Şiir, Sadece: 2013-12-29

4 Ocak 2014 Cumartesi

Lincoln Üzerindeki Rüzgâr

Esiyor rüzgâr Güney'den
üzerinde Lincoln'un mezarının ve sürüklüyor
sesleri ve kent ve ağaç elyaflarını beraberinde
hiç bir şey olmuyor O'nun mezarında harfler kımıldamıyor
mermer düzleşiyor yüzyılların geç gebeliğiyle
yaşlı efendi yaşamıyor artık
elyaflar karışıp kaynaşmış birbirine
zaman ve insan-tozlarıyla
amma da kusursuz hayat diyor rahat edememiş
Virginia'lı bir hanım bir okul şarkı söylüyor
her daim bir okul var şarkı söyleyen
ve başka şeyler düşünen
ama Güney rüzgârı toprak kokusu
ve yollar bekleyip duruyorlar gömütün yanında
berraklığı çağdaş bir gazete gibi
aptalsı kin ve şikâyetler o zamanki gibi
yayılmış utkulu düş dinleniyordu
altında kirli ayakların türkü söyleyerek
geçti gitti ve sürükledi onca yorgunluğu onca kanı
burada olduğu gibi yarına döner nefret geriye mermere
beyaz Güney'in nefreti uyuyan ihtiyara
kiliselerde zenciler Tanrı ile bir başına
diye düşünüyor insanlar alanlarda ve sokakta
dünyanın özel işaretleri var trenlerde
gökyüzünü suyu havayı bölüştüren
amma da kusursuz hayat diyor alıngan
genç kız ve Georgia'da öldüresiye dövüyorlar
her hafta zenci bir erkek çocuğunu
Paul Robeson türkü söylerken dünya gibi
denizin ve hayatın başlangıcı gibi
türkü söylerken
zalimliğe ve coca-cola reklamlarına karşı
dünyanın bir ucundan diğerine gözaltındaki kardeşlerimiz için
türkü söylerken yeni oğullar için
ki dinleyecek insan ve durduracak kırbacı
acımasız eli Lincoln'un yere devirmek istediği o eli
o el yeniden doğruluyor beyaz bir engerek yılanı gibi
esip gidiyor yel alıp götürüyor gömüte yel
söyleşileri yemin kalıntılarını bir şey
ağlıyor gibi mermer üzerinde yağmur çisentisi gibi
unutulmuş eski ve gömülmemiş acılardan
Klan öldürdü kaçmak isteyen bir yabanılı
astılar yakılırken bağıran zavallı zenciyi
diri diri kevgire döndürürken bedenini kurşunlarla
şapkalı Rotary-kulübü zenginlerinin önünde
hiç bir şeye yok inançları cellât onlar sadece
korkak kaatil varsıllığın çöptenekesi
cinayet kanıtlarıyla gidiyorlar evlerine
yıkamaya ellerini ve dua etmeye pazar günü
Senato'ya telefon ediyorlar ve anlatıyorlar kahramanlıklarını
İllionis'te öldürülenin yok bunlardan hiç bir haberi
değil mi ki bir dil konuşur günün rüzgârı
kölelik öfke zincirler hakkında
ve boyunca taşplaklarının arasında arama artık o adamı
O sadece öğütülmüş mısırtozudur artık utkunun
bir ölü zaferin ardından dünyayla aynı düzeye gelen utkunun
sadece gömleği değil paramparça yırtılan
sadece ölümün deliği değil bizi öldüren
zamanların sonsuzca tekrarlanan sonbaharı da
ki kemirir utku kazanmışı korkak şarkısıyla
ölür gider önceki günün yiğitliği yeniden dalgalanır
hainin hiddetli bayrakları
birileri şarkı söylüyor heykelin yanında bir okulun
kızkorosu bu yükselen acı dolu sesleri dokunmuyor
uçup giden toza ki uçup gider konmadan aşağıya
ulaşmadan uyuyan ağaçyarıcısına
onur belgelerinin altındaki ölü utkuya
gülerken alaycı serseri rüzgârı Güney'in.


Pablo Neruda
"Los libertadores"den, "Canto General"

Macellan'a Özgü Yürek

Nereliyim ben, hangi cehennemden geliyorum,
bugün ne günlerden, ne olup ne bitiyor,
ara sıra soruyorum kendime, uykunun ortasında,
kuru ot, ağaçta, gecede,
ve bir dalga, dünyaya yeni bir gün, kaplanburunlu
bir şimşek getiren bir gözkapağı gibi yükseliyor.

Birdenbire uyanıyorum geceleyin ve
uzak Güney'i düşünüyorum.

Gün gelip diyor ki: işitiyor musun suyu,
usul akan suyu,
Patagonya suyunu? '
Yanıt veriyorum: 'Evet, efendim, işitiyorum.'
Geliyor gün ve soruyor: 'Yabanıl bir koyun
yalıyor bir taşın donmuş renklerini uzakta,
taşrada. İşitiyor musun melemesini,
tanıyamadın mı
ellerinde ay'ın bir çanak olduğu
bu mavi alize rüzgârını, görmüyor musun davar sürüsünü,
rüzgârın nefretli parmaklarıyla
dokunduğunu dalgaya ve boş halkasıyla hayata? '

Ansırım Boğaz'ın yalnızlığını

Çam izliyor beni gecede nereye gidersem gideyim.
Ve sağır asit, yorgunluk, devriliyor
fıçının kapağı, dünyada sahip olduğum her şey.
Bir kar tanesi ağlıyor, ağlıyor kapımda
ve gösteriyor ışıklı ve yıpranmış giyitini
beni arayan bir küçük kuyrukluyıldız gibi hıçkırıyor.
Kimse aldırmıyor rüzgâr dürtmesine, mesafeye,
havanın çayırlarda ulumasına.
Yaklaşıp diyorum ki: Gidelim haydi. Dokunuyorum
Güney'e, koşuyorum
kuma, görüyorum kumu, kara bitkiyi, saf kökü
ve kayayı,
çırılçıplak kalmış adalar suyun ve göğün dışında,
Açlıkırmağı, Külyürek,
Kederli-deniz-bahçesi; ve yalnız
yılanın tısladığı yerde, en son yaralı
tilkinin kazıp kanlı definesini sakladığı yerde
rastlıyorum fırtınaya ve çatlak sesine,
bu okunmuş ses, bu yüzlerce dudaklı ağız
anlatıyor bana havanın her gün soluduğunu.

Kâşifler geldilerdi ve bir şey kalmadı
onlardan geriye

Gemiye olanların hepsini ansır su.
Katı, yabancı toprak saklıyor onların
kafataslarını Güney'in kargaşasındaki boralar gibi,
ve öküz ve insan gözleri sunuyor günü
onların boşluklarına,
yüzüklerine, avutulmaz serinsu seslerine.
İhtiyar gök bakınıyor yelkenin ardından,
hiç kimse
sağ kalmadı artık: kırık gemi
yaşıyor buruk gemici külleriyle,
ve altın yerlerden pis kokulu tahılla
deri çadırlardan ve
gemi yolculuklarının soğuk alazı

(kaç çatırtı akşamları kaya ve battı gemi nihayet)
oluyor bir kucak açış, yakılmış ve cesetsiz,
geriye,
sönmüş bir alevden
kara bir artıkla
dindi nerdeyse, amansız fırtına.

Yalnızca avunulmazlık hüküm sürüyor

Ey yıldız, gece gibi, su, yavaşca parçalanan
buz gibi,
sonsuz genişlemesin, zamanın ve bitimin savaştığısın
eflatun damgasıyla,
yabanıl gökkuşağının mavi kabuğu,
ayaklarını batırıyor gölgene memleketim,
ve yıprık gül çığlık atıp savaşıyor ölüme karşı.

Eski kâşifi ansıyorum

Kanal boyunca yüzüyor gene
donmuş tahıl, kavganın sakalı,
buzul Sonbahar, yaralanmış ölümlüler.
Onunla, kocamış ölüyle,
hiddetli suda batmış olanla birlikte,
Onunla, acısında ve alnıyla birlik.
Hâlâ izliyor albatros O'nu, kemirilerek unufak
edilmiş deri halat, bakıştan yoksun gözlerle,
ve kör gibi süzüyor kemirgen fare,
kızgın parıltıdaki kırık gemi omurgaları arasında,
düşerken yüzük ve kemik boşluğa
ve kayarken üzerinden deniz-ineğinin.

Macellan

Kimdir burdan geçen tanrı? Bak, kurt dolu sakalı
ve yoğun atmosferin yapıştığı pantolonu
kazazede bir köpek gibi yalanmakta:
bedeni lanetli bir çapa kadar ağır,
ve dünya denizi vızıldıyor, ve poyraz
tezayak geldi ıslak ayaklarına.
Karanlığın şeytanminaresi,
zamanın gölgesi,
kurtyeniği yollar,
kıyı kederinin eski efendisi, akrabası olmayan
kartal yetiştiricisi, tutsak kaynak, Boğaz'ın
çamuru yönetiyor seni,
ve yok göğsünde bir haç bile, denizden
bir çığlık yalnızca, denizışığından ve
pençelerden bir beyaz çığlık, sıçrayıştan sıçrayışa,
bozulmuş devinimden.

Pasifik'e varır nihayet

Değil mi ki bitimlidir bu kasvetli deniz günü
ve teker teker keser gecesel el kendi parmaklarını,
bitene dek, insanın doğumuna dek
ve kaptan bulur çeliği kendinde,
Amerika yükseltir kabarcığını
ve kıyı kaldırır, sabah kızıllığına bulanmış,
doğumla pürüzlü solgun kayalığın mercanını
gemiden yükselen bir çığlığa ve boğar onu
ve bir çığlık daha ve şafak doğar
köpükten.

Herkes öldü

Bitli ve etyiyen bir gezegenden gelen
sudan yapılmış biraderler:
gördünüz mü nasıl da ufalandı direk fırtınada?
gördünüz mü taşın ezilişini rüzgâr çarpışının
çılgınlığında, acımasız karda?
Şimdi artık kaybettiğiniz cennet sizin,
artık sizin lanetli kışlanız,
nihayet öpüyor yelin havalandırdığı hayaletiniz
ayıbalığının kumlardaki izlerini.
En sonunda erişiyor çorak ülkenin körpe güneşi
yüzüksüz parmaklarınıza, dalgalardan ve taştan
hastahanesinde titriyor bu ölü gün.


Pablo Neruda
"Los conquistadores"den, "Canto General"

Machado

Küba’da Machado işletiyordu adasını
makinelerle, ABD’nde yaratılmış
ithal eziyetlerle,
makineli tüfekler ıslık çaldı,
Küba’nın çiçek ihtişamını süpürdü
ve yitti denizin nektarı,
ve hafif yaralı öğrenci
atıldı denize
köpekbalıkları tamamlasın diye
takdire şayanın yaptığı işi.
Ta Meksika’ya kadar ulaştı
katilin eli, ve Mella yuvarlandı
kanayan bir disk fırlatıcısı gibi
suçun caddesinde,
korlaşırken ada, mavi,
piyango biletlerine sarılı,
şekere teminat verilmişken.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"dan

Madrid

Yalnız ve ağırbaşlı Madrid, Temmuz yoksul bal peteği
sevincinde bastırdı seni apansız: ışıklıydı cadden,
ışıklıydı düşün.
Generallerden siyah bir geğirti,
hiddetli papaz cüppelerinden bir dalga
boşalttı dizlerinin arasında
kendi çamurlu suyunu, tükürükten ırmaklarını.

Gözlerin yaralıydı hâlâ uykudan,
tüfeklerle ve taşlarla, yenilerde yaralanmış Madrid,
savundun kendini. Koştun
caddeler boyunca
bırakarak kanının kutsal çizgilerini,
topladın kendini ve haykırdın okyanus gibi bir sesle,
kanın ışığına sonsuzca dönüşmüş
bir yüzle, öç alan bir
dağ gibi, bıçaklardan oluşan
vınlayan yıldız gibi.

Alazlı kılıcın daldığında içe
o loş kışlalara, o ihanetin papaz odasına,
geriye yalnızca şafağın sessizliği kaldı, sadece
dalgalanan bayrakların,
ve bir damla onurlu kan senin gülüşünde.


Pablo Neruda
"Yürekteki İspanya", "Yeryüzünde Üçüncü Konaklama"dan
1936

Madrid

Bu zamanda anımsarım her şeyi ve herkesi,
bütün liflerimle bu
derin bölgede – ses ve tüy – gibi
yavaşça vurarak bulunur uzağında bu toprağın,
fakat gene de toprakta. Yeni bir kış
başlıyor bugün.
Sevdiğim her şeyi barındıran
bu kentte, ne ekmek var
ne de ışık: bir buz kristali düşüyor
kurumuş sardunyalar üzerine. Geceleri el bombaları
koparıyor siyah düşleri kanlı öküzler gibi:
tahkimatta kimse yok şafakta,
yalnızca paramparça bir kağnı: şimdi yosun,
şimdi zamanın sessizliği, kırlangıçlar yerine, kanayan
ve bomboş, göğe doğru esneyen kapılarıyla yanmış evlerde:
şimdi başlıyor pazarda sergilemeye sefil zümrütlerini
ve portakallarını ve balıklarını,
her gün getirilmiş buraya kanın arasından,
satmak istiyor bacının ve dulun ellerine.
Yasın kenti, altı oyulmuş, kanla
ve parçalanmış camla dolu, gecesiz kent, yalnızca gece
ve sessizlik ve patlamalar ve kahramanlar,
ve şimdi yeni bir kış, daha çıplak ve daha yalnız,
unsuz, adımsız, senin asker ayınla.
Her şeye ve herkese!
Yoksul güneş, yitirdiğimiz
kan, ürperen ve ağlayan
korkunç yürek. Ağır mermiler gibi düştü
gözyaşları karanlık toprağa bir sesle
düşen güvercinler gibi, eziyor bir el ölümü
sürekli, her günden kan ve her geceden
ve her haftadan ve her aydan. Sizler hakkında
konuşmaksızın, uyuyan ve uyumayan kahramanlar,
suyu ve toprağı yüce kararlığınızla titreten
sizler hakkında konuşma yapmaksızın,
duyuyorum bu zamanda bir caddede,
birinin benimle konuştuğunu, kış
geliyor yeniden
kaldığım otellere,
duyduğum her şey kent ve mesafedir,
engereğin köpüğü gibi
ateşle çevrilmiş, uğramış saldırısına
iblissi suyun.
Bir yıldan fazladır tebdili kıyafet gezenler
kımıldadılar şimdi senin insan kıyılarında
ve elektrikli kanının dokunuşuyla öldüler:
Mağriplilerin çuvalları, hainlerin çuvalları
yuvarlandılar taştan ayakların önünde: ne duman
ne de ölüm fethetti senin yanan duvarlarını.
Pekâlâ,
ne var o halde? Evet, imha ediciler var,
yırtıcı hayvanlar var: bakıp dururlar sana, beyaz kent,
bulanık alınlı piskopos, o dışkılık ve feodal genç efendiler,
elinde otuz gümüş para çınlayan general: duvarların etrafında
oluşturuyorlar yağmurlu duacılardan bir kuşağı,
çürümüş elçilerden bir filoyu,
ve askerî köpeklerin hüzünlü bir ipini.
Bir methiye senin için, bulutta bir methiye, ışında,
sağlıkta, kılıçta,
ölümcül yaralanmış taşta kendini seyreden
kanlı ipi kanayan alnının,
ölüp giden sert şirinlik,
şimşekle silâhlanmış ışıklı beşikler,
korunmuş madde, arıların doğduğu
kanlı hava.
Bugün sensin yaşayan, Juan,
bugün sensin gören, Pedro, düşünce üreten, uyuyan, yiyen:
bugün gecede ışıksız, uykusuz ve dinlencesiz nöbette,
yalnızsın çimentoda, derisi yüzülmüş toprakta,
güneyin üzünç dolu iplerinden, ortada, senin etrafında,
göksüz, gizsiz,
savunuyor adamlar halattan bir kolye gibi
alevlerin sardığı kenti: yıldızların mermileriyle
ateşin hiddetiyle berkitilmiş Madrid:
toprak ve gece nöbeti utkunun
yüce sessizliğinde: sarsılmış
ezik bir gül gibi: sonsuz
defneyle sarmalanmış.


Pablo Neruda
"Yeryüzünde Üçüncü Konaklama"nın "Yürekteki İspanya"dan
1937

3 Ocak 2014 Cuma

Madrigal - Kışın Yazılmıştır

Derin denizin dibinde
uzun şeritlerden gecede
aceleyle seğirtiyor dilsiz, dilsiz adın
bir at gibi.

Sakla beni omuzlarında, ah, sakla beni,
aynanda birden sesleneyim,
arkandaki karanlıktan filizleneyim,
ıssız, gecesel yaprakta.

Sen çiçeğisin o tatlı, mükemmel ışığın,
öpüşlerle dolu ağzınla gel bana,
uzun ayrılışların ardından yabanıl,
senin kararlı ve güzelim ağzın.

Tamam, zamanda ve sonsuzlukta,
unutuştan unutuşa otururum ben
raylarla ve yağmurun çığlığıyla:
karanlık gecenin sakladığı şeyle.

Karşıla beni ipliklerden akşamda,
dokurken alacakaranlık giysisini
ve rüzgârla dolu bir yıldız
titrerken gökyüzünde.

Bırak yokluğun doldursun beni büsbütün,
yavaşça, ve kamaştır gözlerimi,
bastır beni hayatınla
yüreğim batmışçasına.


Pablo Neruda
"Yeryüzünde Birinci Konaklama"dan

Mahvolmuş Cadde

O yaralı demirin üzerinden, alçı gözlerin üzerinden,
kayıyor yıllardan değişik bir dil
zamandan. Bir kuyruktur kaba at kıllarından,
öfkeyle dolu taş eller, ve evlerin rengi
ölüp gidiyor ve çatlıyor mimarlığın kararları,
korkulu bir ayak kirletiyor balkonları:
ağır ağır, yığılmış gölgeyle,
kışla ve miskinlikle yaralanmış maskelerle,
gidiyor günler yüksek alınlara
aysız evlerin arasında.

Su ve alışkanlık ve yıldızın savurduğu
o beyaz çamur, ve özellikle
öfkeyle çanların dövüp durduğu hava,
yıpratıyor eşyaları, dokunuyor
tekerlere, duruyor
puro butiklerinin önünde,
ve saçaklarda büyüyor o kızıl saç
uzun bir ağıt gibi, düşerken dibe
anahtarlar, saatler
ve unutulmaya alışkın çiçekler.

Nerede yeni doğmuş menekşe? Nerede
kravat ve o bakire kızıl batı rüzgârı?
Meskenlerin üzerinden
yaklaşıyor çürük tozdan bir dil,
kırıyor çemberleri, kemiriyor boyayı,
sessizce ulutuyor siyah sandalyeleri,
ve örtüyor çimentodan gül süslemelerini,
yolunmuş metalden iskeleler, deniz ve yün,
alazlanan fotoğrafların büyütülmüşü
yağmurla yaralanmış, yatak odalarının susuzluğu,
ve panterin gök gürlemesiyle savaştığı
o muazzam sinema afişleri,
sardunyaların mızrakları, bozulmuş balla dolu butikler,
öksürükler, parıldayan kumaştan giysiler,
her şey örtülür yenilginin ve nemin
ve kötülüğün ölümcül tadıyla.

Belki yıpranır boğulmuş konuşmalar, bedenlerin sürtünmesi,
yorgun bayanların faziletleri, dumanda kalanlar,
acımasızca öldürülmüş domatesler,
hüzünlü bir alaydaki atların adımları,
birçok isimsiz parmağın bastırdığı ışık,
aşındırıyor kirecin düz lifini,
çevreliyor dış cepheleri nötr bir kokuyla
bıçaklar gibi: tehlikenin havası
kemirirken koşulları
ve tuğlaları, su gibi aşar tuz üzerinden,
ve kalın akslı yük arabaları yalpalayıp gider.

Ezilmiş güllerden ve deliklerden dalga! Rayihalı
damarların geleceği! Merhametsiz nesneler!
Kimse göçmesin! Kimse açmasın kollarını
o kör suda!
Ey devinim, ey ağır yaralayan isim,
ey şaşırmış rüzgârla
ve kırbaçlanmış renkle dolu! Ey mavi gitarların
ölümlerine doğru düştüğü yara!


Pablo Neruda
"Yeryüzünde İkinci Konaklama"dan

Açık Atlas

Hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran
Tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya
Su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi
Bir sınıfın, batı son dersinde, kuşluk vakti

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte
Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını
Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru
Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu'da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş
İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama

Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
Bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz

Efendiler! Eşekler susabilirler
Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?


Ece Ayhan

Anka

I

İmzasız bir yazı yayınlanır bir gün Babıali'de. Boğazlar üzerine bir ankabakışı Çamlıca'dan.

II

Pembe Konağı bir yağmur alır, tüm iktidar ayaktadır. Kim yazmıştır?

III

Öğrenilir; ve herkes üç oh! çekerek oturur devlet koltuklarına.

IV

"Ha, şu bizim şair Yahya mıymış? yerdeki" demiştir Talât Paşa.


Ece Ayhan

Bakışsız Bir Kedi Kara

Gelir dalgın bir cambaz. 
Geç saatlerin denizinden. 
Üfler lambayı. 
Uzanır ağladığım yanıma. 
Danyal yalvaç için. 
Aşağıda bir kör kadın. 
Hısım. 
Sayıklar bir dilde bilmediğim. 
Göğsünde ağır bir kelebek. 
İçinde kırık çekmeceler. 
İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. 
İşler gergef. 
İnsancıl okullardan kovgun. 
Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. 
Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. 
Kanatları sığmamış. 
Bağırır Eskici Dede. 
Bir korsan gemisi! girmiş körfeze.


Ece Ayhan

2 Ocak 2014 Perşembe

Bir Elişi Tanrısı İçin Ağıt

Peki nasıl oldu da hatırladı denizde boğulduğunu
nasıl oldu da peki anlatamıyorum biliyorsun

Öyle ölüme düşkündü ki biyoloji sıfır
bir şarkı yiyor şimdi şapkalarını orospular eksiliyor

Ama yok ne olur ağlama böyle ama yok
şunun şurasında tramvaysız, çocuk olmak turunç olmak

Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?


Ece Ayhan

Çapalı Karşı

Kollarında eski balık dövmeleri
Teodor kasap perhiz ahali içmez
ay Türkçe rakı çıkmıştır kapalı
ve geniş Muhlis Sabahattin'den
Ayşe opereti ne güzel bir hiç

Üç yıllar var ki minyatürlere mahkûm
Teodor'un o eski balık dövmeleri
ay osmanlılaşmış abi tüfekçi olmuş
ve korkunç taş gülmekler Muhlis'te
gibi merdivenli bir sokaklar uzatmış
çiçek bahçelerine kaçabilsin Ayşe
atlı tramvaylarla ne güzel bir hiç

İşte o biçim gecelerde kucaklamış
getirir enflasyon arkadaşlarını
kova abdülhamit akşam gazeteleri
dağlar gibi yalnızlık ne güzel bir hiç.


Ece Ayhan

Dökülecekler

I

Uç Doğu. Anadolu'yu anlatacaktır öğretmen. Haritayı asar.
II

Bütün sınıf korkmuştur; göller, ırmaklar dökülecekler!


Ece Ayhan

Fayton

Erol Gülercan'a

O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı Pera'nın

Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş
tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış Cezayir menekşeleri camekânda

Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem
intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte
Cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın.


Ece Ayhan

Kılıç

Ey  serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir
kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yıkılmış babası
büyücü. Selanik'te geçirir kışı.

Gelmiş bir kadınla konuşur. Mısrâyım'den. Yorgunluğu kusursuz bir at mor.
Uyuya kalmış kayalıklarda. Yükselir niçin bilinmez deniz. Ey batık gemiler! Ey sürgün
karaltıları! Ağlıyan bir melez ben.

Anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde karaduygululuk.


Ece Ayhan

1 Ocak 2014 Çarşamba

Kınar Hanımın Denizleri

Bir çakıl taşları gülümseyişi ağlarmış karafaki rakısıyla
şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanım'dan
düz saçlarıyla ne yapsın şehzadebaşı tiyatrolarında şapkalarını
tüketemezmiş hiç

İşte kel hasan bu kel hasan karanlığı süpürürmüş
ters yakılmış güldürmemek için serkldoryan sigaralarıyla
işte masallara da girermiş bir polis o zamanlardan beri sürme
kirpiklerini aralayarak insanları çocukların

Ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep
gibi bir üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar
hanım'ın denizlerinden.


Ece Ayhan

Meçhul Öğrenci Anıtı

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.


Ece Ayhan

Melahat Geçilmez

I

Gazetelerde ak kara bir resmi otuz yıllık. Arkasında mülki taksimatlı bir harita.
Komiserin odasında ağırlanırmış.

II

Ve imparatoriçeliğinde bir vesikalık. Tombalacı Ceylan renkli çekmiş.
Delikleri balmumuyla örterler.

III

Gönderilen çelenklerde 'Geçilmez' yazılmıştı soyağacı. Küçük harflerle de
'fuhşun anısına'.

IV

Çanakkaleli Melâhat'ın törenine polis bandosu da katılmıştır.


Ece Ayhan

Mor Külhani

I

Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

II

Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

III

Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

IV

Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

V

Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

VI 

Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?


Ece Ayhan

Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi "dikeni seven gülüne katlanır bir kadın"dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci'de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.


Ece Ayhan

31 Aralık 2013 Salı

Turgut Uyar

Turgut Uyar, doğumu 4 Ağustos 1927, Ankara - ölümü 22 Ağustos 1985, İstanbul, Türk şair.


Yaşamı

İstanbul'daki ilköğreniminden sonra, Konya Askeri Okulu, Işıklar Askeri Hava Lisesi ve Askeri Memurlar Okulu'nu bitirip Posof, Termeve Ankara'da personel subayı olarak görev yaptı. İlk evliliği annesinin isteği ile oldu. 18 yaşında baba olan Uyar ilk eşinden olan 3 çocuğunu memurluk yaptığı yerlerde büyüttü. 1958'de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayisi'nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul'a yerleştiğinde o dönem Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başladılar. Bu mektuplaşmalar 1969'da evlilikle sonuçlandı. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları (Hayri Turgut Uyar) oldu.

İkinci Yeni akımının öncüleri arasında sayılan Uyar'ın ilk şiiri 1947'de Yenigün dergisinde yayımlanmıştır. Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952)'den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)'yla bireyin iç dünyasına ve birey-toplum ilişkisine yönelmiştir. Tütünler Islak (1962) ve Her Pazartesi (1968)'de de koruduğu bu çizgi yerini Divan (1970) ile geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982) ile söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına bırakmıştır.


Eserleri

Şiir
  • Arz-ı Hal (1949)
  • Türkiyem (1952-1963)
  • Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)
  • Tütünler Islak (1962)
  • Her Pazartesi (1968)
  • Divan (1970)
  • Toplandılar (1974)
  • Toplu Şiirler (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri)
  • Kayayı Delen İncir (1982)
  • Dün Yok mu (1984)
  • Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984)
İnceleme
  • Bir Şiirden (1984)
Ödülleri
  • 1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile
  • 1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius’tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar’la birlikte)
  • 1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile
  • 1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile 

Jorge Luis Borges

Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo veya bilinen adıyla Jorge Luis Borges (doğumu 24 Ağustos 1899 - ölümü 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü, deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Hayatı

Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Babasının annesi İngiliz olduğu ve evde iki lisan birden konuşulduğu için daha çocukken her iki lisanı da çok güzel konuşabiliyordu. Oğluna satranç tahtasında Zeno'nun paradoksunu öğreten Jorge Guillermo Borges avukat ve psikoloji öğretmeniydi. Evlerinde Borges'in muhayyilesini sürekli olarak işgal edecek bir bahçe ve kütüphane vardı.

Babasının görme yetisinin azalması üzerine, aile tedavi için I. Dünya Savaşı'ndan önce (1914) Cenevre'ye taşındı. Burada kaldıkları süre boyunca Borges Calvin Koleji'ne devam ederek, Lâtince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sembolizm akımının örneklerinden Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé'in eserleriyle bu sırada tanıştı. Schopenhauer'a olan sevgisi ve Walt Whitman'ı keşfetmesi de Cenevrede'yken başladı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesiyle birlikte İspanya'ya taşındı. Borges artık yazar olmaya karar vermişti, babasına 1870'lerde geçen bir roman yazmaya yardım ediyordu. Birkaç edebî gruba girme çalışmasından sonra, kendine akıl hocası buldu: Endülüs'lü şair Rafael Cansinos-Asséns. Onun etkisiyle kendisini "ultraistler" grubundan saymaya başladı ama kısa zamanda aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan bir şeyler yapmaya çalıştı. Denemelerle ve şiirle pasifizm, anarşi, Rus devrimi gibi bâzı şeyleri övdüğü, genel düşüncelerini dile getirdiği iki kitap yazdı. Ama sonra yazdıklarından utanarak, her iki kitabı da İspanya'dan ayrılmadan önce imha etti.

1921'de ailesiyle Buenos Aires'e geri dönmesinden sonra, babasının arkadaşı Macedonio Fernandéz'in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez'in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume'ün bir yansıması idi. Edebî stili ekzantrik ve düşünce tarzı karmaşıktı. Borges'e en büyük etkisi her şeye kuşkuculukla bakmasını sağlamasıdır.

1923'te ilk kitabı olan Buenos Aires Tutkusu (Ferver de Buenos Aires)'i çıkardı. 1924-1933 arası Borges için oldukça heyecan verici bir zamandı. Bu dönemde pek çok yazısı ve şiiri basıldı. Luna de Enfrente 1925'te, San Martin Defteri (Cuaderno San Martín) 1929'da basıldı. 1933-1934 yıllarında Crítica'da Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia universal de la infamia) yayımlandı. Bu öykü dizisi, önceden basılmış bâzı hikâyelerden alınan karakterler ve fikirler üzerine yeniden hikâye yazmakla oluşmuştu. Gerçeği ve hikâyeyi harmanladığı bu hikâyeler gerçeküstü bir otantizm taşıyorlardı. Daha sonraları bu tarz "büyülü gerçekçilik"in ilk örneklerinden sayılacaktı. Ama onun asıl kariyeri 1935'te yazdığı "Borges stili"nin ilk örneği denilen, hayâlî bir romanı eleştirdiği "Al-Motasim'e Bir Bakış" isimli öyküsüdür. 1936'da denemelerini topladığı Sonsuzluğun Tarihi Historia de la Eternidad basıldı. Bu sırada maddî sıkıntılar çekiyordu, bu nedenle 1937'de Belediye Kütühânesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphânedeki işi hafif olan yazar, iş günlerinin kalanını klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca'ya çevirerek geçirmiştir. Virginia Woolf'un ve William Faulkner'ın kitapları İspanyolcaya ilk kez bu dönemde Borges tarafından kazandırılmıştır. Yaratıcılığını kaybetmekten korkan Borges, eşşiz bir eser yazmak istedi ve "Pierre Menard, Don Quixote'un Yazarı"'nı kaleme aldı. Ardından da "Tlön, Uqbar, Orbis Tertius" geldi. Her iki hikâye Victoria Ocampo'nun Sur edebiyat dergisinde yayınlandı. Bunların başarısının verdiği motivasyonla Babil Kütüphanesi'nin çalışmalarına başladı. 1941'de bu öykülerin toplandığı Yolları Çatallanan Bahçe basıldı. Aynı hikâyeler toparlanarak "Artifices"e eklendi ve ve 1944'de Ficciones adıyla yeniden basıldı. 1942'de "Bustos Domecq" takma adı altında Adolfo Bioy Casares ile birlikte polisiye hikâyeler dizisi olan Don İsidro İçin Altı Problem'i yazdılar. Felsefe, gerçekler, fantazi ve gizemleri harmanladığı bu yeni öykülerin yanında, El Hogar'da anti-semitizmi, faşizmi ve nazizmi eşeltiren politik makaleler de yazıyordu. Bu makalelerle oldukça tanındı. 1946'da Juan Peron'un iktidara gelişiyle, kütüphânedeki işinden atıldı. Bu işten atılma onun için bir tür kurtuluş olmuştu, çünkü hem Arjantin'den Uruguay'a kadar pek çok yeri gezip, Budizmden Blake'e kadar pek çok konuda seminerler veriyor, hem de iyi para kazanıyordu. Ama ailesi Peron'un baskıcı rejiminde zor günler geçirdi, annesi ve kız kardeşi hapse girdi. 1949'da ikinci önemli kısa hikâyeler kitabı Alef (El Alef) basıldı.

1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek bu gerçeği kabûllenmiştir. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 1970'li yıllarda ABD'de çeşitli üniversitelerde dersler verdi. 1973'te Peron geri dönünce, görevinden istifa etti. Ders vererek ve yolculuk yaparak geçirdiği zamanın meyvesi 1975'te basılan toplama hikâyelerin olduğu Kum Kitabı (El libro de arena) oldu. Dünya gezilerinin sonucu ona eşlik eden Maria Kodama'nın resimlerini çektiği yazılarını ise kendi yazdığı Atlas(1984)'la sonuçlandı.

Zannedilenin aksine, Nobel ödülünü alamadan 87 yaşında, 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.


Eserleri

  • Fervor de Buenos Aires (Buenos Aires Tutkusu), 1923, şiir
  • Luna de enfrente (Yolun Ötesinde Ay), 1925, şiir
  • El tamaño de mi esperanza, 1925, denemeler
  • El idioma de los argentinos, 1928, denemeler
  • Cuaderno San Martin (San Martin Defteri), 1929, şiir
  • Evaristo Carriego, 1930, denemeler
  • Discusión, 1932, denemeler ve eleştiriler
  • Historia universal de la infamia (Alçaklığın Evrensel Tarihi), 1935, hikâyeler
  • Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi), 1936, denemeler
  • El jardín de senderos que se bifurcan (Yolları Çatallanan Bahçe), 1941, hikâyeler
  • Seis problemas para don Isidro (Don İsidro İçin Altı Problem), 1942, Adolfo Bioy Casares’le yazılmış detektif hikâyeleri
  • Poemas: 1922-1943, 1943, şiir
  • Ficciones (Ficciones Hayaller ve Hikayeler), 1944, kısa hikâyeler
  • Un modelo para la muerte, 1946, Adolfo Bioy Casares ile yazılmış detektif hikâyeleri
  • Dos fantasías memorables, 1946, Adolfo Bioy Casares ile yazılmış fantastik hikâyeler
  • El Aleph (Alef), 1949, denemeler, hikayeler
  • Aspectos de la poesía gauchesca, 1950, eleştiriler
  • Antiguas literaturas germánicas, 1951, eleştiriler
  • La muerte y la brújula (Ölüm ve Pusula), 1951, kısa hikâyeler
  • Otras inquisiciones 1937-1952 (Öteki Soruşturmalar), 1952, denemeler ve eleştiriler
  • Historia de la Eternidad (Sonsuzluğun Tarihi), 1953, denemeler, kısa hikâyeler ve eleştiriler
  • El "Martín Fierro", 1953, denemeler
  • Poemas : 1923-1953, 1954, şiirler
  • Los orilleros; El paraíso de los creyentes, 1955, Adolfo Bioy Casares ile iki senaryo
  • Leopoldo Lugones, 1955, Betina Edelborg ile eleştiriler
  • La hermana de Eloísa, 1955, kısa hikâyeler
  • Manual de zoología fantástica (Kurgusal Varlıklar Kitabı), 1957, Margarita Guerrero ile yazılmış hayali hayvan metinleri
  • Libro del cielo y del infierno, 1960, Adolfo Bioy Casares ile denemeler
  • El Hacedor, 1960, şiirler
  • Antología Personal, 1961, denemeler, şiir veleştiriler
  • El lenguaje de Buenos Aires, 1963, José Edmundo Clemente ile uzun denemeler
  • Introducción a la literatura inglesa (İngiliz Edebiyatı Tarihi), 1965, María Esther Vázquez ile eleştiri
  • Para las seis cuerdas, 1965, Tango ve milongalar için sözler
  • Literaturas germánicas medievales (Ortaçağ Alman Edebiyatı), 1966, María Esther Vázquez ile eleştiri
  • Crónicas de Bustos Domecq, 1967, Adolfo Bioy Casares ile denemeler
  • Introducción a la literatura norteamericana (Amerikan Edebiyatına Giriş), 1967, Esther Zemborain de Torres ile eleştiri
  • Conversations with Jorge Luis Borges (Borges'le Konuşmalar), 1968, Richard Burgin ile
  • Nueva Antología Personal, 1968, denemeler, şiirler ve eleştiriler
  • Elogio de la Sombra(Karanlığa Övgü), 1969, şiir
  • El otro, el mismo, 1969, şiir
  • El informe de Brodie (Brodie Raporu), 1970, kısa hikâyeler
  • El congreso, 1971, denemeler
  • Nuevos Cuentos de Bustos Domecq, Adolfo Bioy Casares ile beraber
  • El oro de los tigres, 1972, şiir.
  • El libro de arena (Kum Kitabı), 1975, Kısa hikâyeler
  • La Rosa Profunda (Sonsuz Gül), 1975, şiir
  • La moneda de hierro, 1976, şiir
  • Diálogos, 1976, Borges ve Ernesto Sabato arasında konuşmalar
  • ¿Que es el Budismo?, 1976, dersler
  • Historia de la Noche, 1977, şiirler
  • Prólogos con un Prólogo de Prólogos, 1977, kitap önsözleri
  • Borges El Memorioso, 1977, Antonio Carrizo ile konuşmalar
  • Rosa y Azul: La rosa de Paracelso; Tigres Azules, 1977
  • Borges, oral, 1979, dersler
  • Siete noches (Yedi Gece) 1980, dersler
  • La cifra, 1981, şiir
  • Nueve ensayos dantescos (Dantevari Denemeler), 1982, Dante üzerine denemeler
  • Un argumento, 1983
  • Veinticinco Agosto 1983 y otros cuentos, 1983, kısa hikâyeler
  • Atlas (Atlas), 1984, María Kodama ile hikayeler ve denemeler
  • Los conjurados, 1985, şiir
  • Textos cautivos, 1986, eleştiriler
  • This Craft of Verse, 2000, dersler

Ayten Mutlu

Ayten Mutlu, Türk şair. 1952 yılında Balıkesir'in Bandırma ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdi. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Fakültesinin üçüncü sınıfından ayrıldı.

İlk deneme, öykü ve şiirleri, ortaokul yıllarından başlayarak yerel gazetelerde yayımlandı. Daha sonra İmece, Yazko Edebiyat, Edebiyat 81, Varlık, Hürriyet Gösteri, Yaşasın Edebiyat, Şiirlik, Yeni Biçem, Düşlem, Sonbahar, Ludingirra, öteki-siz, Şiiri Özlüyorum dergilerinde ve değişik gazetelerde deneme ve inceleme yazıları ile şiirleri yayımlandı.

1997 İbrahim Yıldızoğlu Şiir ödülünde birinciliğe, 2001’de Yalova Uluslararası Şiir Etkinliğinin Şiir ödülüne 2005'te M.Sunullah Arısoy şiir ödülüne değer görüldü.

Ayten Mutlu'nun imgelerle yoğunlaştırılmış şiirinde bir yandan korkunun ve güzelliğin uyumlu bir biçimde birbirine karıştığı bir dünyanın kapıları aralanırken, öte yandan da onun kendisiyle mücadelesinin yansıdığı lirik bir atmosfer görülür.

Eserleri

  • Dayan Ey Sevdam (1984)
  • Vaktolur (1986)
  • Seni Özledim (1990)
  • Kül İzi (1993)
  • Denize Doğru (1994)
  • Çocuk ve Akşam (1999)
  • Taş Ayna (2003)
  • Yitik Anlam Peşinde (2004)
  • Ateşin Köklerinde (2005)
  • Uzun Gemide Akşam / Soir Dans le Bateau Long (Mustafa Balel'in çevirisi ile) [2008]

Oktay Rifat




Oktay Rifat (Ali Oktay Rifat) doğumu 10 Haziran 1914, Trabzon, ölümü 18 Nisan 1988, İstanbul, Türk şair, oyun yazarı ve romancı.

Türk şiirinin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet'le birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de çok başarılı eserler vermiştir. Şair Nazım Hikmet'in kuzenidir.


Hayatı

10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat, annesi Hasan Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bestekardı; dedesi Albay Hasan Rıfat Bey şiir ile ilgilenirdi amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet ünlü bir şairdir. Soyadı bazı kaynaklarda "Horozcu" olarak geçer. Ancak hiçbir resmi evrakında böyle bir kaydın bulunmadığı, böyle bir takma isimle yazı yayımlamadığı belirlenmiştir.

Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi oldu, ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar.

1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yüksek öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı.

1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalım bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü.

Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda , daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak yaptı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Melih Cevdet ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “Garip” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini "Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"(1945), "Güzelleme"(1945) ve "Aşağı Yukarı"(1952) adlı şiir kitaplarının yanı sıra "Aile" (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan "Yaprak (1949-1950) ve "Yeditepe" (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü. 1954 yılında yayımladığı “Karga ve Tilki" adlı şiir kitabıyla, Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı.

1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında “Aşk Merdiveni" adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Devlet Demir Yolları'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı","Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “Bir Kadının Penceresi’nden” yayımlandı. 1980’de “Danaburnu” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl “Bir Cigara İçimi” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü, 1984 yılında "Dilsiz ve Çıplak” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.

Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat, yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın oğludur. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “Yağmur Sıkıntısı” adlı oyununu tamamladıktan sonra 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.


Sanatı

Ankara Erkek Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlayan Oktay Rıfat, şiirde biçim ve kural anlayışını tam anlamıyla yansıtan ilk şiirlerini 1936- 1944 yılları arasında Varlık Dergisi’nde yayımlamıştı. İlk şiirlerinde hece veznini kullanmaktaydı, daha sonra serbest vezne geçti. 1941 yılında Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını yayımlayarak Garip şiir akımının öncülerinden oldu. Garip dönemi şiirlerinde kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarına şaşırtıcı, alaycı bir söyleyişle yaklaşmıştı.

"Perçemli Sokak" adlı kitabıyla Türk şiirinde İkinci Yeni denilen anlayışa, anlamca kapalı bir şiire yöneldi. Türkçenin ses zenginliğini, geniş bir sözcük dağarcığıyla ustalıkla kullanan unutulmaz şiirler yazdı. Kitaptan kitaba değişen şiiri ile Türk şiirinin genel akışını en çok etkileyen şairlerden sayılmaktadır.

1960’lı yıllarda genellikle sosyal sorunlar, emekçilerin hakları ve sistemsel karmaşalar ile ilgili düşüncelerini satırlara döktü. Özellikle, 1966'da çıkan "Elleri Var Özgürlüğün" adlı şiir kitabında bu düşüncelerinin oldukça fazla etkisi görüldü. 1969 yılında yayımladığı, "Şiirler" adlı kitabıyla, edebiyat hayatında üçüncü ve son dönemine girdi. Tarzını, biçimini ve yazın anlayışını iyice belirginleştirdiği, dili ve kelimeleri kullanmada ustalaştığı bu dönemde şiirin kuramsal karakteri üzerine de kitaplar yazdı

Tiyatro oyunu ve roman türünde de eserler veren Oktay Rıfat, her biri toplumun değişik kesimlerini sembolize eden oyun ve roman kahramanları yarattı.

"Oktay Rifat'in şiirsel konjonktörü büyük inip çıkmalar gösteriyor. Her değişiş, bir öncekinin bazı yönlerden tam tersiymiş izlenimini uyandırıyor okurda. Yalnız bunların kimlik değistirmeyle bir ilgisi yok. İlhan Berk gibi her değişişte bir önceki dönemi yadsımıyor, inkar etmiyor. Ve tuhaf bir şekilde -böyle diyebiliyorum -, başta yadırgansa da, birbirinin tersi olarak belirmiş dönemler ve bu dönemlerin ürünleri birbirine bağlanıyor; eklem yerleri o ters çıkış noktaları olmak üzere"
—  Cemal Süreya, 1976


Eserleri

Şiir

  • Garip
  • Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler (1945)
  • Güzelleme (1945)
  • Aşağı Yukarı (1952)
  • Karga ile Tilki (1954)
  • Perçemli Sokak (1956)
  • Âşk Merdiveni (1958)
  • İkilik (Aşağı Yukarı ve Karga ile Tilki'nin ikinci baskısı, 1963)
  • Çobanıl Şiirler (1976) 

Roman

  • Bir Kadının Penceresinden (1976)
  • Danaburnu (1980)
  • Bay Lear (1982)

Tiyatro Oyunu

  • Birtakım İnsanlar (1961)
  • Kadınlar Arasında (1948'de Devlet Tiyatrosu'nda gösterilmiştir) ya da Fettah Paşalar (1966)
  • Atlarla Filler ya da Dirlik Düzenlik (ilk yayınlanışı 1988)
  • Çil Horoz (ilk yayınlanışı 1988)
  • Yağmur Sıkıntısı (ilk yayınlanışı 1988)

Ödülleri

  • 1954 Yeditepe Şiir Armağanı- Karga ile Tilki adlı kitabıyla
  • 1970 Türk Dil Kurumu Şiir Armağanı - Şiirler adlı kitabıyla
  • 1970 Ankara Sanatseverler Derneği Yılın Oyunu Ödülü ve TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü Yağmur Sıkıntısı adlı oyunuyla
  • 1980 Sedat Simavi Vakfı Ödülü - Bir Cigara İçimi adlı şiir kitabıyla
  • 1984 Necatigil Şiir Ödülü- Dilsiz ve Çıplak adlı yapıtıyla
  • 1980 Madaralı Roman Ödülü - Danaburnu adlı romanıyla

Ömer Bedrettin Uşaklı

Ömer Bedrettin Uşaklı, doğumu 24 Ağustos 1904, Uşak, ölümü 23 Şubat 1946, İstanbul, Türk şair, bürokrat ve siyasetçi.

Yaşamı

İlk öğrenimini Uşak'ta, orta öğrenimini Sivas'ta tamamlayıp, 1927'de Mülkiye Mektebi'ni bitirip idari hayata atıldı. Bursa'da maiyet memuru olarak staj yaptıktan sonra Mudanya kaymakam muavinliğine atandı. Daha sonra Ünye ve diğer çeşitli ilçelerin kaymakamlıklarında ve bir süre de Artvin vali vekilliğinde bulundu. 1938-1943 yılları arasında mülkiye müfettişliği yaptı. 1943 yılında 7. dönem Kütahya milletvekili seçilerek meclise girdi. Genç yaşta (42) verem hastalığından vefat etti.

Çalışmaları

İlk şiirleri yüksek öğrenimi sırasında Milli Mecmua'da yayınlandı. Anadolu'da görev yaptığı yıllarda tanıdığı yöreler, kişisel izlenim ve gözlemleri şiirinin duygu ve düşünce kaynağını oluşturdu.

Doğayı izlenimci bir gözle, ülke gerçeklerini ve bireysel duygulanışları içli bir duyarlılığın sezgileriyle ve öznel bir bakışla, şiirinde yansıttı. Dönemin "Anadolu Şairi" olarak ünlendi. Eşini ve kızını kaybetmesi şiirine hüznü ve iç duyarlılığı getirdi.Sarı Kız Mermerleri adlı şiir kitabını kızına adamıştır.

Anadolu'dan değişik, canlı görünümler çizmiştir. Kullandığı simgeler ve yaptığı betimlemelerde "hayal"i ön planda tutmuştur. Doğa, gurbet, deniz, ölüm ve özlem, şiirlerinin başlıca temalarıdır. Hece ölçüsü geleneğine kısmen bağlı kalmıştır. Giderek öz bakımdan, bu geleneğin öncüleri olan Faruk Nafiz Çamlıbel ve Orhan Seyfi Orhon'un etkilerinden arınmış, çağdaş Fransız şiirinin yapı özelliklerinden yararlanmıştır.Son Şehir adlı şiiri onun şiirindeki bu değişim ve gelişime işaret eder.

Öz ve sade bir söyleyişi vardır. Şiirlerinin önemli bir bölümü Türk Müziği bestekarları tarafından bestelenmiştir. Özellikle Kaptanzade Ali Rıza Bey ve Cevdet Çağla'nın yaptığı besteler halk tarafından çok sevilmiş ve beğenilmiştir. Bu gün bile bu şarkılar söylenmekte ve yeni kuşaklar tarafından benimsenmektedir. "Yıldızların Altında", "Eğilmez Başın Gibi", "Kapıldım Gidiyorum" adlı besteler örnek verilebilir.

Eserleri

  • Efe'nin Bayramı,
  • Deniz Sarhoşları, 1926 (değiştirilmiş 2. Basım, 1929).
  • Yayla Dumanı, 1934.
  • Sarı Kız Mermerleri, 1940; Yayla Dumanı-Seçme Şiirler.
  • Deniz Hasreti,
  • Veda,
  • Aşkımın Kini,
  • Bir Hançer İstiyorum,
  • Dağ Başında Bir Gece,
  • Efe'nin Müjdesi,
  • Engin Şarkısı,
  • Kim Bilir?,
  • Sevgiliye,
  • Sevgiliye Üç Sual,
  • Sılaya Giderken,
  • Son Dilek,
  • Yıldızların Altında
  • Munzur dağları

Fazıl Hüsnü Dağlarca




Fazıl Hüsnü Dağlarca doğumu 26 Ağustos 1914, ölümü 15 Ekim 2008, İstanbul, Türk şair.

26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, ortaöğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde 1933 yılında tamamladı. Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik, Yön, gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı. 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da "Kitap" kitabevini açtı ve yayıncılığa başladı. Ocak 1960-Temmuz 1964 yılları arasında dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine birçok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti. Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesiydi. Dil Devrimine ilişkin düşüncelerini Türk Dil Kurumu Koçaklaması'nda şöyle dile getirmiştir:

"Türk Dil Kurumunu kurarken Mustafa Kemal’in tek mutsuzluğu vardı
Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek
Kimilerinin şimdi tek mutluluğu var
Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek...."


Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler:

“Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”

Türkçeye bakışını ise "Türkçem, benim ses bayrağım" diyerek Türkçe Katında Yaşamak adlı şiirinde sergilemiştir.

"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu yılın ilk aylarında yaptığı bir röportajda ölümünden sonra Kadıköy'de yaşadığı evin müze haline getirilmesini vasiyet etmişti. Evini Kadıköy Belediyesi'ne bağışlayan Dağlarca, Mühürdar Caddesi'ndeki evinde kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'e, evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunmuştu. 20 Ekim 2008'de Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.


Eserleri

Bir zamanlar Sözcü dergisinde (1960) ve Vatan dergisinde (1961-1962) yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düz yazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye’nin hemen hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları.
  • Havaya Çizilen Dünya (1935)
  • Çocuk ve Allah (1940)
  • Daha (1943)
  • Çakırın Destanı (1945)
  • Taşdevri (1945)
  • Üç Şehitler Destanı (1949)
  • Toprak Ana (1950)
  • Aç Yazı (1951)
  • İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)
  • İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
  • Sivaslı Karınca (1951)
  • İstanbul- Fetih Destanı (1953)
  • Anıtkabir (1953)
  • Asu (1955)
  • Delice Böcek (1957)
  • Batı Acısı (1958)
  • Hoo'lar (1960)
  • Özgürlük Alanı (1960)
  • Cezayir Türküsü (1961)
  • Aylam (1962)
  • Türk Olmak (1963)
  • Yedi Memetler (1964)
  • Çanakkale Destanı (1965)
  • Dışardan Gazel (1965)
  • Kazmalama (1965)
  • Yeryağ (1965)
  • Vietnam Savaşımız (1966)
  • Açıl Susam Açıl (1967)
  • Kubilay Destanı (1968)
  • Haydi (1968)
  • 19 Mayıs Destanı (1969)
  • Hiroşima (1970)
  • Malazgirt Ululaması (1971)
  • Kuş Ayak (1971)
  • Haliç (1972)
  • Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
  • Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
  • Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
  • Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
  • Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
  • Arka Üstü (1974)
  • Yeryüzü Çocukları (1974)
  • Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
  • Horoz (1977)
  • Hollandalı Dörtlükler (1977)
  • Balinayla Mandalina (1977)
  • Yazıları Seven ayı (1978)
  • Göz Masalı (1979)
  • Yaramaz Sözcükler (1979)
  • Çukurova Koçaklaması (1979)
  • Şeker Yiyen Resimler (1980)
  • Cinoğlan (1981)
  • Hin ile Hincik (1981)
  • Güneş Doğduran (1981)
  • Çıplak (1981)
  • Yunus Emre'de Olmak (1981)
  • Nötron Bombası (1981)
  • Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
  • Dişiboy (1985)
  • İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
  • Takma Yaşamalar Çağı (1986)
  • Uzaklarla Giyinmek (1990)
  • Dildeki Bilgisayar (1992)
  • İçimdeki Şiir Hayvanı (2007)
  • Mustafa Kemal'in Kağnısı
  • Yavaşlayan Ömür

Ödülleri

  • 1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
  • 1956 Yeditepe Şiir Armağanı
  • 1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
  • 1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
  • 1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (ABD)
  • 1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
  • 1974 Struga 13. (XIII) Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
  • 1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
  • 1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü
  • 2005 Vehbi Koç Ödülü
  • 2008 Kültür Sanat Hizmet Ödülü

Namık Kemal



Namık Kemal, doğumu 21 Aralık 1840, Tekirdağ - ölümü 2 Aralık 1888, Sakız Adası, Türk milliyetçiliğinin öncülerinden, Genç Osmanlı hareketi mensubu yazar, gazeteci, devlet adamı ve şairdir.

Yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarına bağlı bir Tanzimat Devri aydınıdır. Bu kavramları Türk fikir hayatına ve edebiyatına sokan kişi kabul edilir. Heyecanlı, kavgacı kişiliği, akıcı, parlak üslubu nedeniyle devrinin diğer yazarlarından daha fazla tanındı. “Vatan Şairi” ve “Hürriyet Şairi” olarak anılan Namık Kemal, şiirin yanı sıra tenkit, biyografi, tiyatro, roman, tarih ve makale türlerinde eserler verdi. Özellikle Türk edebiyatının ilk edebi romanı olan "İntibah" ve batılı anlamda Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan yahut Silistre" eserleriyle ünlüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü eserleri ve fikirleriyle etkiledi.


Yaşam öyküsü

21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ’da dünyaya geldi. Babası Yenişehirli Mustafa Asım Bey, annesi bir Arnavut olan Fatma Zehra Hanım’dır.

Tekirdağ’daki evlerinin civarında bulunan tekkenin şeyhi Tokatlı Hafız Ali Rıza Efendi kendisine “Mehmet Kemal” adını verdi. Çocukluğu annesinin babası Abdülatif Paşa’nın yanında geçti. Abdülatif Paşa, Tekirdağ (Tekfurdağ) sancağında vali yardımcısı idi; Afyonkarahisar sancağına tayin edildiğinde ailece Afyon’a taşındılar. 1848 yılında annesi Fatma Zehra Hanım’ı Afyon’da kaybetti. Mehmet Kemal, yaşamını dedesinin yanında sürdürdü.

Abdülatif Paşa’nın değişik kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitime devam edemedi. Özel dersler aldı ve kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Arapça ve Farsça öğrendi. Dedesi Afyon’daki vali yardımcılığı görevinin ardından ailesiyle İstanbul’a gelmişti. Orada, 3 ay Bayezid Rüştiyesine ve ardından 9 ay Valide Mektebi’ne devam etme fırsatı buldu.


Kars yılları

Dedesinin Kars’a mutasarrıf olarak atanması sebebiyle 1,5 yıl Kars’ta yaşadı. Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi'den divan edebiyatını öğrendi. Avcılık, atıcılık, cirit dersleri aldı. Kars’ta görevi sona eren dedesi ile 1854’te İstanbul’a döndü. Burada görüp yaşadıkları ileride yazacağı tiyatro eserlerine ilham vermiştir. Namık Kemal, Midilli'de sürgüne gönderildiği sırada Abdülhak Hamit'e gönderdiği bir mektupta “nişanlısının arkasına düşerek, gönüllü nefer yazılmış, Kars'a kadar gelmiş ve bir taburun trampetçiliğinde bulunduğu halde şehit olmuş Kürd kızın cenazesini gördüğünden bahseder. Vatan yahut Silistre piyesinin konusunu oluşturan erkek kıyafetine girip nişanlısının ardından Silistireye giden Zekiye'yi buradan etkilenerek yarattığı düşünülür. 


Sofya yılları

1855’te babasının Bulgaristan Filibe mal müdürü, dedesinin Sofya kaymakamı oluşu ile Sofya'ya gitti. Kars’ta öğrendiği aruz ve hece vezinlerini Sofya'da kaldığı dört sene boyunca pekiştirdi. Sofya’da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra Mehmet Kemal’e yazıcı, kâtip anlamlarındaki “Namık” adını verdi. O günden sonra Namık Kemal olarak anılmaya başladı. 18 yaşına kadar kaldığı Sofya’da komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Feride ve Ulviye adında iki kızı ve Ali Ekrem adında bir oğlu dünyaya geldi.


İstanbul yılları

1857’de İstanbul’a döndü ve Bab-ı Ali Tercüme Odası'nda stajyer olarak memurluğa başladı. 1858’de büyükannesi Mahmude Hanım’ı, 1859’da büyükbabası Abdülatif Paşa’yı kaybetti. Babasının ikinci evliliğini yaptığı Dürrüye Hanım’ın Kocamustafapaşa’daki evinde yaşadı.[6] Babasının bu evliliğinden Naşit adında bir kardeşi oldu. 1859’da Gümrük Kalemi’nde çalışmaya başladı.

İlk şiirlerini Sofya’da yazan Namık Kemal, İstanbul’a geldiğinde kısa sürede şairler arasında tanınmıştı. Henüz Batı edebiyatı ile bir teması yoktu. İstanbul’da divan edebiyatı geleneğini takip ettiren şairlerle tanıştı. Arap ve Fars edebiyatlarını öğrenmeye çalıştı. Leskofçalı Galip Bey adlı şair ile yakın dostluk kurdu. Bu şairin başkanlığında kurulan Encümen-i Şuara adlı şairler topluluğuna katıldı.

1863’ten itibaren dört yıl yeniden Tercüme Odası’nda görev aldı. Bu yeni görevi sırasında batıyı tanıyanlarla tanışma imkânı buldu ve gözlerini batı kültürüne çevirdi. Edebiyatta batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanışması hayatını değiştirdi. Sanat ve hayat görüşü değişti. Batı edebiyatını öğrenmeye başladı, ilgisi nesire yöneldi. Tarih ve hukuk alanında kendini geliştirmeye çalıştı. Tercüme odasının bir kâtibinden Fransızca dersleri aldı. Tasvir-i Efkar’da fıkra ve tercüme yazılar kaleme aldı. İlk defa Şinasi’de gördüğü “hak, millet, vatan, hürriyet, millet meclisi” gibi kelimeleri yaygınlaştırdı. 


Genç Osmanlılar

1865’te Şinasi, Tasvir-i Efkar gazetesini kendisine bırakarak Fransa’ya gidince Namık Kemal, tek başına gazeteyi çıkardı. Aynı dönemde İttifak-i Hakimiyet adlı (daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adını alacak) gizli derneğin kurucuları arasına girdi (Sağırahmetbeyzâde Mehmet Bey'in öncülüğündeki derneğin diğer kurucuları Menâpirzâde Nuri Bey, Kayazade Reşat Bey, Mir'at mecmuasının sahibi Mustafa Refik Bey, Suphipaşazade Ayetullah Bey ve Ziya Bey'dir). Derneğin amacı bir anayasa hazırlanmasını ve parlamenter bir yönetim sistemi kurulmasını sağlamaktı. Namık Kemal gazetesinde, bu görüşler doğrultusunda ve hükümet aleyhine şiddetli makaleler yayınladı. “Şark Meselesi” üzerine yazdığı bir makale, gazetenin 1867’de kapatılmasına ve kendisinin Erzurum vali muavini olarak atanmasına yol açtı.

Namık Kemal, hükümet tarafından gönderildiği Erzurum’a gitmek yerine Ziya Paşa ile birlikte Paris’e kaçtı. O ve arkadaşlarını Paris’te yaşayan Mısırlı prens Mustafa Fazıl Paşadavet etmiş ve maddi himayesine almıştı. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu olan ancak Sultan Abdülaziz’in bir fermanıyla Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edilen Mustafa Fazıl Paşa, kendisini Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi ilan etmiş ve Avrupa’ya davet ettiği örgüt üyelerinin finansörlüğünü üstlenmiş birisiydi. M. Fazıl Paşa’nın desteğiyle Londra’da "Muhbir" adlı gazeteyi çıkardılar ancak Namık Kemal, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık üzerine Muhbir'den ayrıldı. Aynı yıl Sultan Abdülaziz Uluslararası Paris Sergisi’ni görmek üzere şehre gelince Fransız hükümeti Genç Osmanlılar’ı ülkeyi terk etmeye davet etti. Namık Kemal, bazı arkadaşlarıyla birlikte Londra’ya gitti ve oradaHürriyet gazetesini çıkardılar. Bu arada Mustafa Fazıl Paşa, Paris’e gelen Abdülaziz’le ilişkilerini düzeltmiş ve onunla İstanbul’a dönmüştü. Giderken gazeteyi çıkarmaya devam etmelerini, desteğinin süreceğini söylediyse de İstanbul’a döndükten sonra fikrini değiştirdi ve geçici olarak Hürriyet’i kapatmalarını istedi. Bunun üzerine Namık Kemal ile Ziya Paşa gazeteyi kendi imkânları ile çıkarmayı denediler. Bir süre sonra arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal vazgeçti ve 1870’te Sadrazam Âli Paşa ile barışıp yurda döndü.


Sürgün yaşamı

Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedilmiş olan Namık Kemal, İstanbul’a döndükten sonra Diyojen adlı mizah dergisinde imzasız fıkralar yazdı; Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra 1872’de İbret gazetesini çıkararak yeniden muhalefete başladı. Gazete sık sık kapatıldı ve sonunda sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı eleştiren yazılar yüzünden Namık Kemal, İstanbul’dan uzaklaşması için mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı.

Birkaç ay kaldığı Gelibolu’da "Vatan yahut Silistre" adlı oyunu ile "Evrâk-ı Perişan" adlı eserini tamamladı. Gelibolu’nun bazı sorunları ile ilgilendi ve su davasını halletti. Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa'nın Bolayır’daki kabrini ziyaret etti. Ebüzziya Tevfik Bey'e burada gömülmeyi vasiyet etti.

Namık Kemal, bir yandan da İbret gazetesine “BM” (Baş muharrir) ve Ebuzziya’nın çıkardığı Hadika gazetesine “N.K” imzası ile yazı göndermeye de devam ediyordu. Gelibolu’da salgın haline gelen kuduz hastalığını önlemek için köpekleri sürgün etmesi bahane edilerek Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alındı.


Vatan Yahut Silistre

Osmanlı hükümeti tarafından açığa alınan Namık Kemal 1872’nin son günlerinde Gelibolu’dan İstanbul’a döndü, İbret’in başına geçti. Çok geçmeden bir makalesi nedeniyle hakkında soruşturma açılıp gazetesi tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeye başladı. Vatan yahut Silistre oyunu, 1 Nisan 1873 gecesi İstanbul’da Güllü Agop’un Gedikpaşa’dakitiyatrosunda sahnelendi. Oyunun sahnelenmesi halkı coşturup olaylar çıkmasına neden olmuştu. Bu konuda İbret’te yayımlanan yazılardan sonra gazete bir daha çıkmamak üzere kapatıldı; Namık Kemal ve dört arkadaşı yargılanmadan sürgüne gönderildiler. Namık Kemal Mağusa'ya, Ahmet Mithat ile Ebüzziya Tevfik Bey Rodos'a, Menapirzade Nuri ve Bereketzade Hakkı Beyler de Akka'ya sürüldü.


Mağusa (Kıbrıs) Sürgünlüğü

Namık Kemal'in Mağusa (Kıbrıs) sürgünlüğü 38 ay sürdü. Mağusa'da son derece olumsuz koşullar altında yaşamak zorunda kaldı, pek çok kez sıtmaya ve başka hastalıklara yakalandı. Edebiyatçı Namık Kemal, birkaçı dışında eserlerinin tamamını bu dönemde Kıbrıs'ta vermişti.


Midilli sürgünlüğü

Sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı. Tahta çıkışından 93 gün sonra akıl bozukluğu gerekçesiyle indirilen V. Murat’ın yerine Osmanlı tahtına oturan II. Abdülhamit, ilk Osmanlı Anayasası’nı oluşturmak için bir komisyon kurdu. Namık Kemal, bu komisyonun bir üyesi oldu. Ancak şair, padişahın aleyhine bir tehdit beyiti yazıp bunu mecliste okuyunca mahkemede yargılandı. Söylediği Arapça beyit, ”Bir şey, ikilendi mi, muhakkak üçlenir de” anlamındaydı ve tıpkı Abdülaziz ve V. Murat gibi Abdülhamit’in de tahttan indirilebileceğini ima ediyordu. Namık Kemal, asayişi bozduğu gerekçesiyle suçlu bulunup 6 ay hapis cezasına çarptırıldıysa da sonradan beraat etti. Girit Adası’nda ikamete mecbur edildi. Kendi isteği üzerine ikameti Midilli Adası’na çevrildi. 2.5 yıl sonra Midilli mutasarrıfı olarak görevlendirildi. Midilli'de tanıdığı genç yaştaki Hüseyin Hilmi Paşa'yı ömrü boyunca koruyup destekledi. Hüseyin Hilmi Paşa, yıllar sonra 1909'da sadrazamlığa kadar yükselmiştir.

1879'dan itibaren 5 yıl süren Midilli’deki görevi sırasında kaçakçılıkları önledi; hazine gelirini arttırdı. 20 Türk ilkokulu açtı. Türk'lerin hayat seviyesini yükseltti. Adalarda yaşayan Türk ahalisinin sorunlarını dile getiren bir rapor hazırlayıp Bâb-ı Âli'ye sundu. 1882’de Nişan-i Osmanlı madalyasi ile ödüllendirildi. "Vaveyla", "Murabba", "Vatan Mersiyesi" gibi şiirlerini burada yazdı. Magosa’da yazmaya başladığı Celaleddin Herzemşah adlı eserini tamamladı. Bu eser, okunmak için yazılmış 15 perdelik tarihi bir oyundur. Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah etrafında gelişen oyunda İslam birliği düşüncesini işledi. Abdülhamit, bu eserinden ötürü onu bâlâ rütbesi ile ödüllendirdi.

Namık Kemal’in Midilli’de kaçakçılıkla mücadelesinden çıkarları zarar görenlerin şikâyetinden sonra 1884’te Rodos mutasarrıfı oldu. Rodos adasındaki çalışmaları da padişahın imtiyaz madalyası ile ödüllendirildi. Rodos’ta, Osmanlı tarihi hakkında eser yazmaya başladı. İngiliz ve Yunanların şikayeti üzerine 1887’de Rodos’taki görevi sona erdi. Sakız Adası mutasarrıfı oldu.


Ölümü

Sakız Adası’nın kuru havası nedeniyle rahatsızlanan Namık Kemal, 2 Aralık 1888 günü 48 yaşında hayatını kaybetti. Adada bir caminin haziresine defnedildi. Arkadaşı Ebüziyya Tevfik, şairin Bolayır’da gömülme arzusunu Padişah II. Abdülhamit’e iletince naaşı Gelibolu’ya nakledildi. Bolayır’da Orhan Gazi’nin oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömüldü. Birkaç yıl sonra Sultan Abdülhamit bir türbe yaptırdı. Türbenin planını Tevfik Fikret çizdi. 1912 Mürefte-Şarköy depreminde sütunlar zedelendiği için halen mermer kaplı bir kabirde bulunmaktadır..

Namık Kemal"in ölümünden sonra II. Abdülhamit, şairin oğlu Ali Ekrem’i sarayda görevlendirdi, babası Mustafa Asım’ı ise saraya müneccimbaşı tayin etti.


Sanatçı özellikleri

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından birisidir. ”Toplum için sanat” anlayışını benimsemiştir. Sanatı, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmayı amaçlamıştır. Divan edebiyatının süslü-sanatlı düz yazısı yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir düzyazıyı kullanmıştır. Eserlerinde noktalama işaretlerini kullanmıştır. Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazmış, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsemiş ve o yolda yapıtlar vermiştir. Namık Kemal, Fransız edebiyatını örnek almış, romantizmin etkisinde kalmıştır. Şiirleri biçim bakımından eski, konu bakımından yenidir. Yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde mücadeleci tipte bir insan yaratmıştır.

Celaleddin Harzemşah adlı tiyatrosunda Tiyatro ile ilgili düşüncelerini açıklamış, tiyatroyu “eğlencelerin en faydalısı” olarak nitelemiş, halkın eğitilmesinde okul gibi görmüş, sahne dili ve tekniği yönünden başarılı yapıtlar vermiştir. Tiyatrolarının hepsi dram türündedir.


Eserleri

Tiyatro

  • Vatan Yahut Silistre
  • Gülnihal (1875)
  • Âkif Bey
  • Zavallı Çocuk (1873)
  • Kara Belâ
  • Celâleddin Harzemşah

Romanları

  • İntibah (1876)
  • Cezmi (1880)

Tarih konulu eserleri

  • Bârika-i Zafer
  • Devr-i İstîlâ
  • Evrâk-ı Perîşan serisi (1872)
  • Silistre Muhâsarası (1873)
  • Kanije (1874)
  • Osmanlı Tarihi Medhali (1888)

Edebi tenkitleri

  • Bahar-ı Daniş (1874)
  • Terceme-i Hâl-i Nevruz Bey (1875)
  • Mukaddeme-i Celal (1888)
  • Tahrîb-i Harabat
  • Takip
  • İrfan Paşa'ya Mektup

Akif Paşa

Bozoklu Akif Paşa, doğumu 1787, Yozgat - ölümü 1845, İskenderiye, Mısır, Osmanlı devlet adamı, şair ve yazar. Osmanlı Devleti'nin ilk Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) ve ikinci Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı).


Hayatı

Antepli Kadı Mehmet Efendi'nin oğludur. Öğrenimini özel hocalar yanında ve Yozgat'ta yaptı. Yozgat ayanından Çapanzade Süleyman Bey'in divan katibi oldu. Onun ölümü üzerine 1814'te, İstanbul'a gelerek amcası Reisülküttab Mustafa Mazhar Efendi'nin yardımıyla Divan-ı Hümayun kalemine girdi; üstün hizmet verdiği için altı ay sonunda "Amedi Odası"'na geçti. Amedci (1825), beylikçi (1827) oldu, Reis-ül Küttablığa getirildi (1832). Devlet örgütünde yapılan düzenleme sonucunda Reisülküttablığın, Umur-ı Hariciye Nezareti'ne dönüştürülmesi üzerine, Akif Paşa da 11 Mart 1836'da vezirlik rütbesiyle, ama efendi unvanıyla ilk hariciye nazırı oldu.

Sonradan Ceride-i Havadis gazetesini çıkaracak olan Morning Herald muhabiri, Birleşik Krallık vatandaşı William Churchill'in Kadıköy'de avlanırken bir çocuğu yaralaması, suçlunun dövülerek Tersane'de hapsedilmesi, İngiliz elçisinin ve İstanbul'daki yabancı devlet temsilcilerinin konuyu siyasal bir sorun durumuna getirmeleri, 1836'da hastalığı bahane edilerek Akif Paşa'nın görevden alınıp Ahmed Hulusi Paşa'nın Hariciye Nazırlığı'na atanmasına yol açtı.

Bu olayda rakibi Umuru Mülkiye nazırı (İçişleri Bakanı) Pertev Paşa'yı sorumlu sayan Akif Paşa konunun ayrıntılarına Tabsıra (1843) adlı yapıtında yer verdi. Bu kitabında Pertev Paşa'yı İngiliz siyasetinin savunucusu olarak gösterirken kendisi de dışa bağımlı siyasetin karşısında yer aldı. Pertev Paşa Mülkiye Nazırlığından alınarak onun yerine 1837'de paşalık unvanıyla kendisi getirilince bu makamın adını Dahiliye Nezareti olarak değiştiren Akif Paşa, böylece ilk dahiliye nazırı unvanını da kazandı. Altı ay sonra 1840'da Mustafa Reşid Paşa'nın etkisiyle görevinden alındı.

1839'da getirildiği Kocaeli mutasarrıflığından 1840'ta halkın şikayeti üzerine rütbeleri de alınmak suretiyle üçüncü defa azledilerek Edirne'ye sürüldü. İki yıllık sürgün cezası bitince İstanbul'a dönmesine izin verilmediği için bir süre Bursa'da yaşadı. Bu yasak kalktıktan sonra çıktığı hac yolculuğunun dönüşünde İskenderiye'de öldü. Mezarı bu kentte Danyal Peygamber'in türbesi yakınındadır.


Eserleri

Geleneksel Osmanlı eğitimiyle kalemden yetişen Akif Paşa, resmi ve özel yazışmalarında yeni bir dil ve üslup arayanların başında gelir. Tabsıra adlı ünlü yapıt, rakibi Pertev Paşa'yı gözden düşürmek için yazılmıştır. Döneminde ilgi görüp beş kez basılan Tabsıra, Arthur Alric tarafından Un Diplomate Ottoman (1892) adıyla Fransızcaya da çevrilmiştir.

Tabrısa'sı ve Ebüzziya Tevfik'in Numune-i Edebiyat-ı Osmaniye adlı derlemesine aldığı Şeyh Müştak'a Cevapname Cevapname başlıklı mektubu Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi yazarlarca divan nesri anlayışını yıkan yeni düzyazı anlatımının öncüsü sayılmıştır. Namık Kemal, onu “kalemimize Türkçe yazmayı öğretenlerin en büyüklerinden” biri olarak gösterir. Fuad Köprülü, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi araştırmacılar ise, Akif Paşa'yı doğu uygarlığı çerçevesinde klasik edebiyatın son temsilcilerinden biri sayarlar; ancak, söz oyunları yerine, içeriğe önem verdiğini; dilde ve anlatımda sadelik yolunu tuttuğunu da kabul ederler.

Münşeat-ı el-Hac Akif Efendi ve Divançe (1843) adlı yapıtında şiirlerinin yanı sıra saraya ve bazı kişilere bağlılığını göstermek için yazdığı mektupları vardır. Eser-i Akif Paşa da (ös 1873) mektuplarından örnekler içerir. Muharrerat-ı Hususiye'i Akif Paşa'da (ös 1883) sürgünde bulunduğu yerlerden ailesine yazdığı mektuplar yer alır.

Şiirde biçim olarak eski tarzı sürdüren Akif Paşa önemli bir şair sayılmaz. Mahallileşme akımı içinde sayılması, torunu için yazdığı “Tıfl-ı nazeninim unutmam seni” dizesiyle başlayan mersiyeden kaynaklanır. Ama sürgünde yazdığı ve psikolojik durumunu yansıtan, yokluk kavramını ele alan, yaşam ve ölümü karşılaştıran, insanlığın kötü yazgısına başkaldıran “Adem Kasidesi”, döneminde konu yönünden bir yenilik olarak kabul edilmiştir. Bu şiirindeki temaları daha sonra Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmud Ekrem veServet-i Fünuncular da kullanmıştır.

Sait Faik Abasıyanık





Sait Faik Abasıyanık, doğumu18 Kasım ya da 22 Kasım ya da 23 Kasım 1906, ölümü11 Mayıs 1954, Türk öykü ve roman yazarı, şair. Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından olan Abasıyanık, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır.

Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlattı. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmadı, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmedi ve belli bir tarzın takipçisi olmadı.

Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı.  Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer aldı.

1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca "sorumlu avare", "gözlemci balıkçı", "çakırkeyf sirozlu", "küfürbaz şair", "müflis tacir", "züğürt yazar", "hamdolsun diyemeyen rantiye", "anadan doğma çevreci" gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık'ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içerdi. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırdı.  Yazarın, anlık heyecanlarını yansıtan izlenimci ve fovist ressamların üslubunu anımsatan bir tarzı olduğu söylenmiştir.

Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etti. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.

Hayatı

Çocukluğu ve eğitimi

Sait Faik ve ailesi, yazarın öğrenimine devam etmesi için Adapazarı'ndan ayrılıp İstanbul'a taşındı. Yazar, onuncu sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi'ne devam etti. O sene yaşanan iğne olayı sonrası, 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne sürgün edildi.

Sait Faik, 18 Kasım 1906 tarihinde, dedesi Seyyid'in Adapazarı Semerciler Mahallesi'nde bulunan evinde dünyaya geldi. Babası kereste ve ceviz kütüğü ticareti ile uğraşan Mehmet Faik, annesi ise kentin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi'nin kızı Makbule Hanım'dır. Dedesi Seyyid Ağa, Adapazarı önde gelenlerinin toplandığı bir kahve işletiyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında bir sene boyunca Adapazarı belediye başkanlığını yürüten babasına, hizmetlerine karşılık İstiklal Madalyası verildi. Yazarın amcası Ahmet Faik de tıpkı babası gibi Adapazarı belediye başkanlığı yaptı, daha sonra ise milletvekilliği görevinde bulundu. Sait Faik doğduğunda, kendisine Mehmet Sait ismi verildi. Sonraki yıllarda, yazar, ismine babasının adını ekleyip Mehmet'i atarak Sait Faik adını kullanmaya başladı. Abasızzadeler ya da Abasızoğulları olarak anılan aile, Soyadı Kanunu çıktığında, Sait Faik'in isteği ile Abasıyanık soyadını aldı.

1910 yılında, Sait Faik'in babasının tahrirat kâtibi olarak Karamürsel'e tayini çıktı. Üç sene boyunca bu kasabada yaşayan aile 1913 yılında Adapazarı'na geri döndü. Yazar, ilköğrenimini Rehber-i Terakki isimli özel okulda tamamladı. Bu okul yabancı dilde eğitim verdiği için, şehirde Gâvur Mektebi olarak anılıyordu. Sait Faik daha sonra, çocukluğunda "haşarı bir burjuva çocuğu" olduğunu yazacaktı. Arkadaşları, o dönemde yazarı "Abasızın Mançuko" olarak çağırıyordu. Abasıyanık'ın ilköğrenimi sırasında anne ve babası geçimsizlik sebebiyle ayrıldılar. Üç buçuk yıl süren ayrılık döneminde Sait Faik, babası ile birlikte kaldı. Rehber-i Terakki'yi bitirdikten sonra Adapazarı İdadisi'ne devam etti. 1920'de Yunan işgali sebebiyle eğitimine ara verdi. Bu dönemde Abasıyanıklar diğer akrabalarıyla birlikte önce Düzce'de, ardından Bolu'da ve son olarak da Hendek'te yaşadılar. Sait Faik, işgalin sona ermesinden sonra Adapazarı'na dönünce idadi eğitimine devam etti. Aile 1924 yılında, oğullarının lise eğitimi için İstanbul'a Şehzadebaşı Bozdoğan Kemeri'ndeki Kirazlı Mescit Caddesi'nde 7 numaralı eve taşındı. Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesi'nde okumaya başladı.

Abasıyanık, 1931 yılında ekonomi tahsili için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı.

Onuncu sınıfa kadar bu okula devam eden Abasıyanık, Arapça öğretmenleri Seyit Salih Efendi'nin sandalyesine iğne koyduğu için kırk bir arkadaşıyla beraber okuldan atıldı ve öğrenimini Bursa Erkek Lisesi'nde tamamladı. İlk öyküsü olan İpekli Mendil'i bu okulda, edebiyat dersi ödevi olarak yazdı, Uçurtmalar ve Zemberek hikâyelerini de gene Bursa'da kaleme aldı. Hakkı Süha Gezgin, Bursa Lisesi'ndeki Sait Faik'i "sınıfta sakin ve dalgın, bahçede yalnız" olarak anlatır. Lise eğitimindeki aksaklıklar ve kişisel isteksizliği yüzünden parlak bir eğitim hayatı olmadı.

1928 yılında liseyi bitirip İstanbul'a döndü. İstanbul'da da yazı çalışmalarına devam etti. Yazdığı hikâyeleri ve şiirleri çeşitli dergilere ve gazetelere gönderiyordu. Aynı yılın sonunda girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne iki sene devam ettikten sonra Uygurcaöğrenmek istemediği için ayrıldı. 9 Aralık 1929'da Uçurtmalar isimli hikâyesi Milliyet Gazetesi'nde yayımlandı. Sait Faik, İstanbul Üniversitesi'nde okuduğu dönemde sık sık Beyoğlu'nda dolaşıyor, evinin ve okulunun yakınındaki Şehzadebaşı kıraathanelerine gidiyordu. Sanat ve edebiyat çevreleriyle o günlerde tanışmaya başladı. 9 Eylül 1930 ile 23 Eylül 1930 tarihleri arasında, on öyküsü ve bir yazısı Hür Gazete'de yayımlandı. Yazar, bu öykülerin hiçbirini kitaplarına almadı. Eserlerinin basılmaya başladığı o günlerden hayatının son anına kadar Hüsamettin Bozok'un ifadesi ile "genç hikâyeci" damgasını, "acı bir gülümseme" ile taşıdı. 1931 yılında babasının isteği üzerine iktisat okumak üzere İsviçre'nin Lozan şehrine gitti. 15 gün kaldığı şehrin sıkıcılığından bunalarak Fransa'nın Grenoble şehrine geçti. Bu şehirde Fransızca öğrenmek amacıyla Champollion Lisesi'ne devam etti. Ardından, üç dönem boyunca Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Yazar, Alpler'in eteklerinde kurulmuş, çeşitli endüstri ve bilim kurumlarıyla tanınan Grenoble'de üç seneden fazla yaşadı. Orada bulunduğu günlerde Paris'i, Lyon'u, Strasbourg'u ziyaret etti. 1934 yılında ailesinin isteği ile Orta Avrupa üzerinden Tuna Nehri yoluyla İstanbul'a geri döndü. Ailesinin yeni taşındığı, Nişantaşı'nda Rumeli Caddesi üzerindeki Rumeli Apartmanı'na yerleşti.

İlk kitapları ve İstanbul'daki yaşamı

Yazar, 1934 yılında İstanbul'a döndükten sonra, Halıcıoğlu'ndaki Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Okula sürekli geç kalan Sait Faik'in ay sonunda gecikmeleri hesaplanıp maaşından düşüldü. Bu yüzden okulda çalıştığı ilk ay eline 13 lira geçti. Öğrenciler üzerinde hakimiyet kuramaması okul idaresi ile tartışmasına yol açıyordu. Hem yaşadığı disiplin problemleri, hem de babası Mehmet Faik'in kendisine bir tahıl alım satım toptancılığı dükkânı açması sebebiyle öğretmenlikten ayrıldı. İleriki günlerde bu durumu "anladım ki öğretmenlik benim harcım değildi" diyerek açıkladı.

Babası, ortaklarından Ali Emali'yi de oğluyla birlikte çalışması için dükkâna yerleştirdi. Sait Faik, işlerle uğraşmadığı için altı ay sonra dükkânı babasına boş olarak teslim etti. O günlerde yazmaya ağırlık verdi. Bunun dışında André Gide'den çeviriler yapıyordu. Fransa anılarından oluşan öyküleri Varlık Dergisi'nde yayınlandıktan sonra, 1936 yılında babasının maddi desteği ile ilk hikâye kitabı Semaver'i Remzi Kitabevi'nden çıkardı. İlk kitabının yayınlanmasından büyük bir sevinç duyan Sait Faik, bu sevincini yıllar sonra Hallaç isimli öyküsünde anlattı. Semaver'in çıkışından sonra yazmaya devam etti fakat bir mektubunda kendisinin söylediği gibi aylaklığı sebebiyle yazdıklarını orada burada unutuyordu. Yazdıklarının fazla ilgi görmemesi sebebiyle küskünlük ve kırgınlık duyuyordu.

O günlerde askere çağrıldı. Asabiye kliniğinden aldığı rapor sayesinde askerlikten muaf tutuldu. Bu raporun varlığını onaylayan Yaşar Nabi konuyla ilgili "Askerlik yapmamıştı. Ruh hastası olduğuna dair asabiyecilerin verdikleri bir rapor askerlikten ihracını temin etmiş. Bir tıbbi gerekçeye mi dayanıyor yoksa hatır için mi verilmiş? bilmiyorum" açıklamasını yaptı. Ayrıca, Sait Faik'in söz konusu raporu bir kavga sırasında cebinden çıkarıp Aziz Nesin'e gösterdiği bilinmektedir.

Eylül 1937'de ikinci kez yurtdışına çıkarak Marsilya'ya gitti. Bu şehirde on sekiz gün kaldıktan sonra İstanbul'a geri döndü. 1938 yılında, babası Burgaz Adası'nda Çayır Sokak 15 numaradaki köşkü satın aldı ve aile bu köşke taşındı. Mehmet Faik Bey, 29 Ekim 1938'de Burgaz Adası'nda bronşit sebebiyle vefat etti. Sait Faik, babasının ölümünden sonra kışları Nişantaşı'ndaki apartmanlarında, yazları ise Burgaz Adası'nda yaşamaya başladı.

Abasıyanık, on altı hikâyeden oluşan ikinci kitabı Sarnıç'ı 1939 yılında Çığır Kitabevi'nden çıkarttı. Bu kitabında da tıpkı ilk kitabı Semaver'de olduğu gibi Adapazarı ve Bursa'da geçirdiği çocukluk günleri ile, hem İstanbul'daki hem de yurtdışındaki yaşamında yaptığı gözlemlere yer verdi.

Hakkında açılan dava

Sait Faik, 1940 yılında yayınlanan üçüncü hikâye kitabı Şahmerdan'da diğer iki kitabının aksine Fransa'da gözlemlediği olaylara yer vermedi. Yazar, bu kitapta yer alan Çelmeisimli hikâyesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askerî mahkemeye verildi. Bu öykü ilk olarak 22 Mart 1937'de Kurun gazetesinde, ikinci olarak ise 15 Haziran 1940'ta Varlık Dergisi'nde yayınlanmıştı. Sait Faik, 10 Eylül 1940'ta yapılan duruşmaya katılmak üzere bizzat Ankara'ya gitti. Oğlunun mahkemeye düşmesine en az onun kadar üzülen annesi Makbule Hanım da, yazarı yalnız bırakmadı. Orhan Veli Kanık, Abasıyanık'a o dönemde yazdığı bir mektupta "... bu arada Çelme hikâyesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikâye azizim." diye yazarak arkadaşına destek oldu. Varlık Yayınları sahibi Yaşar Nabi Nayır da dönemin Genelkurmay Adlî Müşaviri Münir Paşa'yla temasa geçerek, Sait Faik için destek bulmaya çalıştı.

Yazarın ilk kitabını öven Peyami Safa ise bu olaylar sonrasında Abasıyanık'ı Marksçıların ardına takılmakla suçladı. Bu suçlamayı duyan Yaşar Nabi'nin yorumu "Peyami Safa edebi günahlarına bir yenisini ekliyor" oldu. Sonuçta, yazar davadan beraat etti. Fakat, bu olay sonrasında annesi yazma hevesinin başına bela açmaktan başka bir işe yaramadığını iddia ederek oğlunun yazarlığa devam etmesine karşı çıktı.

Sonraki çalışmaları ve romanının toplatılması

Sait Faik, Çelme hikâyesi yüzünden yargılanmasının etkisi ve bu olayın annesini yaralaması sebebiyle uzun süre kitap çıkartmadı. Abasıyanık, 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında, bir uğraşı olması için, Haber-Akşam Postası isimli gazete adına muhabirlik yaptı. Mahkemelerde röportaj yapan yazar, bu röportajlarına gözlemlerini de katarak Mahkemelerde başlığı ile yayınlıyordu. Abasıyanık bu işe bir ay dayanabildi ve 28 mahkeme röportajı yazdı. Öykü tadında olan bu yazıları, 1956 yılında Varlık Yayınları, Mahkeme Kapısı ismiyle kitaplaştırdı. Çok aktif bir yazı hayatının olmadığı 1940 ile 1948 yılları arasında Yürüyüş, Büyük Doğu, İnkılapçı Gençlik, Servet-i Fünun gibi dergilerde öyküleri yayınlandı.

Yazar, muhabirlik yapmadan önce 4 Ekim 1940 ile 21 Şubat 1941 tarihleri arasında Yeni Mecmua dergisinde 19 bölüm halinde Medarı Maişet Motoru'nu yayınladı. 75 ile 95. sayılar arasında tefrika edilen bu eseri, 1944 yılında kitap olarak bastırmaya karar verdi. Fakat, hiçbir yayınevi kitabı yayınlamayı istemedi. Yazar, annesinden aldığı parayla kitabı bastırabildi. Bu konuda, ona, Yokuş Kitabevi'nin sahipleri Agop Arad ve Burhan Arpad yardımcı oldu. Medarı Maişet Motoru, kısa bir süre sonra Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı. Sait Faik, Medarı Maişet ismini ilk kez Vakit Gazetesi'nde yayınlanan Bir Balık Avı Hikâyesi'nde kullandı. Hakkı Süha Gezgin'in söylediğine göre yazar bu sözcüğü çok seviyordu. Kitap, 1952 yılında, Varlık Yayınları tarafından yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medarı Maişet motorunun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi. Medarı Maişet Motoru'nu ilk baskısından sadece 99 adet satılabildi.

Çelme olayının ardından Medarı Maişet Motoru da asılsız bir ihbar sebebiyle toplatılınca, yazarın yazın hayatı bir kere daha yavaşladı. Çok az öyküsünün yayınlandığı o günlerde ya balığa çıkıyor ya da aylak geziyordu. Beyoğlu'na sık sık gittiği bu dönemde Şişli'de Bulgar Çarşısı Kırağı Sokak'taki (artık Nakiye Elgün Sokak) evleri İkbal Apartmanı'nda kalıyordu. Bekâr hayatından sıkıldığında ise adaya annesinin yanına dönüyordu. Bu kırgınlık ve yalnızlık döneminin etkisini taşıyan hikâyelerden oluşan kitabı Lüzumsuz Adam'ı 1948 yılında yayınladı. Abasıyanık, kitaba ismini veren hikâyeyi ilk yazdığı günlerde ona isim bulamamıştı. Bu öyküyü okuyan Yaşar Nabi Nayır, daha önce Sabahattin Ali'den duyduğu Lüzumsuz Adam'ı önerdi. Bu ismi çok beğenen Sait Faik, onu, hikâyesinde kullandı.

Hastalığı, son eserleri ve ölümü

Yazara, 1948 yılında siroz teşhisi kondu. Hastalığın belirtileri 1947 yılında ortaya çıkmıştı. Sait Faik'in amcasının oğlu Mustafa Raşit Abasıyanık'ın söylediğine göre 1947 yılında, burnundan ara sıra kan gelmeye başlayan Sait Faik, aynı zamanda yazar da olan doktor arkadaşı Fikret Ürgüp'e muayene olmuş ve karaciğerinin büyüdüğü ortaya çıkmıştı.Bunun üzerine çok düşkün olduğu içkiyi kesip perhize başladı. Arada sırada gelen sıkıntıları ve tehlikeli krizleri de bu yolla atlatmaya çalıştı. Sık sık doktorlara da görünmesine rağmen hastalığının kötüye gitmesi üzerine 1951 yılında Fransa'ya gidip orada tedavi olmaya karar verdi.

31 Ocak 1951'de amcası ve Samet Ağaoğlu'nun desteği ile gittiği Paris'te sadece beş gün kalıp, İstanbul'dan uzakta öleceği ve tedavinin ağırlığının korkusu ile geri döndü. Sait Faik, daha sonra amcasına yazdığı bir mektupta geri dönüş sebebini doktorlarla olan konuşması ile hastaneye yatması kararı verildikten sonra düştüğü panik ve yaşadığı kriz olarak açıkladı. Paris'teki doktorlar, Sait Faik'e ciğerinden parça almaları gerektiğini söyleyince yazar paniğe kapılmıştı. Fransa'dan döndükten bir hafta sonra pişman oldu. Annesinin de baskısıyla Paris'e tedavisine geri dönme arzusunu ölene kadar muhafaza etti.

Paris yolculuğunun ardından büyük bir umutsuzluğa düşen, Abasıyanık, aynı zaman yazarlık kariyerinin en verimli günlerini geçirmeye başladı. Aynı yıl Havada Bulut, Kumpanyave Havuz Başı isimli kitapları yayınlandı. Yazılarında ölüm teması görülmeye başlandı. İlk zamanlar oyalanmak için sık sık resim sergilerine, şiir toplantılarına ve tiyatroya giderken daha sonraki günlerde, çok sevdiği İstanbul'dan nefret etmeye başladı. 1952 yılında Son Kuşlar'ı yayınlandı.

1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Mark Twain Derneği, çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü yazara onur üyeliği verdi. Sait Faik'ten önce Türkiye'den Mustafa Kemal Atatürk'e verilen bu ödülü almasına kimileri karşı çıksa da yazarın sevinerek aldığı bilinmektedir. Vedat Günyol'un anlattığına göre Mark Twain Derneği üyesi olan Halide Edib Adıvar, derneğin Türkiye'de bu ödülü kime vereceğini araştırırken, Günyol Halide Edip'e bu kişinin Sait Faik olabileceğini söyledi. İlgililer konuya eğilip araştırdılar ve 1953 yılında bu ödüle yazar layık görüldü. Sait Faik ödülle ilgili olarak "Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek." açıklamasını yaptı. Yine 1953 yılında, Kayıp Aranıyor isimli romanı ve Şimdi Sevişme Vakti isimli şiir kitabı yayınlandı. 1954 yılında ise Alemdağ'da Var Bir Yılan yayınlandı ve Georges Simenon'dan çevirdiği Yaşamak Hırsı isimli kitap çıktı.

23 Ocak 1953'te Paris'e gidebilmek için bir kere daha pasaport aldı. Ama bu pasaportu hiç kullanamadı. Ölümünden kısa bir süre önce yazarla Burgaz Adası'nda karşılaşan Nurullah Ataç, Sait Faik'i "dudakları büsbütün incelmiş, kupkuru ve benzi sapsarı" bulmuştu. 5 Mayıs 1954 günü yaşadığı krizde, yemek borusu kanaması nedeniyle Şişli'deki Marmara Kliniği'ne kaldırıldı. Beş gün süren krizlerde yazara kan verilmesi de gerekti. Yapılan bütün müdahalelere rağmen yazar, 10 Mayıs'ı 11 Mayıs'a bağlayan gece saat 02:35'te İstanbul'daki bu klinikte vefat etti. Cenazesi 12 Mayıs 1954'te Şişli Camii'nden kaldırılarak Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Naaşı, mezarlığa götürülürken, Abasıyanık'ın isteği üzerine Kırağı Sokağı'ndaki evlerinin önünden geçirildi.

Kişiliği

Sait Faik, eserleri ile kişiliği arasında yakın ilişki bulunan sanatçılardan biriydi. Yazar, hayatı boyunca çevresine uyum sağlayamamıştı ve bu uyuşmazlık onun her şeyden şikâyet etmesine sebep oluyordu. Hikâyelerindeki karakterlerde olumsuz yön aramaması ve onları iyi yanları ile göstermesinin sebebinin, yazarın ideale ulaşma arzusu olduğu söylenir. Annesi, Makbule Hanım'ın "Şatafattan nefret ederdi. Dolabında her şey bulunduğu ve ailevi durumumuz iyi olduğu halde ekseriya başına bir kasket ayağına bir pantolon geçirerek balıkçı arkadaşlarıyla gününü gün ederdi" tespitlerine katılan Yaşar Nabi Nayır ise Abasıyanık hakkında "Aristokrat değildi. Halktan üstün görünmeye çalışandan hoşlanmazdı. Herkes gibi olmak, herkese uymak isteği onda sonradan edinilmiş bir his değildir. Doğuştan gelme bir tabiattır." dedi.

Abasıyanık'ın psikolojik özelliklerine dair bir deneme yazan Fikret Ürgüp, sanatçının karakteriyle ilgili iki noktanın üzerinde durdu. Bunlardan birincisi annesinin ilgisi ve babasının aşırı ilgisizliğinin oluşturduğu iç çatışmalar ile yazarın "çekingen, kendisini çevresinden ve kendisinden gizleyen, anlamak ve anlaşılmak istemeyen" bir kişiliğe sahip olduğuydu. Ürgüp ayrıca, Sait Faik'i hayatı boyunca koruyan annesinin, aynı zamanda yazarın kendine olan güveninin gelişmesine engel olduğunu belirtti.

Hakkında söylenen yergiler kadar övgülere de karşı çıkan Abasıyanık, yazarlığından söz açıldığında işi kavgaya kadar götürüp bulunduğu yeri terk ederdi. Sanatkâra ait bu tarz uyuşmazlıklarla ilgili olarak Fikret Ürgüp "Münakaşalı durumlarda, ilkel iç tepkimelerden kuvvet alarak haşin, kavgacı ve isyankar olur ve kimseye güvenmediğini belli ederdi. İnsanlara ve topluma inanmadığı için, kendisi gibi geleneklere isyan edip, o zamana kadar kabul edilmemiş hırsızları, cinsel sapıkları, toplumun içinden attığı kimseleri anlayıp onlarda yaşama hakkını savunan yazarları sever ve okurdu. (Gide ve Genet gibi)" dedi.

Özel hayatı

Sait Faik'in hayatındaki en önemli insan annesi oldu. Yazar ölene kadar annesi ile birlikte yaşamayı sürdürdü. Yaratılışındaki uyumsuzluk sebebiyle kimseyle uzun süreli dostluklar kuramasa da pek çok arkadaşı olan, herkesle tanışık bir insandı. Burgaz Adası'ndaki balıkçılar ve esnafla birlikte zaman geçirdiği gibi, sanat dünyasından Hüsamettin Bozok, Özdemir Asaf, Orhan Kemal, Mücap Ofluoğlu, Adalet Cimcoz, Oktay Akbal, İlhan Berk, Orhan Veli, Tarık Buğra, Abidin Dino gibi pek çok arkadaşı ile de birlikte olurdu.

Hiç evlenmeyen Sait Faik'in evliliğe yaklaştığı üç kadın oldu. İlk evlilik teşebbüsünü annesi onaylamadı, ikincisinde teklifi reddedildi. Annesinin isteği üzerine nişanlanan Abasıyanık'ın bu nişanı ise on ay sürdü. Vedat Günyol ise arkadaşı Abasıyanık'ın kimseye anlatmayı sevmediği aşk hayatını öykülerinde dile getirdiğini belirterek yazarın aslında eşcinsel olduğunu açıkladı. Günyol, yazarın eşcinselliğinin, halkın gözündeki itibarını kaybetmemesi için sanat çevrelerince gizlendiğini söyledi. Günyol'un bu açıklamalarına katılan Fethi Naci ise Sait Faik'in ölümüne yakın yazdığı öyküleri değerlendirirken yazarın cinsel yönelimini de göz önünde bulundurdu ve Abasıyanık'ın son dönem öykücülüğünde söyleyeceklerini söyleyebilmek için hikâyelerinin biçimini değiştirerek gerçeklik duygusu uyandırma isteğinden vazgeçtiğini vurguladı.

Çalışmaları

Öykücülüğü

Abasıyanık'ın öykücülüğü üç dönemde incelenebilir: 1936 - 1940 tarihleri arasındaki ilk dönem hikâyeleri, 1948'de Lüzumsuz Adam kitabıyla başlayıp 1952'de yayınladığı Son Kuşlar'a kadar devam eden ikinci dönem hikâyeleri ve bu tarihten vefatına kadar süren, Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabındaki öykülerle örneklenebilecek son dönemi.

İlk dönem

Sait Faik'in "O beni kendime alıştıran yazardır." dediği André Gide, Fikret Ürgüp'e göre geleneklere isyan edip, toplum tarafından dışlanmış insanların yaşama hakkını savunduğu için yazarı etkilemişti.

Sait Faik'in ilk üç hikâye kitabı olan Semaver (1936), Sarnıç (1939) ve Şahmerdan (1940) yazarın öykücülüğündeki ilk dönem olarak kabul edilir. Yazar, bir sonraki öykü kitabı olan Lüzumsuz Adam'ı üçüncü kitaptan sekiz sene sonra 1948 yılında çıkarttı. Bu ara dönemde, Abasıyanık'ın dilinde, üslubunda, hikâyelerinin kahramanlarında, geçtikleri çevrede büyük değişiklikler oldu. Ayrıca, yazarın yasaklara ve toplum baskısına karşı duruşu, özgürlük ve ahlâk anlayışı da aynı kalmadı.

Yazarın ilk dönem öykülerindeki ortak özelliklerinden biri içerdikleri insan sevgisidir. Sait Faik yazdığı ilk hikâyelerde zenginlere kızmakta, emekçileri yüceltmektedir. Karakterleri ise geneli yansıtmaktadır. Öykülerinde anlattığı tipleri toplumda sıkça karşılaşılabilen insanlardan seçmesi, onu bir taraftan Ömer Seyfeddin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay gibi yazarlara yaklaştırırken, diğer yandan Sabahattin Ali'nin öncülüğünü yaptığı "sosyal gerçekçiliğe" bağlamaktadır. Yazar küçük insanların dünyasına yönelirken uzun süre düşünüp, bilimsel eserler okumamıştır. Anlattığı küçük insanların ekmek kavgasına ya da sınıf çatışmalarına yönelik ideolojik sanatın dışında kalmış, kavgasız, şikâyetsiz küçük insanların mutlu dünyasını anlatmaya çalışmıştır. Bu yüzden de Abasıyanık'ın gerçekçiliği "beş duyu gerçekçiliği"dir. Gene de Tahir Alangu'ya göre "Eskilerin varlıklarından bile haberli olmadıkları, 'küçük adamları' edebiyatımıza ilk getiren o olmadıysa bile iyice yerleştiren, bilinmeyeni gösteren, güçlü bir akım haline getiren, en güzel hikâyelerini yazan" Sait Faik olmuştur. Bu ilk döneminde, Abasıyanık "fakir insan iyi insandır" genellemesinden çabuk kurtulup, çalışana duyduğu sevgiyi soyutlaştırarak insan sevgisine dönüştürdü. Bu aşamadan sonra öykülerinde kişilerin iyiliklerini ve onları ne kadar sevdiğini anlatmaya başladı. Sevgide evrenselliği yakalayan yazar dil, din ve millet farkı gözetmeksizin insanlara eşit şekilde yaklaştı. Örneğin, Şahmerdan'daki öykülerde yazar, sevdiği insanların dünyalarını tanımak için sürekli gezer.

Bu hikâyelerde olayların geçtiği yerler de değişiklik gösterir. Bu dönemde çıkan üç kitabındaki elli dört hikâyeden on altısında olaylar kentte, on ikisinde Burgaz Adası'nda, sekizinde köyde, sekizinde yabancı ülkelerde, altısında kasabada, ikisinde vapurda, birinde trende, birinde de okulda geçmektedir. Sait Faik hikâyelerinde bir "dil savrukluğu" ve "bol Türkçe yanlışı" olduğu konusunda yaygınlanmış bir kanı vardır. Oysa, bu dönemki kitaplarından Semaver'de dört Türkçe yanlışı, Sarnıç'ta iki Türkçe yanlışı, Şahmerdan'da ise bir Türkçe yanlışı vardır.

Bu dönemki öykülerin çoğunun cümle yapısı klasiktir. Sait Faik, bu dönemde tamamen şahsıyla özdeşleşecek bir özellik göstermediği gibi, anlatımda genellikle konuşma dilinin canlılığından yararlanmamıştır. Yine de bu durumun istisnaları vardır. İkinci dönem hikâyeciliği ile birlikte ortaya çıkacak "Sait Faik dili"nin coşkulu ve şiirli havasına, az da olsa ilk dönem hikâyelerinde de rastlanır.

Orta dönem

1948 yılında yayınlanan Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla birlikte, yazarın hikâyeciliğinde orta dönemin başladığı kabul edilir. Bu dönem 1952'de yayınlanan Son Kuşlar'a kadar sürer.

Sait Faik'in bu döneminde, en büyük değişiklik dilinde oldu ve yazar "özgür hikâye" anlayışı ile yazmaya başladı. Abasıyanık, klasik cümle yapısına son vererek devrik cümle ve argo kullanmaya, günlük konuşma dilinden çokça yararlanmaya başladı. Yazar, ilk hikâyelerinde rastlanan mekanlardan olan yurtdışındaki şehirler ve Anadolu'daki köylere bu dönem öykülerinde çok az yer verdi.

Sanatçının Adapazarı ve Bursa'da geçen çocukluk günleri ile yurtdışında geçirdiği zamana ait anılara fazla yer vermemesi, öykülerde geçmiş zaman kipine fazla rastlanmamasına sebep oldu. Sait Faik, bu dönemki öykülerinde çoğunlukla şimdiki zaman kipini kullanmayı tercih etti. Orta döneme ait çalışmaların dikkat çeken bir diğer özelliği ise Abasıyanık'ın "ve" bağlacını kullanmamaya gösterdiği özendir. Yazarın bu özeninde kendine Nurullah Ataç'ı örnek aldığına inanılır.

Abasıyanık'ın ilk çalışmalarında rastlanan "insan sevgisi" teması bu çalışmalarında yerini boşvermişliğe, insan korkusuna, kent nefretine ve umutsuzluğa bıraktı. Sait Faik'in artık daha karamsar olmasının ve gelecek umudunun olmamasının sebebini, onu ölüme götürecek olan siroz hastalığına bağlayanlar vardır. Bu dönemki eserlerinde yazarın içine kapandığı, yalnızlığından, kendi sorunlarından bahsettiği görülür ve bu eserlerde çoğunlukla anlatıcı kendisidir.

Sanatçının hem orta dönem hem de son dönem öykülerinde görülen bir diğer özellik ise eserlerin şiirsel dilidir. Yazar, bu konuyla ilgili bir mektubunda şöyle bir yorum yaptı:

“Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.”

Son dönem

Sait Faik'in, Alemdağ'da Var Bir Yılan isimli kitabıyla sürrealizme geçtiği kabul edilir. Vedat Günyol'a göre Sait Faik sürrealizme, "içe tepilmiş isteklerini düşsel bir dünyada gerçek görme isteğinin verdiği dayanılmaz, ama o ölçüde olağan bir tutkuyla düpedüz kendiliğinden" kayıvermiştir. Fikret Ürgüp de Sait Faik'in son dönem hikâyeleri hakkında Vedat Günyol'la benzer fikirdeydi. Ürgüp bu öykülerle ilgili olarak "Artık o eski kalıplardan kurtulmuş hikâyelerdir. Bunlara sürrealist demek yerinde olur" dedi.

Orta döneminde de birçok yeniliği deneyen Sait Faik Abasıyanık, o güne kadar geliştirdikleri ile yetinmeyerek Alemdağ'da Var Bir Yılan'da daha farklı biçimler deneyip, topluma ve doğaya bakmadığı açılardan baktı. Ayrıca yazar, bu döneme kadar üstü kapalı anlattığı bazı duygularını divan şairlerine özgü bir pervasızlıkla yazmaya başladı. Fethi Naci'ye göre Sait Faik, bu döneminde yazdığı eşcinsel temalı öykülerinde anlatmak istediklerini anlatabilmek için hikâyesinin biçimini bir kere daha değiştirerek, somut ayrıntılardan hareket yerine imgelemi kullanmaya başladı. Bu da yazarı o günlere kadar üstünde taşıdığı "gerçekçi yazar" sıfatından uzaklaştırarak "sürrealist yazar" sıfatına yaklaştırdı. Bazı eleştirmenler, yazardaki bu tarz değişikliğini Abasıyanık'ın ilerleyen sirozuna, yaklaşan ölümünün doğurduğu umutsuzluğa, toplumsal baskılara ve saygınlığını kaybetme korkusunu boşvermişliğine bağladılar.

Son dönem öykülerinin bir diğer ortak özelliği ise birinde varolan bir karakterin diğerlerinde de kullanılmış olmasıydı. Bu hikâyelerin kahramanı ise çoğunlukla Panco'ydu. Panco ilk olarak Öyle Bir Hikâye'de okuyucunun karşısına çıktı. Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Panco'nun Rüyası, Alemdağ'da Var Bir Yılan gibi pek çok öykünün de kahramanıydı.

Bu hikâyelerde yazarın, o güne kadar yazılarında sevgiyle andığı İstanbul'dan nefretle bahsettiği görülür. Bu değişimin sebebini Abasıyanık'ın toplumdan, toplumun baskısından ve ahlâk anlayışından sıkılmış olması olarak görenler vardır. Yazar önceki dönemlerinde insan sevgisi konulu öyküler yazarken, bu dönemdeki umutsuzluğunu ve İstanbul'dan artık neden hoşlanmadığını şöyle açıkladı:

“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Romancılığı

Sait Faik'in iki romanı vardır; 18 Temmuz 1940 tarihinde tamamlayıp 1944'te yayımladığı Medarı Maişet Motoru ve 1953 yılında yayımladığı Kayıp Aranıyor.

Yazar, ilk romanının toplatılmasının ardından 11 Kasım 1949'da yaptığı bir konuşmada: "Medarı Maişet isminde bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkeme parası ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!" dedi. Fethi Naci, Abasıyanık'ın eserden roman değil hikâye kitabı olarak bahsetmesine dikkat çekip, bu sözün rastgele mi yoksa bilinçli mi olduğunu sorguladı. Çünkü bu ilk roman denemesinde Sait Faik'in başarısı tartışmalıdır. Hikâyeye göre daha uzun soluklu bir tür olan, büyük bir "inşa kabiliyeti" gerektiren, uzun süreli ve sürekli bir çalışma sonucunda ortaya çıkan roman türü için Sait Faik'in mizacı uygun değildi. Yazar, bir konu üzerine uzun süre odaklanamıyordu.

Dört bölüm olarak tasarlanmış Medarı Maişet Motoru'nda bölümler birbirinden bağımsızdır ve romanın yapısı tesadüfi ilişkiler üzerine düzenlenmiştir. Yazarın, dikkat problemine bir diğer örnek de iki bölüm boyunca Fahri olarak geçen roman kahramanının adını üçüncü bölümde Necmi olarak anmasıdır. (Bu hata ikinci baskıdan sonra düzeltildi) Abasıyanık, eserde şekle bağlı kalamayıp olayları yer yer keserek okuyucuyu duyguya çektiği için olay örgüsünde bütünlüğü sağlayamadı. Bu çalışma için Tahir Alangu "Aynı çevreye bağlı, zaman zaman karşılaşan kişilerin kopuk hikâyelerinin bir roman bütünlüğünü vermeyecek kadar zayıf bağlantılarla bir araya getirilmesinden meydana gelmiş bir taslak" yorumunu yaptı. Vedat Günyol ise "Sait Faik'in 'Medarı Maişet Motoru' isimli romanı yüzünü fazlasıyla ağartacak bir deneme sayılmaz. Roman birbirini ancak tutan sahnelerden kurulu. Roman, kişilerinden Fahri'nin hayatı gibi birtakım kopuk yarım şeritlerden meydana gelmiş." dedi.

Yazarın ikinci romanı Kayıp Aranıyor, roman anlatım özelliği açısından daha başarılı bulundu. Abasıyanık'ın roman kurgusunda daha dikkatli davranması dikkat çekti. Kadın kahraman Nevin'in erkeksi bir yapıya sahip olmasının sebebinin Nevin'in yazarı temsil etmesi olduğu iddia edildi. Bu eser, Sait Faik'in romancılığı açısından bir aşama olarak kabul edilse bile, roman yazmak için tahammülü ve zamanı olmayan Sait Faik'i bu edebî türde çok ileri aşamalara taşıyamamıştır. Bu açıdan da Sait Faik'in roman denemeleri, "hikâyelerinin uzaması" olarak kabul edilir.

Şairliği

Sait Faik'in şiirleri de öykülerinin havasını taşır. İlk şiirlerini çocukken yazan Abasıyanık, bunları en yakın dostlarından bile sakladı. İlk şiiri olan Hamal, 21 Ocak 1932'de Mektep dergisinde yayınlandı. Ayrıca, yazarın 1928'de Meş'ale dergisine üç şiir gönderildiği bilinmektedir. Yazarın bu şiirlerle birlikte gönderdiği mektuptaki "edebiyatın bir heves, bir arzudan çok bir iç ihtilâlin fışkırması olduğunu bilmez değilim, fakat her heveskâr gibi ben de içimde bir ihtilâl varmış gibi yazı yazdım... Bugün size gönderdiğim, şu yazılar da o günlerin atılmayan, yırtılmayan mahsülü" satırlarından, bu eserlerin ilk şiirlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç eser de biçim ve içerik olarak dönemin özelliklerini yansıtmaktadır. Hece vezniyleyazılmış olan bu şiirlerde, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek'in etkileri görülmektedir. Sanatçının o dönem yayınlanmayan diğer üç şiiri ise ölümünün ardından Varlık Dergisi'nde çıktı.

Uzun süre şiir yazmaya ara veren Abasıyanık, 1936 tarihinde yazdığı bir makalede gençlik döneminde yazdığı şiirleri de reddedercesine Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi hece vezniyle şiir yazan şairleri eleştirdi. 1939 yılında ise şiir yayınlamaya tekrar başladı. 1944 yılında Söyleyemiyorum isimli eseri İşte dergisinde çıkana kadar çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerini yayınladı. Şimdi Sevişme Vakti ise sağlığında yayınlanan son şiiri oldu. Aynı isimli şiir kitabı 1953 yılında çıktı.

Öykü alanında belirli bir seviyeye ulaşmış, kendi özgün dilini oluşturmuş bir sanatçının, edebi yaşamının belirli bir döneminde şiire dönerek şiir kitabı yayınlamasının riskli bir teşebbüs olduğunu belirten Mehmet Kaplan, yazarın bu geçişte başarılı olduğunu belirttikten sonra "şiirlerinde de o orijinal şahsiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş, bilakis daha fazla kendi kendisi olmuş. Burada onu en öz tarafıyla karşımızda buluyoruz" dedi. Abasıyanık'ın şiirlerindeki dize yapısı ve biçim sorunu çeşitli eleştiriler alsa da, edebiyatçılar şiirlerinin de güçlü olduğu ve yazarın şiirleriyle sanat bütünlüğünü bozmadığı konusunda hem fikirdir.

Filmcilik ve oyun yazarlığı denemeleri

Sait Faik, içlerinde Mengü Ertel, Ayfer Feray ve Özdemir Asaf'ın bulunduğu bir grup arkadaşıyla bir film şirketi kurma teşebbüsünde bulundu. Plana göre kurulacak şirkete girmek için biner liralık bir ortaklık payı verilecek, Sait Faik senaryolaştırılacak üç öykü yazacak ve Mengü Ertel de filmleri çekecekti. Abasıyanık, Burgaz Film Şirketi'nin stüdyosunun Şişli'deki apartmanının üst katı olmasına karar vermişti. Fakat, aynı dönemde yazar hastalanarak hastaneye yatırıldı ve bu plan gerçekleştirilemeden hayatını kaybetti. Abasıyanık'ın daha önceleri de film çekmek istediği biliniyordu. Fikret Ürgüp, Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabındaki ilk üç öyküden sürreal bir film çekme planları olduğunu yazarın vefatından sonra anlattı.

Sait Faik Arşivi'ndeki müsveddeler arasında ise iki tiyatro oyunu taslağı vardır. Bu oyunlardan ilkinin ismi Saül'dür ve çeviri olduğu düşünülmektedir. İkinci oyunun ismi ise Hıfzısıhha'dır ve yazarın Grenoble'da kullandığı Fransızca gramer defterinin arkasına yazılmıştır.

Yazarın ilerleyen yıllarda Sabahattin Kudret Aksal, Cahit Irgat gibi arkadaşlarına ortaklaşa bir tiyatro oyunu yazmayı teklif ettiği bilinmektedir. Fakat bu plan da hiçbir zaman gerçekleşmedi. Recep Bilginer'e göre yazar bir sohbetleri esnasında, üslubunun oyun yazarlığına müsait olduğunu ancak uzun yazmaktan hoşlanmadığını söyledi.

Çevirmenliği

Sait Faik Fransızcadan çok sayıda çeviri yaptı. Çevirideki serbest tutumu sebebiyle çalışmaları bir tür uyarlama kabul edilen sanatçının André Gide, Liam O'Flaherty gibi yazarların eserlerinden yaptığı bu çevirilerin bir kısmı uzun süre kendi eseri sanıldı ve çeviri oldukları daha sonraki yıllarda ortaya çıktı. 2 Mayıs 1948 ile 25 Mayıs 1948 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan Müthiş Bir Tren, Ecel Altı, Saadet, Bir Eşek Hikâyesi, Diş Ağrısı, Çiviler, Gümüş Saat ve Venüs'ün Sevgilisi gibi çeviri öyküleri daha sonraki yıllarda kitaplaştırılarak Müthiş Bir Tren ismiyle yayınlandı. Müthiş Bir Tren ve Gümüş Saat yazarın ölümünden sonra 1954 yılında yayınlanan Az Şekerli isimli öykü kitabına kendi eserleriymiş gibi alındı, daha sonra bu hata düzeltildi.

Ayrıca Georges Simenon'un L'homme qui Regarde Passé les Trains isimli romanını Gece Yarısı Trenleri olarak çeviren Sait Faik, bu eseri 1 Aralık 1949 ile 27 Temmuz 1950 tarihleri arasında Yedigün Dergisi'nde yayınladı. Yazarın bu çevirisi 1954 yılında Varlık Yayınları'ndan Yaşamak Hırsı adıyla çıktı.

Etkileri

Savaş Dinçel'in 2007 yılındaki vefatının ardından İstanbul Şehir Tiyatroları, Dinçel ve Abasıyanık'ın anısına, tiyatrocunun yazarın eserlerinden uyarladığı Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâyeisimli tek kişilik oyunu bir kere daha sahnelemeye başladı. Naşit Özcan'ın Sait Faik'i canlandırdığı bu oyun, ilk kez 15 Ekim 2008'de Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi'nde sergilendi.

1950 - 1960 yılları arasında Türk edebiyatında iki tür hikâyecilik gelişti. Bunlardan birincisi toplumcu sanatçılar tarafından geliştirilen öyküler iken, diğeri bireysel anlayış kökenli, bireyin iç dünyasına açılan öykülerdi. Sait Faik, tarz kaygısından uzakta, anlatım incelikleriyle süslü hikâyeleri ile ikinci türün öncü şahsiyeti oldu.

Abasıyanık, kendisinden sonra gelen yazarları da etkiledi. Örneğin, Oktay Akbal, kendi öykücülüğü ile ilgili olarak "...Sonra Ömer Seyfeddin'den kopuş, Sabahattin Ali, Sait Faik öykücülüğünün etkileri. Öykü derken ille de başı sonu belli bir olayı anlatmak inancı değişmiş. Kendimi kendim sandığım birini, bir insanı gündelik, basit, iç yaşamıyla vermek denemeleri. Meydan, semt, köprü gibi semt görünüşlerini vermek istekleri, ilk köklü sevgilerin belirtileri..." diyerek geldiği noktayı Sait Faik'le birlikte andı. Adalet Ağaoğlu ise yazarlığa nasıl başladığını anlatırken "İlk gençlikten gençliğe ağdığımız yıllarda, bilebildiğim kadarıyla beni sırtımdan yazmaya doğru güçlü bir rüzgarla iten, Sait Faik hikâyeleri olmuştur" diyerek Abasıyanık'ın üzerindeki etkisini açıkladı. 2004'te Sait Faik'in ölümünün 50. yılında yapılan sempozyuma katılan şair İlhan Berk, Sait Faik'te Dil isimli konuşmasında Abasıyanık'ın öykünün yapısını değiştirmek için verili dili yıkıp yeniden yarattığını söyledi ve yazarın şiirsel dilinin İkinci Yeni şairlerini, Ferit Edgü, Demir Özlü gibi yazarları etkilediğini belirtti. Bir diğer şair Ece Ayhan da yazarın Şimdi Sevişme Vakti isimli şiir kitabının Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üzerinde büyük etkisi olduğunu iddia etti.

Yazarın Medarı Maişet Motoru isimli romanı 1970 yılında, Safa Önal tarafından Ağlayan Melek ismiyle filme çekildi. Bu filmde başrollerde Türkân Şoray ve Ekrem Bora oynadı. Savaş Dinçel, Sait Faik'in yaşamını anlatan Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye isimli tek kişilik bir oyun yazdı. Bu oyun ilk kez gene Dinçel tarafından, Macit Koper rejisi ile 1993 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sergilendi. Ayfer Tunç ise Sait Faik öykülerinden yola çıkarak Havada Bulut isimli bir senaryo yazdı. Bu senaryo filme çekilerek 2003 yılında TRT'de gösterildi.

1978 yılından itibaren, ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs'ı izleyen ilk pazar günü Burgaz Adası'nda Sait Faik'i Anma Günü düzenlenmektedir. Bu günde ayrıca o yılın Sait Faik Hikâye Armağanı sahibine ödülü de verilmektedir.

Sait Faik Hikâye Armağanı

Sait Faik, yaşamının son yıllarında çeşitli edebiyat matinelerine de katıldı. Bu matinelerden biri de Darüşşafaka Lisesi'ndeydi. Lise'de yapılan ilk toplantının konuğu Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuş ve ikinci toplantıya konuk olması için Abasıyanık'ı ikna etmişti. Matineden sonra okulu da gezen Sait Faik, eve döndüğünde annesine mallarını kimsesiz çocuklara güzel imkânlar sağladığını düşündüğü Darüşşafaka'ya bağışlamayı teklif etti.

Abasıyanık'ın annesi Makbule Hanım, Sait Faik'in ölümünden sonra, 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlıklarının çoğunu ve yazarın eserlerinin telif hakkını bu cemiyete bıraktı. Bu vasiyetnamenin bir maddesinde de her sene dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşacak bir jürinin, o sene içerisinde yazılmış en iyi öyküyü seçerek ona Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikâye Mükafatı vermesini istedi.

Ödül ilk kez 1955 yılında verildi. Ödülün para armağanı 1960 yılına kadar Varlık Yayınları'nca karşılandı. 1960'tan 1963'e kadar kesintiye uğrayan ödül Makbule Hanım'ın vefatından sonra 1964 yılından itibaren Darüşşafaka Cemiyeti tarafından düzenli olarak verildi.

Sait Faik Abasıyanık Müzesi

Sait Faik'in annesi Makbule Hanım, eşi Mehmet Faik Bey'in vefatından sonra yaşamına Burgaz Adası'ndaki evlerinde devam etti. Yazar da kışları Şişli'de yazları ise adada annesinin yanında kalıyordu. Abasıyanık, hastalığının da ortaya çıkmasından sonra ömrünün son on senesinin çoğunu adadaki köşklerinde geçirdi.

Yazarın ölümünden sonra Burgaz Adası Çayır Sokak 15 numaradaki evleri annesinin isteği ile müzeye dönüştürüldü. Müze, 22 Ağustos 1959 günü açıldı. Giriş ücreti alınmayan müze pazartesi günleri hariç haftanın her günü hizmet vermektedir.

Müzenin açılması, edebiyat dünyasında da tartışmalara sebep oldu. Orhan Seyfi Orhon, Türk sanatında birçok önemli yazar varken işe Sait Faik'le başlanmasını eleştirdi. Orhon'un bu yazısına cevap veren Aziz Nesin ise makalesinde böyle bir müzenin kurulmasının önemli olduğunu vurgulayarak bu müzenin bir öncü olduğunu belirtti.

Hikâye kitapları

  • Semaver (1936, Remzi Kitabevi)
  • Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi)
  • Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi)
  • Lüzumsuz Adam (1948, Varlık Yayınları)
  • Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları)
  • Havada Bulut (1951, Varlık Yayınları)
  • Kumpanya (1951, Varlık Yayınları)
  • Havuz Başı (1951, Varlık Yayınları)
  • Son Kuşlar (1952, Varlık Yayınları)
  • Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları)
  • Az Şekerli (1954, Varlık Yayınları)
  • Tüneldeki Çocuk (1955, Varlık Yayınları) 

Şiir

  • Şimdi Sevişme Vakti (1953, Yenilik Yayınları)

Roman

  • Medarı Maişet Motoru (1944, Ahmet İhsan Basımevi) (1952, ikinci baskı, Birtakım İnsanlar adı ile)
  • Kayıp Aranıyor (1953, Varlık Yayınları)

Çeviri

  • Yaşamak Hırsı, Georges Simenon (1954)

Röportajları

  • Mahkeme Kapısı (1956, Varlık Yayınları)