su suyu boğar sessizlik sessizliği
istese öldürür sevdiğini insan
sevgisiyle demek ki

güçsüz ve yoksul bir hayal sancısından
başka neyim ki ben
dolaşırım geceleri
altın faytonuyla dolunayın
gündüzleri bir incirin gölgesinde
uyuyakalırım sineklerle birlikte

dilimde sözcüklerin en incesi
ve duyguların en incinmişti yüreğimde
ne çok isterdim
benim gibi biriyle
bir kez olsun semaverden çay içmeyi
ve sonra zarfla kağıt gibi sarılıp birbirimize
uçup gitmeyi olmayan adreslere


Melisa Gürpınar

Basit Bir Yalnızlık Da Yeterdi

Basit bir kareli defter de yeterdi
Samatya istasyonunu anlatmak için
akşamı beklerken
beklerken parçalanmış umutları
biraz önce yağmur yağmış o istasyon
hüzün dağıtırken
uzaktan bakanlara bile
kıyı yolundan geçenlere
ve yolculara ki hüznün kendisidir
biraz şairdir akşama doğru
anlayışla bakar istasyon şefi
hafif gülümseyerek
ve aldırmaz bile
ve birden gün geçer
aldırmaz
tirenlerle yolcularla yüklerle
biletlerle pasolarla geçer gün
ve Egemen Berköz evine döner
Kupkuru yüreği hüzünden
hat boyu kırık dökük ev içlerinden akşama doğru
bir gün bir kadın çamaşır asarken memelerini görmüştür
bir gün don fanle bir adamı sabah sabah pilav yerken
bir gün her gün çocuklar görmüştür kirli ve arsız
bir gün her gün insanlar biletler istasyon memurları
ve bir gün Egemen Berköz evine döner

Sabah midesi bozuk
öğlen fasulye kılçıklı
bir parti satranç oynamış
iki metin yazmış
Pavese'den birkaç sayfa okumuş
birkaç çıplak kadın resmi bakmış
pencerede birkaç dal ağaç
ve bir kaç ondört onbeşinci kat uzaklarda

rüzgarda perde uçuşmuş durmuş
sonra aklında kaktüsleri
sonra Ben Shahn'nın ve Amerika'nın insanları
sonra Töbder'in ve Türkiye'nin insanları
sonra çantasında bir ufak yeni
sonra elinde bir küçük kavun
sonra içinde kıpırdanan bir şeyler
Egemen Berköz evine döner
Tirenden inip istasyon dan çıkıp
istarvitlere kolyozlara bir göz atıp
tırmanır Mütesellim yokuşunu
tırmanır Ünal apartmanının merdivenlerini
düşünür ta beşinci kat onaltı numaranın kapısına kadar
düşünür basit bir kareli defter de yeterdi

basit bir kareli defter de.


Egemen Berköz
Yalnız ve Birlikte
Ağustos 1978