Şiir, Sadece

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bahçesaray Çeşmesi

Bu çeşmeye benim gibi nicesinin yolu düştü; ama onların kimileri artık yok,
öbürleriyse daha uzak erimlere seyahat ediyor.
Sadi
 
 
Giray oturuyordu, bakışları dalgın;
Ağzında tütüyordu kehribar çubuğu;
Sıralanıyordu çevresinde müthiş hanın
Susan bir seçkin kullar topluluğu.
Her şey sessizdi sarayın içinde;
Hükümdara tapınırcasına herkes
Gazabın ve kederin belirtilerini
Okuyordu kararan çehresinde.
Ama mağrur han bunalınca,
Tahammülsüz bir el sallayışıyla
Herkes, iki büklüm, uzaklaşıyor.

Şaşaasında bir başına yaşıyor o;
Daha özgürce göğüs geçiriyor,
Ciddi alnı daha canlı
Yüreğinin galeyanını anlatıyor.
Fırtına bulutlarını öyle yansıtır
Körfezin kımıltılı camları.
Gururlu ruhunu Giray’ın devindiren ne?
Sarmış nasıl bir düşünce usunu?
Rusya üzerine mi yürüyor savaşla yine,
Yoksa Polonya’ya götürüyor kendi yasasını,
Kan gütmeyle mi yanıp tutuşuyor,
Fitne mi ortaya çıkardı ordu saflarında,
Doğu halklarından mı, yoksa sinsi Cenova’nın
Dolaplarından mı ürküntü duyuyor?

Hayır, cenklerin şanına doydu o,
Yavuz kolu yoruldu artık savaştan;
Şimdi savaş düşüncelerinin çok uzağında.

Acaba haremine ihanet mi sızdı
Caniyane bir yoldan sokuldu da,
Ve bir refah ve tutsaklık kızı
Kalbini mi kaptırdı bir gavura?

Hayır, ürkek eşleri Giray’ın
Ne düşünme, ne isteme hakkı duymadan,
Bezdirici ıssızlıkta serpiliyorlar;
Uyanık ve soğuk bir gözetimde
Umutsuz bir usancın sinesinde
İhanet nedir habersiz onlar.
Koruyucu bir zindan gölgesinde
Güzellikleri saklı durur:
Arabistan çiçekleri de tıpkı böyle
Ardında sera camlarının büyür.

Onlar için kederli zamanlar,
Günler, aylar, yazlar yürüyor
Ve izlerini silip ardı sıra
Gençliği de, aşkı da alıp götürüyor.
Alışkınca ilerliyor her bir gün,
Ve saatlerin akışı bile usul.
Tembellik yönetiyor yaşamı haremde;
Çok seyrek ışıldıyor bir tat duyuluşu.
Genç eşler gün oluyor
Avutmayı dileyip gönüllerini,
Değiştiriyorlar görkemli giysilerini,
Eğlenceler, söyleşiler düzenliyorlar.
Ya da şakırtısında diri suların,
Akışın saydam huzmeleri üzerinde
Serinliğinde gür isfendanların
Geziniyorlar hafif sürüleriyle.
Aralarında geziniyor bet harem ağası,
Kaçınmak ondan beyhude:
Keskin işitimi, kıskanç bakışı
Her an herkesin üzerinde
Yerleşmiş harem ağasının çabasıyla
Sonsuz bir düzen. Yetkesi hanın,
Bağlandığı biricik yasa;
Kutsal öğüdünü bile Kuran’ın
Daha özenle gözetmiyor o.
Sevgi istemiyor ruhu;
Bir put gibi dayanıyor
Alaylara, kine, yüze vuruşa,
Ağır şakaların incitmesine,
Horgörüye, özüre, ürkek bakışa,
Baygın mırıldanışa, usul iççekişe.
O tanıyor kadını yaradılışından;
O güngörmüş, o ne kadar kurnaz
İster zorlandığında, ister özgürken:
Sevecen bir bakış, dilsiz gözyaşı sitemi
Etkisiz kalıyor ruhu üzerinde;
Artık bunlara duymuyor güven.

Gün sıcağının kızdığı saatlerde,
Savurup hafif saçlarını
Yıkanmaya gidince genç esireler
Ve dökülünce kaynakların suları
Onların büyüleyici güzelliğine,
Eğlencelerin ayrılmaz gözeticisi,
Burada, görüyor o, umursamaz,
Çırılçıplak dilberler kalabalığını;
O, haremde, gece karanlığında
İşitilmeyen adımlarıyla dolaşıyor;
Basıp halılara usul usul,
İtaat kapılarına sessiz sokuluyor,
Bir yataktan bir yatağa ulaşıyor;
Bitimsiz özeni içinde sonsuzca
Han eşlerinin gözlüyor gür uykusunu,
Gecenin sayıklamasına kulak kabartıyor;
Doymazca her şeyi usuna yazıyor,
Acısını, uyku mırıltısıyla
Yabancı bir ad çağıranın
Ya da iyicil bir arkadaşıyla
İçrek düşüncelerini paylaşanın!

Neylenir keder doluysa Giray’ın usu?
Elinde sönmüş çubuk ağızlığı;
Ve kımıltısız, soluma cüretinden yoksun,
İşaret bekliyor kapı dibinde kızlar ağası.
Hükümdar kalkıyor, dalmış düşüncelere;
Ardına değin açılıyor kapılar. Suskun han
Yürüyor mahrem dairesine, henüz düne
Kadar pek sevdiği karılarının.

Tasasızca hanı bekleyerek,
Şıkırdayan fıskiyenin dolayında
Kadınlar ipek halılar üzerinde
Oturuyorlardı şuh topluluğuyla
Ve bakıyorlardı çocuk mutluluğuyla,
Bir balığın mermer diplerde
Yalpaladığı gibi duru derinliklerde.
İçlerinden kimileri mahsus
Altın küpelerini dibe düşürmüş.
Bir yandan çevrede halayıklar
Kokulu şerbet dağıtıyorlardı,
Yankılanan tatlı bir şarkıyla
Ansızın tüm haremi çınlatıyorlardı:

Tatar şarkısı


1

"Bağışlar gökyüzü insanoğluna
Dönüşünü gözyaşlarının ve felaketlerin:
Kutludur, gam yüklü nice yıldan sonra
Mekke’ye erişen fakir.


2

Kutludur, Tuna’nın şanlı kıyısını
Ecelden ölümüyle onurlandıran;
Tutkulu gülümsemesiyle bir cennet kızı,
Uçup yoluna doğru onu karşılar.


3

Ama daha kutludur, ah Zarema,
O, barışı ve dirliği seven,
Bir gül gibi dinginliğinde haremin
Nazlayan seni, güzelim, eller üstünde."

Şarkı söylüyorlar. Ama nerede Zarema,
Aşkın yıldızı, gururu haremin?
Yazık, solgun ve kederli
Zarema işitmiyor artık övgüleri,
Borada örselenmiş palmiye gibi,
Omzuna eğmiş körpe boynunu;
Hiçbir şey, hiçbir şey ona sevinç vermiyor:
Artık Zarema’yı sevmiyor Giray.

İhanet etti o!.. Kim ama seninle,
Gürcü kızı, ölçüşür güzelliğiyle?
Alnının çevresinde zambaksı
Beliğini iki boy dolamışsın;
Gönül avlayan gözlerin
Günden duru, geceden siyah;
Kimin sesi daha güçle yansıtır
Ateşli isteklerin atılışlarını?
Kimin tutkulu öpüşleri senin
Dikenli buselerinden daha cana işler?
Seninle dolu yürek nasıl olur da,
Başka bir güzelliğin çarpar uğrunda?
Ama acımasız, ama umursamaz
Giray boşverdi güzelliğine
Ve gecelerin soğuk saatlerini
Geçiriyor asık yüzle, yalnız başına,
Leh prensesi haremine
Kapatıldığı zamandan beri.
Henüz yenileyin gördü
Yabancı gökleri körpe Mariya;
Henüz yenileyin çiçeğe duruyordu
Sevimli güzelliğiyle anayurdunda.
Ak saçlı atası kıvanıyordu
Ve tek sevinci sayıyordu onu.
Yaşlı adam için bir yasaydı.
Kızının toy iradesi.
Biricik tasası vardı:
Sevgili kızının talihi
İlkyaz günü gibi aydınlık dolsun,
Anlık kederler de onu sarmasın,
Gölgesiyle ruhunu karartmasın,
Evlilik döneminde bile olsa,
Balkıyan bu yeğni düş halinde
Gençkızlık günlerini, çağlarını sevincin
Ansızın tatlı bir içlenmeyle.
Her şeyi büyüleyiciydi; yaradılışı dingin
Devinimleri uyumlu, diri
Ve gözleri derinlik mavisiydi.
Doğanın yüce bağışlarını
Usta yetisiyle donatıyordu;
Özel şölen akşamlarına
Büyüleyici arpıyla hayat katıyordu;
Öbek öbek zenginler ve seçkinler
Mariya’nın talipleriydiler,
Ve uğrunda onun sayısız genç
Yanıyordu ıstırapla derinlerinde.

Ama dinç ruhunun erinci içinde
Mariya henüz aşkı tanımamaktaydı
Ve bağlılıksızca zamanlarını
Babasının şatosunda arkadaşlarıyla
Gönlünün eğimlerine adamaktaydı.

Ne zamandı? Ve neylenir! Tatar yığınları
Nehirler gibi Polonya’ya dökülmüştü:
Ekin biçme mevsiminde öyle ürkütücü
Bir hızla yayılmaz yangın yalımları.
Savaşla perişan olmuş görünüşü,
Dörtbaşı bayındır ülke öksüzlendi;
Yok oldu dirlikli toylar;
Mahzunlandı köyler ve korular,
Ve görkemli saray ıssızlandı.
Sessiz şimdi Mariya’nın kabul odası...
Soğuk uykularda erenlerin çepeçevre
Türbelerde uyuduğu saray kilisesinde
Tacıyla ve krallık armasıyla üzerinde
Yeni bir mezarın yükseldi taşı...
Baba toprakta, kızı tutsak,
Ilımlı bir ardıl yönetiyor şatoyu
Ve yakıp yıkılmış olan yurdu
Onursuzluyor ağır boyundurukta.

Yazık! Bahçesaray’ın duvarları
Saklıyor şimdi genç prensesi.
Uslu tutsaklığında solup sararıp
Mariya gözyaşı döküyor ve kederleniyor.

Giraysa bahtsız kıza el süremiyor:
Hüznü onun, gözyaşları, inleyişleri
Bozuyor kısa uykusunu hanın,
Ve prenses için hafifletiyor
Hareminin sarsılmaz yasalarını.
Han karılarının somurtkan gözeticisi
Ne gündüz, ne gece yanına girmiyor;
Özenen eliyle Mariya’yı kendisi
Uyku yatağına yerleştirmiyor;
Cüret edemiyor ona çevirmeye
Gözlerini dokunaklı bakışlarıyla;
Banyosu sırasında prenses
Halayıkıyla oluyor yalnız başına;
Kendisi bile han tutsak kızın
İncitmekten çekiniyor kederli sessizliğini;
Haremin uzak ayrı bir kısmında
Tek yaşamasına izin verilmiş:
Ve, yalnızlığında kızın sanılır,
Bu dünya dışına ait biri gizlenmiş.
Bir kandil yanıyor orada gece gündüz
Azizeliğe ermiş kişiliğine özel;
Orada özlemli ruhların avuncu
Umut ıssızlığın derininde
Boynu bükük bir güvenle yaşıyor
Ve hep yüreğine anımsatıyor
Ülkelerin en özdenini, en güzelini;
Orada genç kız yaşlar döküyor
Kıskanç kumaların uzağında;

Çevredeki herkes gibi o da oysa
Çılgınca bir gönence batıyor
Kutsal bir varlığı özenle saklıyor
Bu köşe, kurtulmuş tansık sonucu.
Savruluşlar kurbanı yürek böylece,
Sefih esrimelerin içinde
Esirgiyor kutsal bir tutuyu,
Koruyor tanrısal bir duyguyu.

***

Gece indi; örtündü gölgeyi üstüne
Büyüleyici Kırım’ın kırları;
Uzakta defnelerin ıssız örtüsünde
Ben dinliyorum bütün şarkılarını;
Yıldızlar korosu ardında ay doğuyor;
Ay bulutsuz göklerden
Ovalara, ormana, tepelere
Baygın ışıltılarını yayıyor.
Ak yazmalarına bürülü,
Hafif gölgelerce görünüp yiterek,
Bahçesaray’ın sokakları üzerinde,
Evlerden evlere, biri öbürüne,
Koşuyor sıradan tatar kadınları
Paylaşmaya avare akşamlarını.
Sustu saray, harem uyuyor,
Gönençle sarmalanmış, tasasız,
Hiçbir şeye bölünmüyor
Gecenin ılımı. Emin gözcü, kızlarağası
Dolaştı gece devriyesini.
Uyuyor şimdi; ama gayretli bir tasa
Ürkütüyor içinde uyuyan cini.
Her saat ihanet beklentisi
Huzur vermiyor usuna.
Bazen bir hışırtı, birinin mırıltısı,
Bazen çığlıklar geliyor sanki kulağına
Aldanıp asılsız bir duyuşla
Uyanıyor, kaygıya düşüyor,
Dikkat kesiliyor korkuyla,
Her şey ama çevrede susuyor;
Sadece fıskiyeler tatlı şırıltılarıyla
Mermer bir zindandan fışkırıyor
Ve sevgili gül ile hiç ayrılmayan
Bülbüller karanlıkta şarkı söylüyor;
Kızlarağası daha epey ötüşleri duyuyor,
Ve uyku onu yeniden bağrına sarıyor.

Nasıl şirin koyu güzellikleri
Görkemli Doğu gecelerinin!
Nasıl bir tatla akar saatleri
Peygambere tutkun olanlar için!
Nasıl gönenç bu evlerinde,
Büyüleyici renkleriyle bahçelerinde,
Ayın güçlü egemenliği altında
Her şeyin sessizlikle ve gizlerle dolduğu
Ve kösnül esinlere garkolduğu
Güvenli haremlerin rahatlığında!

***

Bütün eşler uyuyor. Biri uyumuyor.
Soluğunu tutmuş, kalkıyor,
Yürüyor; ivecen eliyle
Açtı kapıyı; gecenin karanlığında.
Basıyor hafif adımlarıyla...
Karşıda yatıyor duyarlı ve ürkek
Pineklemesiyle ak saçlı kızlarağası.
Ah, nasıl amansız ondaki yürek:
Durgun uykusu aldatıcı! Kadın aşıyor
Kenardan, peri gibi, çekinerek.

***

Önünde kapı; şaşkınlıkla
Kadının titreyen eli
Dokunuverdi alışkın kilide...
İçeriye girdi, bakıyor çılgınlıkla...
Ve işlemiş yüreğine gizli bir ürkü.
Kandil ışığı, kuytuda yanmış,
Rahle, kederle aydınlanmış,
Paklar pakı kızın uslu yüzü
Ve haç, kutsal simgesi aşkın.
Gürcü güzeli! Ruhunun derinlerini
Yurtsal bir şeyler tüm dalgalandırdı,
Her şey sesleriyle unutulmuş günlerin
Birdenbire bulanık mırıldandı.
Prenses uzanmaktaydı karşısında onun,
Ve ısısıyla gençlik uykusunun
Yanakları daha canlanmıştı
Ve, gözyaşlarının yansıtıp taze izini,
Süzgün bir gülümsemeyle aydınlanmıştı.
Tıpkı öyle aydınlatır ayın ışığı
Yağmurun ağırlığıyla yorgun çiçeği.
Uçuvermiş bir evladı gökten cennetin,
Sanılır bir melek uyukluyordu
Ve bitirici gözyaşları döküyordu
Haremin onulmaz esiresi için...
Ah, Zarema, senin nedir derdin?
Göğsü daraldı kederle,
Dizlerinin çözülüyor bağları
Ve diliyor: "Üzerime çilelendin,
Geri çevirme benim yalvarışlarımı!.."
Sözleri, devinimi, yakınışı onun
Bozdu genç kızın usul uykusunu.
Prenses ürpertiyle karşısında
Yabancı kadını gördü;
Titreyen elleriyle, dehşet içinde,
İtti kadını ve doğruldu:
"Kimsin?.. Bir başına, gece,-
Niçin buradasın?" - "Sana geldim,
Beni kurtar, yazgımda benim
Şimdi son umudun sırası çattı...
Nice zaman mutluluğu tattım,
Her günüm öncekinden kutluydu...
Ama döndü gölgesi bahtın;
Şimdi mahvoluyorum. Dinle, n’olur.
Ben, burada değil, uzaklarda doğdum,
Çok uzaklarda... ama eski günlerin
Yaşantılarını bu zamana değin
Belleğimin derinlerinde korudum.
Göğe yaslanan dağlar anımsıyorum,
Dağlar içinde coşkun çaylar anımsıyorum,
Geçit vermez meşe ormanları,
Başka yasalar, başka inançlar;
Ama neden, hangi yazgı buldu beni,
Terkettim öz ülkemi,
Bilmiyorum, anımsadığım sadece bir deniz
Ve yüksekte, üstünde yelkenlerin
Bir adam...
Tanımadım hiç
Acıyı ve korkuyu buna değin;
Ben tasasızca ve dingin
Haremin gölgeliğinde çiçeklerimi açtım
Ve uysal gönlümle hep umdum
İlk denemelerini aşkın.
Gerçek oldu gizli umudum
Sonunda. Giray barışçıl gönenç uğruna
Kanlı savaşlardan vazgeçti
Son verdi korkunç akınlarına
Ve yeniden haremini gördü gözleri.
Coşkulu umutlarla hanın huzurunda
Dizildik. Aydınlık bakışları gezindi
Ve üzerimde benim suskunca durdu,
Han çağırdı beni... Ve o zamandan beri
Onunla bitimsiz bir esrimede
Mutluluğu soluduk; bir kez olsun
Ne bir iftira, bir kuşku ne de,
Ne kötücül kıskançlıkta çile,
Ne bir keder bozdu mutluluğumuzu.

Mariya! Sen hanın önüne vardın...
Ne çare, o zamandan beri ruhu
Canice bir düşünceyle karardı!
Artık Giray ihanet soluyup
Benim dinlemiyor serzenişlerimi,
Yüreğimin inleyişi usanç verdi ona;
Ne o eski duyguları, ne o söyleşileri
Artık benimle bulmuyor Giray.
Bu suçta yok senin bir payın;
Biliyorum: değil senin kabahatin...
Dinle öyleyse: Ben çok güzelim;
Bütün haremin içinde sen yalnızca
Benim için henüz tehlike olabilirsin;
Ama ben tutku için geldim dünyaya,
Ama sen benim gibi sevemezsin;
Soğuk güzelliğinle neden peki
Zayıf yüreğini örselemektesin?
Giray’ı bana bırak; o benim;
Tenimde yanıyor daha öpüşleri,
O yaman antlar vermişti bana,
Çoktan tüm isteklerini, düşüncelerini
Benimkilerle bütünlemişti Giray;
Beni öldürür onun ihaneti...
Ağlıyorum, görüyorsun, şimdi
Önünde senin diz çöküyorum,
Yalvarırım, hakkım yok seni suçlamaya,
Bağışla bana sevinci ve huzuru,
Bağışla bana eski Giray’ı...

Hiçbir itirazda bulunmak yok;
O benim! Kamaştı seninle sağgörüsü.
Horgörü, yalvarış, üzgü,
Neyle istersen, onu kendinden soğut;
Ant ver... “Kuran ehlinden olsam da
Ben hanın cariyeleri arasında,
Unuttum inancını eski günlerimin;
Ama inancı benim annemin
Aynıydı seninkiyle, ant ver inancın üzerine,
Ant ver, Zarema’yı Giray’a döndüreceğine...
Ama dinle: Eğer edersen mecbur,
Hançer kullanmayı iyi beceririm,
Ben Kafkasya toprağında doğdum.”

Dedi, ve yok oldu ansızın. Peşi sıra
İzlemeye kalkışamazdı prenses.
Günahsız kız için anlaşılmaz bu
Istıraplı tutkuların dili,
Ama sesi tutkuların duyuluyor puslu;
Bu ses yabansı, bu ses ürküntülü.
Hangi gözyaşları, hangi yakarılar
Prensesi kurtarabilir bu yüzkarasından?
Acaba neydi bekleyen onu?
Acı gençlik çağının tortusunu
İğrenç gözdelikle mi geçirecek yoksa?
Oh, yüce Tanrı! Keşke Giray
Bu bahtsızı içerlek kuytusunda
Unutsaydı sonsuza değin

Yahut çabucak gelen sonla
Duruverse mutsuz günleri,
Ah, nasıl sevinçle giderdi Mariya
Kederli dünyayı geride koyup!
Yaşamın değerli anları
Geçti çoktan, çoktan o anlar yok!
Bu dünyanın neylesin ıssız çölünde?
Artık vakittir, Mariya bekleniyor
Ve göklere, evrenin sinesine doğru,
Öz bir gülümseme ona sesleniyor.

***

Günler aktı; yok artık Mariya.
Bir anda öksüz huzura ulaştı.
Çoktan dilediği o dünyayı
Yeni bir melek gibi aydınlattı.
Ama onu neydi götüren toprağa?
Kederi mi onulmaz tutsaklığın,
Hastalık mı, başka bir şer mi yoksa?..
Kimbilir, tatlı Mariya yok artık.
Ve artık ıssızlandı somurtkan saray!..
Giray sarayını yine boşladı;
Yabancı bir sınıra Tatar yığınlarıyla
Yine hırçın akınına başladı.
Yeniden, savaş boralarında
Savruluyor kararmış, kana susamış:
Ama hanın yüreğinde başka duyguların
Gizleniyor sevinçsiz yalımı.
Sık sık ölüm kalım vuruşmalarında
Kılıcını kaldırıyor, ve gerili kalmış
Ansızın kımıltısız duruyor,
Çılgınlıkla çevresine bakınıyor,
Sararıyor, sanki korkudan donmuş,
Bir şeyler mırıldanıyor, ve zaman oluyor
Irmaklarca içi kan ağlıyor.

Unutulmuş, terkedilmiş aşağsamaya,
Harem artık görmüyor hanın çehresini;
Orada, yazgılanmışlar acıya,
Göz hapsinde donuk bir iğdişin
Yaşlanıyor kadınlar. Ve içlerinde
Gürcü güzeli yok çoktan: O
Haremin dilsiz bekçilerince
Sarkıtıldı suların burgacına.
Prensesin can verdiği gece,
Sona erdi Zarema’nın da çektiği acı.
Suçu nice ağır olsa bile,
Dehşet vericiydi uğradığı ceza!

Savaş ateşiyle yakıp yıktı
Kafkasya’ya yakın diyarları
Ve dirlikli kasabalarını Rusya’nın,
Han döndü Kırım toprağına
Ve anısına bahtsız Mariya’nın
Mermerden bir çeşme yaptırdı,
Sarayın köşesinde yalnız başına.
Haç ile çatılmış üzerinde
Müslümanların hilali
(Kuşkusuz, atılgan bir simge,
Acıklı kusuru bilisizliğin).
Bir yazıt: Yılların kemirmesiyle
Henüz silinmemiş yazısı.
Yazıtın yabancı hatları ötesinde
Mermerde şırıldıyor su.
Ve soğuk gözyaşlarının çisesiyle
Damlıyor asla susmaksızın.
Böyle ağlar yas günlerinde
Bir ana savaşta düşen oğlu için.
Genç kızları bu ülkenin
Eskinin söylencesini öğrendiler,
Ve kederli anıtına o devrin
Gözyaşı çeşmesi dediler.
Terkedip neden sonra kuzeyi,
Uzun zamanlığına unutup zevki sefayı,
Gün geldi, dolaştım ben bakımsız
Uyuklayan duran Bahçesaray’ı.
Issız geçitlerin ortasında
Gezdim halkların afeti taşkın Tatarın
Coşkun şölenler şölenlediği
Ve akınlarının dehşetinden sonra
Muhteşem tembelliğinde yüzdüğü yeri.
Gönenç soluk alıyor henüz hâlâ
Bomboş odalarında ve bahçelerinde;
Suları oynaşıyor, allanıyor gülleri,
Ve asmaların kıvrılıyor örgüleri
Ve altın ışıldıyor duvarlar üzerinde.
Gördüm harap kafeslerini,
Ki ardında yaşamın ilkbaharında,
Devredip kehribar tespihlerini
Kadınlar iç çekerlerdi ferahlıkla.
Ve gördüm mezarını hanın,
Son konutunu hükümdarların.
Mermer sarıktan taç giymiş
Sin üstü taşları onun,
Duru bir söylentiyle seslendirmiş,
Sandım, yazgısının tutsusunu.
Harem nerede? Nereye yitmiş hanlar?
Çevre ıssız, her şey keder vermekte,
Her şey başkalaşmış.. ama bunlarla
Değildi yüklü o zamanlar yürek:
Fıskiyelerin şırıltısı, güllerin soluyuşu
İstemeden eğimlenmiş unutulmaya,
Ve istemeden teslim oldu us
Sözle anlatılmaz bir heyecana,
Uçan gölge halinde saray boyunca
Beliriyor yitiyordu karşımda bir kız!

***

Kimin, ah dostlar, gördüm gölgesini?
Deyin: Kimin nazlı tasviri
O zaman ısrarla izledi beni,

Karşı konulmaz, kaçınılmaz?
Mariya’nın berrak ruhu mu
Doğdu bana, Zarema mı yoksa
Kıskanç soluyup savruluyordu
Issızlanmış harem boyunca?

Böyle tatlı bir başka bakış
Ve dünyasal güzellik daha anımsıyorum,
Hep ona uçuyor benim gönlümün usu,
Bu sürgünlüğümde ona özlem doluyum...
Çılgın! Yeter! Dinsin çırpınışın,
Deşme külünü beyhude özlemlerin,
Mutsuz aşkın başkaldıran düşlerine
Ödendi artık senin haracın,
Yorgun tutsak, diril,
Ne kaldı zincirlerinle vedalaşmana
Ve dünya üstünde gururlu lirinle
Kendi çılgınlığını şarkılamana?

Esin tanrıçasına, barışa tapınan
Ben unutup ünü ve sevdayı,
Oy, Salgir’in sevinçli kıyıları!
Yeniden görürüm sizi yakında.
Gelirim içrek anılarla donanmış,
Yalı boyu dağlarının eğimine,-
Ve mutlandırır benim tutkulu bakışımı
Kırım denizinin dalgaları yine
Büyüleyici ülke! Şöleni gözlerin!
Can dolu her şey orada: Tepeler, ormanlar,
Kehribarı ve yakutu asma üzümlerin,
Koyakların sarmalayan alımlılığı
Ve akarsuyla kavakların serinliği...
Gezginin duyuşunu çağırır her şey,
Dingin sabahın sessizliğinde,
Dağların arasında, yalı yolu üstünde
Alışkınca atı koşarken,
Yeşile dönen özsu capcanlı
Karşısında ışıldar ve şırıldarken
 
 
 
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Çeviren Azer Yaran
1821-1823