Şiir, Sadece: 2013-07-28

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Senin Külünden Doğar Mı

Senin külünden doğar mı
Çekoslovaklar ya da kaplumbağalar?

Öpmek ister mi ağzın karanfilleri
gelecekteki diğer ağızlarla?

Fakat biliyor musun, nereden gelir ölüm,
yukardan mı aşağıdan mı?

Mikroplardan ya da duvarlardan mı,
savaşlardan ya da kıştan mı?


Pablo Neruda
"Sorular Kitabı"ndan

2 Ağustos 2013 Cuma

Senin Toprağından Da Göçüyorum Uzağa

Senin toprağından da göçüyorum uzağa,
Amerika, ve kuruyorum titrek meskenimi,
seyahat ediyorum, şarkı söylüyorum
ve konuşuyorum her gün.
Ve Asya’da, Sovyetler Birliği’nde, Ural’da dinleniyorum
ve yayıyorum yalnızlık ve reçineyle yoğrulmuş ruhumu.

Seviyorum insanların sevdada ve kavgada
yarattığı bu geniş mekanı.
Hâlâ kuşatıyor Ural’daki evimi
yüksek bir sütun gibi sessizlik
ve çam ağaçlarının hayli eski gecesi.
Burada doğdu çelik ve buğday
insan elinden, insan memesinden.
Ve çekiçlerin şarkısı çeler eski ormanın aklını
yeni mavi bir mucize gibi.
Buradan bakıyorum insanların muhteşem bölgelerine,
daha düne kadar yabanıl tilkilerin yaşadığı ormandaki
şebboylar gibi ışıldayan okullara,
fabrikalardan ve şarkılardan, aşktan,
çocuklar ve kadınlardan oluşan bir coğrafyaya.
Bu noktadan kapsar elim haritada
yeşil bölgeleri, dumanını
binlerce atölyenin, kumaşların
kokusunu, dizginlenmiş enerji
karşısında şaşırılmasını.
Ve öğleden sonraları dönerim yeniden evime
yeni yapılmış yollardan
ve girerim lahananın piştiği
ve yeni bir kökün
dünyaya yayıldığı mutfaklara.


Ve buraya gene geldi delikanlılar,
fakat milyonlarcası da alıkonuldu,
hapsedildi, sallandı darağaçlarında,
özel fırınlarda yakıldı,
yok edildi ta ki kalmayana dek anılarda
hatırlanan adlarından başka bir şey.
Köyleri de öldürüldü onların:
Sovyet toprağı da öldürüldü,
milyonlarca cam kırığı ve kemikler aktı birlikte,
inekler ve fabrikalar, hatta savaşın yuttuğu
İlkbahar bile kayboldu.
Gene de geri geldi delikanlılar,
ve onların kanlarında erimişti
kurulmuş bu ülkeye olan sevgileri,
ki damarlarıyla söylüyorlar Ülkem diye,
Sovyetler Birliği diye şarkı söylüyorlar kanlarıyla.
Prusya ve Berlin’in fatihleri
geri döndüklerinde net konuştular,
yeniden doğması için
şehirlerin, hayvanların ve ilkbaharın.
Walt Whitman, kaldır çimen sakallarını,
bak benimle bu ormandan,
bu rayiha dolu ihtişamdan.
Ne görüyorsun, Walt Whitman?
Görüyorum diye anlatıyor benim bilge biraderim
görüyorum ölülerin hatırladıkları
şehirdeki fabrikaların nasıl işlediğini,
muhteşem Stalingrad’da.
Görüyorum savaşan ovayı,
acıdan ve yangından,
yarının nemli sisinden bir traktörün
geldiğini, gıcırdayarak gidiyor tarlalara.
Ver bana sesini ve gömülmüş göğsündeki gücünü,
Walt Whitman, ve yüzünün
ağırbaşlı köklerini ver bana,
bu tekrar kuruluşun şarkısını söyleyebilmem için!
Stalingrad, senin çelik katısı sesin duyulur,
kat kat doğuyor yeniden umut
ortak oturulan bir ev gibi,
ve bir titreme yeniden yürüyüşte,
öğreterek,
şarkı söyleyerek
ve kurarak.
Sudan, taştan ve demirden bir orkestra gibi
kandan dirildi Stalingrad,
ve ekmek yeniden çıkıyor fırınlarda,
ilkbahar görülüyor okullarda, rüzgâr
tırmanıyor yeni yapı iskelelerine, yeni ağaçlara,
sallarken koca Volga demir grisi beşiğini.
Çam ve sedir ağaçlarından yapılmış
yeni kutulardaki
bu kitaplar toparlandı
ölmüş cellatların mezarları üzerinde:
harabeler arasına kurulan bu tiyatrolar
saklıyor işkenceyi ve direnci:
anıtlar gibi ışıklı kitaplar:
her bir kahraman için bir kitap
her bir milimetresi için ölümün,
bu değişmeyen şöhretin her bir çiçek yaprağı için.

Sovyetler Birliği, eğer toplasaydık
senin kavganda akan bütün kanları,
ölmekte olan özgürlük yaşasın diye
bir anne gibi dünyaya sunduğun şeyleri,
o zaman yeni bir okyanus olurdu,
her şeyden daha büyük,
her şeyden daha derin,
bütün ırmakların toplanması gibi canlı,
Araukanya volkanlarının ateşi kadar etkili.
Bu denize daldırın ellerinizi,
dünyanın her tarafından gelen ey insanlar,
sonra kaldırın ellerinizi
ki bu denizde boğasınız unutanı, taciz edeni,
yalan söyleyeni ve kirleteni,
senin kanına tecavüz etmek için
Batı’nın çöplüklerinden
yüzlerce küçük köpekle işbirliği yapanları.
Özgür insanların anası!

Ural çamlarının muhteşem kokusundan
görüyorum Rusya’nın kalbinde
oluşan kütüphaneyi,
sessizliğin çalıştığı laboratuarı,
yeni şehirlere kereste ve şarkı götüren
trenleri görüyorum,
ve bu pelesenkten barış bir nabız daha büyüyor
yeni doğmuş bir göğüs gibi:
kızlar ve güvercinler dönüyor geri bozkıra
ve dalgalanıyor beyazlıkla,
portakallıklar altınla dolup taşıyor:
bugün pazar yeri
her bir şafakla
yeni bir kokuya sahip,
acıların en büyük olduğu
yaylalardan yeni bir koku geliyor:
mühendisler sayılarıyla titretiyor
ovaların haritasını,
ve borular dolanıyor uzun yılanlar gibi
buharlı kışın yeni toprağına.

Eski Kremlin’in üç odasında
Josef Stalin isimli bir adam yaşıyor.
Gece geç saatte sönüyor lambası.
Dünya ve ülkesi rahat vermiyor ona.
Diğer kahramanlar hayat vermişti anayurda,
bunun dışında yaratmak için katkıda bulunuyor,
kurmak ve korumak için anayurdu.
Bu yüzden o muazzam ülkesi onun bir parçası
ve ülke dinlenemediği için dinlenemiyor O da.
Daha önce buldu kar ve barut
onu eski haydutların karşısındayken
orada (tıpkı şimdi olduğu gibi) diriltmek isteniyordu
açlık ve sefalet, kölelerin kaygısı,
milyonlarca yoksulun uyuyan acılarını.
Batı’dan gönderilen “kültür savunucuları”
Wrangel’e ve Denikin’e karşıydı o zaman.
O zaman derileri yüzüldü bunların,
cellatların savunucularının, ve Sovyetler Birliği’nin
engin topraklarınca çalıştı Stalin gece ve gündüz.
Fakat sonra, kurşundan bir dalgayla geldi
Chamberlain’in beslediği Almanlar.
Stalin karşıladı onları o muazzam sınırlar boyunca,
bütün geri çekilişlerinde, bütün saldırılarında,
ve ta Berlin’e kadar geldi oğulları
halktan oluşan bir fırtına gibi
ve getirdi Rusya’nın yayılan barışını.

Molotov ve Voroşilov
oradaydı, görüyorum onları
diğer yüksek generallerle,
kontrol edilemezlerle.
Karla kaplı meşe ormanı gibi sağlamlar.
Hiç birinin sarayı yok.
Hiç birinin yok kendi özel alayları.
Hiç biri zengin olmadı savaşta
satarak kanı.
Hiç biri seyahat etmiyor bir tavus kuşu gibi
Rio de Janerio’ya ya da Bogotá’ya
yönetmek için işkenceyle kirlenmiş satrapları:
hiç birinin yok iki yüz takım elbisesi,
hiç biri sahip değil silah fabrikalarının hisselerine,
fakat hepsi hisse sahibi sevincin
ve ölümün gecesinde ayağa kalkan
şafağı çınlayan bu muazzam ülkenin
dirilişinin hisse sahibi.
Onlar “yoldaş” dediler dünyaya.
Marangozu kral yaptılar.
Hiç bir deve geçmiyor bu iğne deliğinden.
Temizlediler köyleri.
Bölüştüler toprağı.
Yücelttiler köleyi.
Ortadan kaldırdılar dilenciyi.
Yok ettiler zalimi.
Bu muazzam geceye ışık saçtılar.


Bu yüzden sesleniyorum sana, Arkansaslı kız, ya da
neredeyse sana, West Pointli şanslı delikanlı, ya da daha iyisi
sana, Detroitli mekanikçi, ya da en iyisi
sana, New Orleanslı kapıcı, hepinize
konuşuyorum ve söylüyorum ki: sağlam adımlarla ilerleyin,
açın kulaklarınızı bu yüce insanlığa,
ne Dışişleri Bakanlığı’nın şık beylerindenim ben
ne de çeliğin kanlı krallarından,
fakat Amerika’nın en güney bölgesinden bir şairim,
Patagonyalı bir demiryolu işçisinin oğluyum,
And dağı havası gibi Amerikanım,
bakır ve petrol yavaşça dönüşürken
altına uzak krallar için
hapis, işkence ve kaygı bugün ağır basıyor
sürüldüğüm anayurdumdan.
Bir elinde altını
öbür elinde de bombayı ezen
bir put değilsin sen.
Sen, benim gibisin, benim daha önce olduğum şey gibi,
savunmamız gereken şeysin, en temiz Amerika’nın
kardeş yeraltı, sıradan insanlar
caddelerde ve sokaklarda.
Benim kardeşim Juan ayakkabı satıyor,
tıpkı senin biraderin John gibi,
bacım Juana patates soyuyor
tıpkı kuzenin Jane gibi,
ve benim kanım tıpkı senin kanın gibi Peter,
maden işçilerinin ve denizcilerin kanı.

Sen ve ben açacağız kapıları
böylece Ural havası girecek
mürekkepten perdeleri aşarak,
sen ve ben anlatacağız hiddetle:
“Sevgili beyefendi, buraya kadar, geçemezsiniz öteye”.
Çünkü biziz sahibi dünyanın,
ve burada işitmek istemiyoruz
makineli tüfeklerin vızıltısını, fakat bir şarkı olabilir
ve ondan sonra bir şarkı daha ve bir tane daha burada.


Pablo Neruda
"Canto General"den "Que despierte el leñador"

1 Ağustos 2013 Perşembe

Serenad

Tenimden daha çok benimsin. Aradığımda seni
içimde, damarlarım boyunca, kanımda, gizemli
dolaşımıyla ışığın dalları gibi bulurum seni,
sanki kan gibi bulurum seni,
sanki taş gibi ya da ağzımdaki lokma gibi.
Usun, çılgınlığın ve giysilerin dışında dururum geç vakit.
Karanlık ve ormanlardan eski bir ırka mensubum,
fakat bir kuyuya eğildiğimde ve girdiğimde
kendi bölgeme, yolda kör bir adam gibi
duyumsarım kendimi, çitler bulamam adımlarıma,
fakat gülünün büyüyüşünü bulurum meskenimde,
derinimde büyüyüp durursun, sınırsızca
kökeninde, parmak uçlarımı yakmadan
dokunamam gözlerinin taçyapraklarına,
endamının alevleri alazlanır susuzluğumda,
yokluğunu oluşturur yüzünün yaprakları.
Sorarım “Kim o? Kim o? ” diye, sanki geceleyin
geç saat birileri çalar gibi
kapımı, fakat yokluğun ortasında
yalnızca hava vardır,
su, ağaçlar, sönmüş gündelik ateş vardır,
sanki bir şey yoktur fakat gene de her şey vardır,
hiçbir şey yoktur fakat bütün dünya tıklatır kapımı.
İşte böyle, adsız, hayat gibi belli belirsiz,
filizlenen bulanık çamur ve bitkiler gibi
uyanırsın bağrımda kapattığımda gözlerimi.
Uzandığımda toprağa var olmaya gelirsin
akan toz gibi, içimdeki varlığından büyüyen
çıplak köklerin dolaşıklığını korur
yatağında derinleşen ırmak,
bana eşlik ettiğin gibi eşlik eder karanlıklarına,
işte, burada, kan ya da buğday, toprak ya da ateş,
yaşarız yapraklarını açıklayamayan basit bir bitki gibi.


Pablo Neruda

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Serenat

Senin alnında dinleniyor gelinciklerin rengi,
yankı buluyor dulların yası, ey halden anlayan:
koşarken sen trenlerin arkasından tarlalarda
dönüyor o zayıf çiftçi sırtını sana,
senin adımlarından filizleniyor titreyerek o uysal kurbağalar.

Anıları olmayan o delikanlı selâmlıyor seni,
soruyor sana unuttuğu isteğini,
elleri kuşlar gibi deviniyor senin yarı kürende,
ve onu çevreleyen nem büyük:
tamamlanmamış düşünceleri dolanıp duruyor,
bir şeylere ulaşmak istiyorlar, ah, seni arıyorlar,
ve solgun gözleri onun senin ağında kırpışıp duruyorlar
apansız parıldayan yitik çalgılar gibi.

Ey anımsıyorum susuzluğun ilk gününü,
karanlık bastırıyor yaseminleri,
kendini çektiğin o derin beden
titremiş olan bir damla gibi.

Fakat suskunlaştırıyorsun o büyük ağaçları,
ve arkasında ayın, uzakta, çok uzaklarda,
gözetliyorsun denizi bir hırsız gibi.
Ey gece, benim korkmuş ruhum soruyor sana
gereksindiği metali umutsuzca.


Pablo Neruda
"Yeryüzünde Birinci Konaklama"dan

30 Temmuz 2013 Salı

To

Çok geçmedi daha, bu dizelerin yazarı,
Entelektüelliğin delice kibiri içinde,
"Sözcüklerin gücü'nü" savunur, insan beyninde
İnsan dilinin söylediklerinin ötesinde
Bir düşüncenin ortaya çıktığına hiç inanmazdı:
Fakat şimdi, o kurumlanmayı alaya alırcasına
İtalyan tonunda, yalnızca ayın aydınlattığı
''Hermon Tepesi üstünde inci kolyeler gibi asılı duran çiy''
İçinde düş kuran melekler tarafından mırıldanılsınlar diye
Yaratılmış yabancı yumuşak iki heceli iki sözcük
Düşüncenin ruhları olan düşünülmemişe benzeyen düşünceleri,
Arp çalan melek İsrafil'in bile
(o ki sahipti ''Tanrının yarattıkları içinde en tatlı ses''e)
Onun bile dile getirebilmeyi umduğundan
Daha zengin, çok daha vahşi, çok daha ilahi hayallari
O yazarın kalbinin uçurumlarından dışarı
Harekete geçirdiler. Ve ben! bozuldu benim imlam.
Güçsüzce ürperen ellerimden düşer kalem.
Senin tarafından emredilse de ismini yazmam,
Yazamam - konuşamam ya da düşünemem -
Yazık ki hissedemem; çünkü hissetmek değildir bu,
Bu düşlerin ardına dek açık kapısının altın
Eşiği üstünde, aşağılardaki muhteşem manzaraya,
Büyülenmiş, gözlerini dikerek, hareketsiz ayakta durmak,
Ve titremek gördükçe, sağ tarafta,
Sol tarafta, ve bütün yol boyunca,
Morlaşan buğular ortasında, hülyalı uzaklarda
İhtimalin tükendiği yere kadar, yalnızca seni!


Edgar Allan Poe

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Çanlar

"The Bells"


I

Kızakların işitin çanlarını-
Gümüşten çanlarını!
Ezgileri haber veriyor dünyasından eğlencenin!
Çıngır çıngır çıngırdıyorlar nasıl da
Buz gibi havasında gecenin!
Göklere serpilmiş yıldızlar,
Kristal hazlar,
sevinçlerle parıldar, göz kırparlarken adeta,
bir tür Runik uyak
içinde vakti, vakti, vakti saklayarak,
çanlar, çanlar,
çanlar, çanlar ve çanlardan,
çıngırtılarından, şıngırtılarından çanların,
öylesine uyumlu fışkırıp dökülen çınlama tınlamalara.

II

Tatlı düğün çanlarını duyun,
Altın çanları!
Armonileri ılık gece boyunca nasıl da mutlu
bir dünyadan haber ediyor!
Çınlıyor sevinçleri nasıl da!
O zevklenirken, o ayda
Dinleyen kumruya
Tamamıyla akortlu,
Erimiş altın notalardan
Nasıl da küçük akışkan
bir şarkı akıp gidiyor.

Oh, ses veren ufacık odalardan dışarı
Nasıl da ahengli bir ses fışkırması gürce dökülür taşar!
Nasıl da kabarır şişer!
Nasıl da yerleşir
Geleceğe! nasıl da söz açar
Salınan ve çalınan
Çanlara, çanlara, çanlara,
Çanlara, çanlara, çanlara, çanlara,
Çanlara, çanlara, çanlara,
Uyağına ve uyumuna çanların
Sevk eden kendinden geçişten!

III

Yüksek alarm çanlarını işitin-
Pirinçten çanları!
Çalkantıları şimdi ne kadar da korkunç bir öykü anlatıyorlar!
İrkilmiş kulağına gecenin
Nasıl da acı acı bağırıp korkularını boşaltıyorlar!
Korkuları konuşturmuyor onları,
Yaygaralı bir yalvarma ile insafına ateşin,
Sağır ve çılgın ateşten delice bir rica ile,
Daha yükseğe, daha, daha yükseğe sıçrayarak,
Umutsuz bir istek
Ve azimli bir çaba ile,
Hiç bir zaman değilse şimdi -şimdi,
Rengi solmuş ayın yanına oturmak için
Çığlık çığlığa uyumsuzca
Haykırabiliyorlar yalnızca.
Ah, çanlar, çanlar, çanlar!
Korkularıyla nasıl da onlar,
Bir umutsuzluk masalı anlatırlar!
Nasıl da çalar, çarpışır, gümbürderler!
Çarpıntılı göğün göğsüne
Korkuyu nasıl da döker akıtırlar!
Ama yine de kulak bilir tamamen,
Çangırdayarak,
Tangırdayarak,
Nasıl geri çekildiğini tehlikenin ve yükselip taştığını,
Kulak apaçık anlar buna rağmen,
Hır gürleşerek,
Dalaşarak
Nasıl indiğini tehlikenin ve kabarıp coştuğunu,
İniş ve yükselişlerle çanların,
Çanların, çanların, çanların,
Çanların,
Çanların öfkesindeki,
Çanların, çanların,
Çanların,
Çanların çalmasında ve çınlamasındaki.

IV

Dinleyin çalmalarını ağır ağır çanların-
Demir çanların!
Tekdüzelikleri düşünceleri nasıl da
bir törensel dünyaya mecbur kılar!
Sessizliğinde gecenin,
Paslı gırtlaklarından
Yükselen her ses
Bir inilti olduğundan
Ses tonlarının kasvetli tehditindeki
Korkuyla nasıl da ürpeririz!
Ve insanlar- ah, insanlar-
Onlar ki yüksek kulenin ucunda otururlar,
Yapayalnız,
Ve o çanları ağır ağır çalan, çalan, çalan kimse
Şu sarmalanmış monotonluğun içinde
İnsan yüreğine bir taş yuvarlanmasından böyle
Bir şan, bir ihtişam duyar,
Onlar erkek de değildirler dişi de-
Onlar insan da değidirler vahşi de-
Gulyabanilerdir onlar:
Ve o ki krallarıdır onların, çanları ağır ağır çalar,
Çanlardan bir zafer şarkısını
Gümbürdetir, gümbürdetir, gümbürdetir,
Gümbürdetir!
Ve onun neşeli göğsü
Çanların zafer şarkısıyla dolar
Ve o raks eder, ve o çığlık atar sevinçle;
Çanların,
Zafer şarkılarına çanların
bir tür Runik uyak
İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak:
Çanların, çanların, çanların,
Zonklamalarına çanların,
Hıçkırmalalarına çanların,
Bir tür Runik uyak
İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak;
Çaldıkça çanını o, matemin, matemin, matemin,
Çanların, çanların, çanların,
Çanların gürlemelerine
Çanların, çanların, çanların,
Çanların, çanların,
Ağır ağır çalmalarına çanların,
İnlemelerine ve inildemelerine çanların
Mutlu bir Runik uyak
İçinde vakti, vakti, vakti saklayarak.


Edgar Allan Poe

Şarkı

Gelin olduğun gün gördüm seni-
Alevli bir pembelik yüzüne indiğinde
Mutlulukla sarılmıştın, öyleyken
Tümden aşka kesilmişti dünya önünde.

Ve senin gözlerinde tutuşan ışık
(artık her ne idiyse)
Güzellik diye gördüğüydü
Sızlayan gözlerimin yeryüzünde.

O pembelik, kızlık utancı belki-
Geçip gider öyleyse-
Ama hala harlı bir ateş, öyleyken
Tutuşturdu, yazık, o adamın göğsünde.

O, gelin olduğun gün seni gören
Hani şu derin pembelik yüzüne çöktüğünde
Mutlulukla sarılmıştın, öyleyken
Tümden aşka kesilmişti dünya önünde.


Edgar Allan Poe