Şiir, Sadece: 2013-02-10

16 Şubat 2013 Cumartesi

Faltaşı

Havada kuş yok 
Yaprak kıpırdamıyor 
Deniz bi kalıp olmuş 
Boşandı boşanacak 

Çın çın ötüyor sessizlik 
Gerilmiş kolum bacağım 
Faltaşı gibi bekliyorum 
Tıkanacağım.


Melih Cevdet ANDAY

Rusya

İşte, o altın yıllarda olduğu gibi
Aşınmış üç eyer kayışı sallanıyor yine
Ve renk renk üç tekerlek dingili
Dalıp çıkıyor eğri büğrü izlere ...

Rusya, yoksul Rusya!
Külrengi köy evlerin senin
Ve rüzgarın taşıyıp getirdiği türküler
Gözyaşları gibidir ilk sevgimin.

Acımak elimden gelmez sana
Ben kendi boğuntumu taşımaktayım şimdi...
Git, istediğin büyücüye
Teslim et haydut güzelliğini!

Varsın büyülesin seni ve aldatsın
Yok olmazsın, yitip gitmezsin nasıl olsa
O güzel çizgilerin belki
Dumanlanır biraz, kaygıyla ...

Ne çıkar bir kaygı daha eklenmişse
Çağıltılı nehre, bir gözyaşı daha damlamış ne çıkar
Sen o'sun yine, ormanlar, tarlalar ...
Ve kaşlarına kadar nakışlı bir boyun atkısı ...

Ve katlanılmayacak hiçbir şey yoktur artık
Sezilmez, nasıl akıp gittiği uzun yolların
Parlayıverdiğinde, uzakta bir yerde
Atkının altından bir anlık bakışın
Ve sakıngan bir tasayla çınladığında
Boğuk türküsü arabacının ...


Aleksandr Blok
1908
Çeviren: A. Behramoğlu

İskenderiye Şarkıları'ndan

Eğer bir eski zaman başbuğu olsaydım ben
Boyun eğdirirdim Etiyopya'ya ve Perslere
Devirirdim Firavun'u
Bir piramit yaptırırdım kendime
Keops'tan daha yüce
Ve
En şanlı kişisi olurdum Mısır'ın

Eğer usta bir hırsız olsaydım ben
Soyardım Menkaur'un mezarını
Satardım mücevherleri İskenderiyeli Yahudilere
Toprak alırdım kendime ve değirmenler
Ve
En zengin kişisi olurdum Mısır'ın

Eğer ikinci bir Antinos olsaydım ben
Kutsal Nil'de boğulan;
Güzelliğimle aklını başından alırdım herkesin
Adıma tapınaklar dikerlerdi yaşarken daha
Ve
En güçlü kişisi olurdum Mısır'ın

Eğer senin en değersiz bir kölen olsaydım ben
Yaşardım yerin altında,
Ve sen, geçerken zindanın önünden bir rastlantıyla
Yılda ya da iki yılda bir,
Görürdüm altın işlemelerini sandaletlerinin
Ve
En mutlu kişisi olurdum Mısır'ın


Mihail Kuzmin
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

15 Şubat 2013 Cuma

Düzenli Dünya

Bayılırım şu düzenli dünyaya 
Kışı yazı 
Baharı güzü 
Gecesi gündüzü sırayla. 
Ağaçların kökü içerde 
Bütün ağaçların kökü içerde 
Dalların başı yukarda 
İnsanların aklı başında 
Bütün insanların aklı başında 
Beş parmak yerli yerinde 
Baş işaret orta yüzük serçe. 
Diyelim kalksa da serçe 
Orta parmağa doğru yürüse 
Ne haddine! 
Yahut akasyanın biri 
Başını toprağa daldırdığı gibi 
Bir gezintiye çıksa 
Merhaba kestane, merhaba çam 
Selâmün aleyküm, aleyküm selâm 
Kimsin nesin nerelisin derken 
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden 
Bir uğultudur başlar rüzgârda 
Kökü dışarda, kökü dışarda... 
Yahut ne olur koca bir dağ Baş aşağı gelsin... 
Aman allah göstermesin. 
Bayılırım şu düzenli dünyaya 
Altta ölüler 
Üstte diriler 
Gel keyfim gel!


Melih Cevdet ANDAY

Duvarcı

- Duvarcı usta, duvarcı usta!
Kime ev çatılacak bu duvarlardan?
- İş üstü bizi lafa tutma
Bir zindan olacak bu, bir zindan.

- Duvarcı usta, duvarcı usta!
Orada kim gözyaşı akıtacak?
- Sen ya da seninkiler değil nasıl olsa,
Zenginsin, bir zorun yok ki çalacak.

- Duvarcı usta, duvarcı usta!
Orada kim eriyecek mum gibi?
- Bencileyin işçi oğlum belki,
- Bir yazıdır bu alnımızda, eski...

- Duvarcı usta, duvarcı usta!
Oğlun anımsar belki duvarı örenleri...
- Hey, git işine be, boşa çene yorma
Biliyoruz sen söylemeden de her şeyi...


Valeri Bryusov
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

14 Şubat 2013 Perşembe

Dursun Bebeğe Ninni

Merhaba Dursun bebek merhaba 
İşte su 
İşte ışık 
İşte hava 
İşte Dursun bebek bizim dünya 

Dandini dandini dastana 
Dursun bebek uyusun 
Uyusun da aman çabuk büyüsün 
Danalar girmiş bostana 

Daha neler var neler var daha 
İşte kundak 
İşte hapis 
İşte kavga 
İşte Dursun bebek bizim dünya 

Dandini dandini dastana 
Bostana girmiş danalar 
Böyle tosunlar doğursun yarına ninni 
Bizim aslan gibi analar.


Melih Cevdet ANDAY

Senin Bir Ceylan Gibi O Mahzun Bakışını

Senin bir ceylan gibi o mahzun bakışını
Ve ne varsa, öylesine yürekten sevdiğim o bakışta
Unutmadım, üst üste yığılan hüzünlü yıllarda
Fakat görüntün, zihnimde gitgide dumanlandı

Gün gelir, yürekte hüzün de söner artık;
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece, her şeyi bağışlatan bir uzaklık ...


Ivan Bunin
Çeviren: A. Behramoğlu

13 Şubat 2013 Çarşamba

Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri 
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü 
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara; 
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için 
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini 
Köle sahipleri veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya.
 
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü 
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara; 
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini 
Felsefe veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya.
 
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin 
Felsefesi. 
Ve sahipsiz felsefenin 
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi. 
Ekmeğin sahipsiz felsefesini 
Felsefenin sahipsiz ekmeği. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 
Hala yeşil bir defne ormanı altında.


Melih Cevdet ANDAY

Yakaladım Düşümle, Uzaklaşan Gölgelerini

Yakaladım düşümle, uzaklaşan gölgelerini
Uzaklaşan gölgelerini, sönen gün ışığının;
Bir kuleye tırmanıyordum ve titremekteydi-
Basamaklar, altında adımlarımın

Ne kadar yükseldiysem, daha bir açıklıkla belirlendi
Daha bir açıklıkla belirlendi, uzak ufuklardaki çizgiler
Ve kulağıma birtakım sesler gelmekteydi
Göklerden ve topraktan birtakım sesler

Çıktıkça yükseğe ben, parıldadı daha bir aydınlıkla
Daha bir aydınlıkla parıldadı, uyuklayan dağların dorukları
Onlar sanki bir veda ışığıyla, usulca
Dumanlı bakışlarımı okşuyorlardı.

Ve aşağılarda gece gelmekteydi artık
Gece gelmekteydi artık, uyuyan dünyaya
Benim içinse, güpegündüzdü ortalık
Yanıyordu güneş, solgunlaşan bir kızıllıkta

Öğrendim, nasıl yakalanır, uzaklaşan gölgeleri
Uzaklaşan gölgeleri, sönen gün ışığının
Çıktıkça yükseğe ben, basamaklar titremekteydi
Basamaklar titremekteydi, altında adımlarımın


Konstantin Balmont
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

12 Şubat 2013 Salı

Çok Güzel Şey

Yaşamak güzel şey doğrusu 
Üstelik hava da güzelse 
Hele gücün kuvvetin yerindeyse 
Elin ekmek tutmuşsa bir de 
Hele tertemizse gönlün 
Hele kar gibiyse alnın 
Yani kendinden korkmuyorsan 
Kimseden korkmuyorsan dünyada 
Dostuna güveniyorsan 
İyi günler bekliyorsan hele 
İyi günlere inanıyorsan 
Üstelik hava da güzelse 
Yaşamak güzel şey 
Çok güzel şey doğrusu.


Melih Cevdet ANDAY

Aşk

İki ağaç gövdesiyiz biz, aynı yıldırımın yaktığı
İki aleviz, gece yarısı ormanında.
İki göktaşıyız, kayan, karanlıkta;
İki çatallı bir okuz, aynı yazgının fırlattığı.

Tek bir elin dizginlediği iki atız
Mahmuzunu tek bir elin vurduğu:
Bir çift gözüz biz, aynı bakışla dolu,
Aynı düşün, titreyen iki kanadıyız.

Bir çift acılı gölgeyiz;
O eski güzelliğin uyuduğu
Tanrısal mezarın mermeri üstünde.

İkimiz tek bir Sfenkiz kendimize
Aynı gizin, iki sesli ağzıyız biz,
Aynı çarmıhın iki kolu.


Vyaçeslav İvanov
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

11 Şubat 2013 Pazartesi

Çeşitlemeler

Karacaoğlan' ın Bir şiiri Üzerine


I

Atımla yola çıkıyoruz seherde
Sabah büyük bir kuş uyanıyor,
Ağırlaşmış ay gibi susuyorum,
Yaşı bilinmeyen yağmur önümde,
Bin yıl ötedeki ufak çiçekler.
Dün gece, dün gece gördüm düşümde
Kömür gözlümden ayrı düşmüştüm
Sevdamın avucunu bastırıyorum gcceye
Yağıyor dağlara kar benim için
Güz ağaçları ile karıştırıyorum sisleri
Beni yola bırakan ırmağa dönüp bakıyorum
Uzaklıkların sınanmış bıçağı
Bir şey demek gelmiyor içimden
Kanımın buğdayını savuruyorum.
Atımla, atımla yola çıktım seherde
Lale sümbüller içinde hüma kuşları ötüyor,
Avcılar yolu tutmuşlar dağlara erken erken,
Dar sokaklardan geçiyorlar,
Sağlarına sollarına gümüşlü hamayıl asmıslar
Al atlarının,
Mücevherli tüfekler asmışlar omuzlarına,
Yeterince şarapları var günbatımı için
İnsan gibi bakan kartalları gördüklerinde .


II

Kısmetse bu akşam Eğrikol' da yatarız,
Yürümeyen geleceği üzüntümün,
Uzaklara kar gibi yağıyor bilmediğim yıllar
Saklanmış sabahın akpak anısı.
bir kuyu görmüştüm orda, ağzı kapalı,
Geçmişin fazlalığını sınadı yureğim,
Güzeller suyundan içip kanarmış.
Dizimde derman kalmamıştı, çöktüm oturdum,
Ağzı kapalı kuyuya baktım, akşamın başkenti
Konuşmaya başlamamış bir buzağı gibi,
Yazmalar gibi alaca bulaca baktım,
Bir söğüt, bir söğüt de baktı benimle,
Kuşların arasında dal konuşuyordu.
Kırılmamış taş gibiydi güni
Karanlık toprağı karıştırıyordu,
Gizlilik soyluluk veren yaşama.
Hiç güzel sevmedik mi yalan dünyada.
Gelinin ibrişimdi saçı, sustum kaldım,
Yatmadı benimle unutmam, ay toprağa değiyordu,
Üstüne dört libas giymişti
Bir kara, bir yeşil, bir al, bir beyaz,
Göğsünde dört nişan gördüm
Bir elma, bir ayva, bir nar, bir kiraz,
Cerenlerin yolundan koştu gitti.


III

Iraktır derler Kefendiz'in yolunu,
Yaşlanmış bir yağmur gibi kararıyorum,
Kısmetse bu gece Kefendiz' de yatarız
Akşam, uyardığım yolların kutsallığı,
Doğunun sütündeki haşhaş, amansız ot.
Al benekli keten giyer kızları,
Kar gibi paylaşırlar çiçeklerin sessizliğinde
Filiz veren söğütlerin yanında türkü söylerler,
Sevdamın şamdanı yanar gözlerinişn ucunda,
Bakışımın iki avucunda yunar kederim.
Al yeşil konakları var, al çuhalı
Yiğitler iner ufacık meşeli yollara,
Uçar beyaz kazlar, gergin kumrular konar
İnci mercandan dallara,
Mevsimidir büyüyen taşın, arada bir öten
Badem ağacının, büyülerle uyutulmuş toprakta.
Ah elin ve gökyüzünün çaresizliği...
Çok çekti gönlüm, gönlüm, ayrılıktan küçük bir kuş,
Uzakların kırağı düşmüş camı,
Sevdaya düşen yorulmaz derler.
Yedi türlü çiçek vardı başında
Dökmüş ince bele tel karmakarış.
Akşamdan soyunup girdim koynuna
Seher yıldızını gördüm, ülkeri gördüm,
Garipçe garipçe öten ibibik uyandırdı beni
Tekir' e gidecektim, ağır yağmurla yanyana,
Suyu dalgalı köprüden geçip.


IV

Gençliğimin karını serpiyorum ocağa,
Atımla Kırım'ı aştıktan sonra
Boynuna bırakırım dizgini düşsün,
aksu'yun köprüsünü geçerim konuşkan bir arı ile,
Yağmur yağarken hendeğe, soyluluk getiren tan,
Şebboyların içinde saçını tarar havai sabah,
Ulu kuşlar semah kurar yukarıda,
Orman ve cırcırla büyümüş çılgınlık.
Güneşin kara dikenleri bölüyor yorgunluğumu,
Akarsuyun tüyleri birikmiş sesini incelten acıma,
Kuş sürüleriyle türkü çağırıyor yaşamın egemen otu.
Kısmetimiz varsa bu akşam Maraş' ta yatarız,
Bir han gördüm üç yüz altmış kapılı,
Kimini açtık, kimini ördük, çekik kaşlı yıldız,
Altın kafeslerde öter bülbülleri düşümdeki zamandan,
Tazıları gökboncukludur, seslenelim diye gök,
Yeşil ördek yayılmıştır çemenin şaşkın seline.
Bir buğday benizli, zülfü dolaşık
Gitme kal dedi, oyaladı beni ateşböceği evinde,
Perdelerin çiçeklerini topluyordu elma ağacı,
Saçındaki gülü koparmıştı bahçe.
Şarabı çam testilerden içtikti, dokunulmamış gün,
Toros' tan göç ediyor gibi,
Sonra batı rüzgarı girdi uykumuza,
Güvercinler girdi, kuğu kuşları, turnalar,
Uyuyup uykuya kanamaz oldum,
Uyandım ağladım,
Sarhoştum daha.


VIII

Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm,
Daracık daracık bir yerim de yok.
Akşam geçiyor yaban arısını iterek,
Yüreğimin toprak yığını kuşlarla hafifliyor,
Acı, sıcak çorbasını arıyor tenceremde,
Ağlayayım diye bir cam,
Camın mendiline silinen yağmur,
Bu ılık yaz yağmuru yeşertir yüreği
Yapraktan önce kız memelerine değer.
Yüzümüzü yıkadığımız akşamın esintisinde
Rüzgarın kederli arabası oyalar bizi,
Pencerenin lambasını söndürmüştür batan güneş,
Sel gibi kurumuştur gün, geceye yürüyen dal,
Varırız atım, tokmağını çalarız
Ayışığında kuzulu kapının, sisle yanyana .
Selvi yuvarlayıp durur yıldızları tıngır mıngır,
Ayın kınalı elleri sevgilimin yüzüne değer.
Konuşan kuşlar götürürüz ona saydam gagalı,
Görülmedik yemekler, Fizan tarakları,
İpek mahreme, çift yanlı fildişi ayna...
Atım sende küheylanlık varsa
Gece yar koynunda yatarız atım.


IX

Ayrılık acı
Mektubunu okuyamıyorum
Gün mü, gece mi belli değil
Gelmeyeceğini yazmış olmalı.


X

Sevgilim beni bu bahçeye getirmişti
Yağmurlar yağmış, rüzgarlar esmişti
Şarap içmiştik yanyana
Küpeler kulakta mum gibi yanar


XI

Kuşlar seslerini bulmak için
Bahçelere koşuyorlar
O kadar yer gördüm ki
İçim sızlıyor unuttukça


XII

Pervaneyi öptü sevdi
Yanık bir türkü söyletti ona
Bense akşamın koca denizine doğru
İndim, yüreğim yanık.


Melih Cevdet ANDAY

Uçsuz Bucaksız, Yabanıl Stepler

Uçsuz bucaksız, yabanıl stepler
Soğuk, karanlık yurdum benim
Orada yedi bitirdi beni keder
Orada boğulup kaldı sesim!

Dünyaya Madagaskar'da gelseydim
Bir dil konuşurdum "a" sesiyle dolu
Aşkın ateşini ünlerdi şiirim
Çıplak dilberleri, Samoa'lı.

Evde çırılçıplak dolaşırdım
Al bir bez parçası dolayıp kalçalarıma.
Esrirdim, dönerdi sevinçten başım
Tropikal otları soludukça.


Fyodor Sologub
Türkçesi: Ataol Behramoğlu