Şiir, Sadece: 2016-10-16

22 Ekim 2016 Cumartesi

Ruh Sağlığı Kliniğinden

ruh sağlığı kliniğinden
taburcu edilmişti
(bir süre önce)
asitli su için
uygun olmadığından
atılmıştı sosis fabrikasından
(bir süre önce)
kadınını ölümcül
bir araba kazasında yitirmişti
(araba onarılabilmişti yalnızca)
şimdi sokaklarda dolaşıp
bir başkaldırıdan söz etmekte
(1956'da Macaristan'da)
pek yoktur tanıdığı
anımsaması azdır
(bir süre önceydi)
Sydney'de
1977 baharında
attı kendini pencereden
öldüremedi

gelişirken Kings Cross
vitrinleri gözlerken göçmen,
Macaristan bozkırları
yeşerir yürüdüğü
baktığı yer

şiir miydi bu
(bir süre önce)

Rudi Kraussman
Çeviren: G. Gencer - N. Ziyalan

Ozanın Birinin Anısına

tam yağmur yağmadan önce
kaldırıma tebeşirle resim yapardı,
buz üzerine yazardı, şiirlerini
yazıp, güneşte kurumaya bırakırdı

gölgelere gizlenmiş gördüm onu
çorapsız
uzamış sakalı
kentin tozuyla gölgelenmiş,
ortalığı yırtıp gelen kamyonu görmek istemedi
duymazlığa vurdu
devam etti adımlamaya yolu,
koştum yanına;
paramparça gözlüğünün üstüne yatmış
son nefesini verirken bizim süperman
fısıldadı kulağıma
"Allahın belası kriptonit bu"

bu gece, en işlek kavşağa
tebeşirle bir anıt diktim ona
yazdım yazısını buzdan mezar taşına
bıraktım, sabah güneşine kurusun diye


Leon Slade
Çeviren: G. Gencer - N. Ziyalan

Deliorman Çobanının Türküsü

Tanrım öldü öldü aman
Yatağımda yatan kız öldü
Tanrım yakut dudakları yakut
Yakut dudakları ne oldu

Bak kollarını açarken
Ne anlatılmaz güzeldi
Tanrım ama şimdi sevgilim soğuk aman
Soğuk soğuk sevgilim buz kesildi

Gün ışığı doğdu aman
Yatağımda yatan kıza değdi
Sevgilim düşlerim hepsi yok oldu
Yok oldu Tanrım yalnızlık beni boğdu

Kuzuları suya mı götüreyim aman
Kasaba mı götüreyim
Ölüm var Tanrım ama su yok oldu
Kuraklık kızı yangınla geldi
Su ver tanrım ölüm çok oldu
Dere kenarları kavruldu soldu

Çulluklar inliyor aman aman
Dert döküyor
Ay ışığında çulluklar inlerken kalbim inliyor aman
O dertli inleyiş kalbimi büküyor

Gece bir baykuşun çığlığın beni yırtar
Görmediğim belirsiz bir baykuşun çığlığı yırtar
Bir baykuş değil o korkunç bir hortlak aman
Bir hortlaktır Tanrım bana işkence yapar

Yatağımda cefalı cefalı yatarken Tanrım
Ölüm beynimi kemirir
Sanki buğdaylardan ürkek farelerin uğultusu gelir aman
İner Tanrım ne cefa gene yükselir

Kızkuşları sesleniyorlar aman
Öleceksin diyorlar
Kızkuşları geceleyin uçarsa Tannın besbelli
Öleceğim, sesleri ölüm saçar.


Eric Rolls
Çeviren: Nermin Menemencioğlu

İnsan Sevişirce Yazabilseydi

sevişirce yazabilseydi insan
her şeyin verildiği
saklı tutulmadığı biçimde,
ancak o zaman dil
uçarı kaçınmaları
beceriksiz geri çekilmeleri bırakır, çözülürdü
çözülürken dil
eskimişliği kabuk dökerce döker
silkeler atar
takınırdı içtenliğini

tasalı bir kafaya, güzelliğini
araştırma peşindeki dile emanet eder
sevgileri, yaşlarıyla
dünyanın koca konağında güvenli
toprağın meyveleri arasında tanıdık
yer hava gibi özgür
gövde barışı öğrenirdi
kafa işkenceler içinde yanadursun

dilin gündelik örtüsünü soymaya çabalar dururken
inatçı sözcükleri yakalayıp, açıp vermeye
ötmeye koşabilse
o zaman sevişirce yazabilirdi insan
kafanın istemiyle
şiirler ve esinler çocuklarca oynaşırdı
ışık ve ateş benzeri özgün


Gwen Harwood
Çeviren: Gün Gencer - Nihat Ziyalan

21 Ekim 2016 Cuma

El Alameyn

Arap körfezine sessiz kurumsuz
Geliyor ölü denizciler konvoyları;
Gece yalpalarlar suların altında
Şafak köpüğe sarar getirir.

Top sesinin hıçkırığı, yumruğu arası
Kimileri vakit bulup kapıyor
Sığlıklardan, gömüyor kuytulara,
Çıplaklıklarını örten kumlara basa basa.

Suda yüzen tahtalardan birer haç
Taşıyor insanların son imzasını,
Öyle ikircimli, şaşkın acıma ile yazdı,
Sözcükler başlarken boğuluyor.

"Meçhul denizci" - görüntü kalem
Dalgalanıp soluyor, morlar saçarak,
Yıkılıyor mevsimin ıslak nefesi yazıtları,
Boğulanların dudakları gibi mavi.

Ölü denizciler, aynı karaların peşinde,
İster bizim düşmanlarımız olsun,
İster bizden, kumlar birleştiriyor,
Hepsi başka bir cephenin kayıtlısı.


Kenneth Slessor
Çeviren: Nermin Menemencioğlu

Waltzing Matilda

Güler-oynar bir göçer
su kenarında bir gün
okaliptüsün altında kurmuş kampını
kaynatırken suyunu
bir yandan da söylermiş şarkısını
"kim gelecek benimle kalk gidelim deyince
kalk gidelim
yürü kalk gidelim
kim gelecek benimle kalk gidelim deyince"

beklerken suyu kaynasın diye
dikmiş gözünü koyun sürüsüne
"kim gelecek benimle kalk gidelim deyince"
şarkısını söyleye söyleye

suya inen ak bir koyunu
atlayıp yakalamış göçer keyifle
bir yandan tıkıştırırken ganimetini torbasına
bir yandan söylermiş şarkısını
"kalk gidelim hadi yavrum yürü
kalk gidelim
yürü kalk gidelim
kalk gidelim hadi yavrum yürü"
azık torbasına tıkıştırırken ganimetini
"kalk gidelim hadi yavrum yürü"
çiftçinin biri çıkagelmiş saf kanın sırtında
ardında jandarmalar, bir, iki, üç,
kimin o azık torbasındaki güzelim koyun?
"yaylan hadi davran kalk gidelim
kalk gidelim
yaylan hadi davran kalk gidelim"
kimin o azık torbasındaki güzelim koyun?
"yaylan hadi davran kalk gidelim"

fırlamış bizim göçer
atlayıvermiş suya
"sağ yakalayamazsınız beni" diye
duyarsınız ruhunun seslendiğini
her geçişinizde o su kenarından
"kalk gidelim hadi yavrum yürü
kalk gidelim
yürü kalk gidelim
kalk gidelim hadi yavrum yürü"
her geçişinizde o su kenarından
duyarsınız ruhunun seslendiğini
"kalk gidelim hadi yavrum yürü"


Banjo Paterson
Çeviren: Gün Gencer - Nihat Ziyalan

Batı

Ve işte Batı
Anamalcı dünya
Güzel hostesleri
Renk renk ışıklarıyla
Uçuyorum üstünden Batı'nın
Okumuyorum ışıklı reklamları
Ama okuyorum fabrika dumanlarını
Ve fabrikaların kara saçlarını.
Dev bacalar altında
İşçiler çelik dökerken
Saçları diken diken oluyor
Fabrika, öfkeden.
İyi akşamlar, Batı
her şey gün gibi ortada
Aşağıda parlak reklamlar
Kapkara dumanlar yukarıda.


İsmail Kadere
Çeviren: Tahsin Saraç

20 Ekim 2016 Perşembe

Gömüt Üzerine Bir Avuç Toprak

Herkes bir avuç toprak atıyor
Bense, onun üzerine
Birkaç parça gökyüzü atıyorum
Birkaç güney Arnavut türküsü
Zeytin dalları altında o bunaltıcı sıcaklardaki
Birkaç ağustosböceği.
İyi yürekli babacığım
Bunları çok severdi.


Fatos Arapi
Türkçesi: Tahsin Saraç

Artık Bana Kızma

Eskiden biz ikimiz
Gökle deniz gibiydik:
- Birimizin üstüne bulut çökse- öbürümüz kararırdı
Birimize hava azıcık açsa- Her şey mavileşirdi öbürümüze.
Eskiden biz ikimiz
Ocakta iki odun gibiydik:
Birbirinden ayrılınca sönüveren
Birbiriyle birleşince tutuşan.
Ama sevi
ne de çabuk kine dönüşüverdi...
Artık bana kızma, hadi.


Fatos Arapi
Çeviren: Tahsin Saraç

Vur, Durma Vur

Al kırbacı, vur, bir daha, bir daha. Yaban
Acımadan, hiç acımadan
Arnavut kardeşime vur!
Al kırbacı vur, yüreğin titremeden
Vur ey acımasız
Arnavut bacıma vur!
Tüm kinini kus, içini dolduran kini
Vur, vur haydi,
Yaklaştı BÜYÜK GÜN, artık geldi.


Llazar SMqi
Çeviren: Tahsin Saraç


Mart 1944, İşkodro tutukevindc, Alman işgaline karşı yazılmıştır.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Bu Öfkeli Adam

O hıncını boşalttı diyorsunuz
attı zincirlerini rüzgara
diyorsunuz ki verdi işaretini güneşe bilekleriyle o
ve buluşma sözünü
güneş bekliyor onu
tutsak çarpabilecek mi derebeyini diyorsunuz
gerçeğin kayasına
dikilerek karşısına
tufandan daha yüksek
ve ateşten yoğurabilecek mi günlük ekmeğini
O yırttı acısını diyorlar
yırtık parçalarından yaptı kalbini
sürü
nasıl götürebilecek çobanlarını mezbahaya
tutsak
nasıl dağıtabilecek ekse karanlığı
nasıl tokatlayabilecek elleriyle cellatını

Boynunda zincirler
bedeninde kırbaç kızartılan
kim başkaldırabilir
ne ki ustasıdır halk olamazlıkların
yiğitliği kurucusudur şanların
merhaba bu öfkeli adama
Cezayir çöllerindeki
merhaba taşan öfkesine
merhaba güneyin başkaldıranına
ki eğer vuruyor öç atlarına
merhaba Irak'ın yaralısına
tokat vuruyordu Bağdat'ın satılmışlarına
arıtmak için yurdunu
merhaba demir vurulu bileklere
demircinin öfkesine merhaba
merhaba kabaran taşan coşan yüreklere
merhaba köpüğünü kayalara düğümleyenlere
körfezin kumlarına ilk dikilen palmiyeye merhaba
torunlarını arapların atalarına doğru yönleyen
bengi yurda gül derleyen
gül saran ozana merhaba
yurt
ilk haykırışı gurur haykırışı oldu
yurt
ilk devinimi ufuk arkasındaki sınırlarını derinleştiren
tek Tanrının kutsal atılımı
kanla dokunan toprak
güneşin karşısında gömleğini açan toprak
güzellik kokulu yüzünde
taze otların çayırın
ilkbaharın serin yollarının
hazırlıyor kokusu şölenleri
gölge sürüklüyor kıyısına gölcüğün
vadi düşünüyor derin derin yaylalarında

yurt
çamura bırakan çocuklarını
bu alçağı koruyor sade
yüz karası
lekeledi kefenini
torunlarını gömdü yüz karası

istediniz ki bedeniniz zincir ola
özgür insanın türküsü gırtlağında boğula
eğilsin alnı özgür insanın çamura

ne ki işte biz
yüksek soylu dağlarız
biz yeni çocuklarıyız ulusun
milyon canız
kalıyor dönen rüzgarın kurban taşında alınlarımız
yankısı sesimizin duyuluyor uzağında yıldırımın
çağırıyor ellerimiz vuruşmaya çılgın fırtınaları
diziyor ellerimiz
utku denizinde askerleri
ateş olacağız gözlerinde karanlıkların
daim kökü kazınan kötülüğün
siz
yönetici zamanlar arasında
insanlardan insanlara
işbirlikçilerinizle
bilincinde halkların
gecesiniz


Abdel Basit El-Sufi
Çeviren: Nuri Pakdil

İki Ayakkabı Arasında Biri

Görülüyor pencereden yalnız kalpler
bitik göğüsler dışında trenlerin
Hüzünlü bir masa
Eğiyor başını uzaktan ağlamaya

Tekrarlıyorum sözleri deli gibi
Kahvelerde büyüğünde küçüğünde
Altında yıldızların kalabalığın tükrüğü altında
Anlamasın diye kimse beni
Ne çocuk ne kuş
Ne bir yabanıl hayvan

Sabahtan akşama değin titriyor çenem
Akşamdan sabaha değin
Yapışıyor bir türkü öyle bir türkü çeneme

Bitti deha zamanı
Uzun merdivenler üstünde kayma

Üstünde çiçeklerin bitler
Uçak kalıntıları üstünde bitler

Duyuyorum sallandığımı üstünde toprağın
Sürekli çarpıyor kulağıma
'Git'ler
Öleceğim bir akşam bu dört yol ağzında
Taş üstünde parmaklarım alacak elmadaki kurt biçimini
Orda sonum
Karanlıkta parlayan bir kılıç görüyorum yüreğime doğru
Sürüklüyor bir araba söndürülmüş ateşleri
Masamı
Kağıtlarımı

Genişliğine çölün
Orda o anda tam
Çıkacak öfkeli bir rüzgar
Keserek kısa tırnaklarımı
Sebze artıkları gibi süpüren şiirlerimi
Bitecek etimden uzun kulaklar
Duyacağım onlarla halkıma indirilen son yumrukları
Kendiliğinden kapanan kapıların ezgisini
Kargılarla kapatıldığında
Bıyıkların ucunda donan parmaklarla
Bakacağım ayağına güvenlik görevlisinin
Çamura batık bu ayak
Dönüyor bana yüzü dönük bu ayak
Bilmeden kim olduğumu

Sokaklarımızda bu tuhaf ölü
dinginlik bulduğunda ciğerlerim
İki göz gibi alımlı olacak görünümü
Çok uzaktan bir gelin görünümü

Açıldığında göğsüm duvarların yağmurun kokusu altında
dişler gibi tenha
Olmayacak yüzümde rüzgarın çözdüğü bir örgü
Sayfalarımda gözyaşı gibi inen bir meme

Aşındıracağım bu onur kıran toprağı

Ağlayarak

Bulamamak ne kötü başka bir olanağı
Ayırdı beni kökümden
Dikeceğim oraya dişlerimi
Anımsamak toprağı biraz anlamak demektir
Anımsamak kirli topraklan
Sürgün kolları ortağı
Çaprazlaştırılmış göğüsleri

Düşünüyorum pencerede elleri demirde bekleyen anamı
Sineğin ya da kelebeğin uçuvermesi gibi dönüşümü

Geçireceğim ellerimi rayların üzerinden
Güz ıslağı
ayaklarımı sürüdüğüm kaldırımlar üstünde
MASRAFSIZ BİR İNTİHAR TASLAĞI
sırtımı verdiğim dirkel üstünde
dinleyeceğim toprağın dibinden
toprağın dilinden
çarpan yüreğimi
al öcünü
anımsa cılız kızkardeşlerini
iple delinmiş kulaklarını

Anımsa ölülerini
böylece
Denizle çöl arasındaki
Şiirlerin erkten düşmeleriyle çamur arasındaki

Ey sultan onurlu köylü

Sen ve yağmur
Mürekkeple gözyaşları arasındaki toz
Ben değil miyim hıçkıran konuşan
Daha yüksek sesle ölümcüllerden
Biliyorum geç kaldın toprağa
Gece yarısından sonra gelen yabancı gibi

Doğmak zorunda kalmış olacaktım
bu yalı romantiklerle
varlıklı sakal1ara
güve yemiş külahlara
yaşamak çok eski zamanlara

Kayıkçı krallık
kumral tefecilerin yanında
kırmızı tuğlalı odada
çekmeceler çiçekten arda
duvarlarda
çocuk eriklerinin kuş gagalarının oluşturduğu

Kemerlerde değnek
Kitaplar sırtta

Geçiyorum arasından çok koyu bir yeşilin
ormanların
sise batık balçık çukurundan
durgun su birikintisine


Muhammed Maghut
Çeviren: Nuri Pakdil

Adı

Birkaç harf işte
Kitabım gibi arkadaş olan bana

Küçük bir bahçe mi bu
Göveren gömleğimin altında

Kuşlukta gece karanlığında
Sabah ışığında ve daha

Serçelerin ötüşünde
Tamburun iç çeken vuruşlarında

Ey bir şarkının içinden
Gizlice görünen yiten sonra

Uğrayan unutkanlığın içinden
Coşkuma acılarıma

Dolaştıran bir ipek ipliğin
Düğümlerine sağlamlığına

Atan beni bir duygudan
Yeşeren bir duyguya bir duvara

Yürüyorum işte
Aşkın kurumayan akıntısında

Bilinmenin tanınmanın ötesindesin sen
Adın mı? Yok, bağışla


Nizar Kabbani
Çeviren: Turan Koç

18 Ekim 2016 Salı

Cemile Buhayrat

Adı, Cemile Buhayrat
Hücre numarası doksan
Vehran'da savaş tutuklularından
Yirmi iki yaşında
Tapınağın kedileri gibi gözleri
Ve kara arap saçları
Yaz gibi
Hüzün çağlayanı gibi
Su ibriği, bir de gardiyan
Bir el Kuran'a dokunuyor
Bir kadın ilk sabahta
"döneceğiz, diyor sana"
Ayetler geçiyor dilinden hazin
Meryem Suresinden, Fetih Suresinden
Adı, Cemile Buhayret
Ateşle yazılmış
Yağmurda ıslanmış
Ülkemin sanatında, sanatımda ıslanmış
Yirmi iki yaşında
Bir çift güvercin konmuş göğsüne
Haliç konmuş denizin dudağı
Aslen İstanbullu
Hiç süs görmemiş dudakları
Hiç düş girmemiş odasına
Çocuklar gibi oynamamış hiç
Gözü kalmamış gerdanlıkta, süslü giysilerde

Adı, Cemile Buhayrat
En güzel şarkısı mağribin
En uzun hurması
Cezayir'in ovaları görünüyor gözüne
bir kız çocuğu görünüyor
Yoruyor güneşi o yorulmuyor
Tanrım
Yıldızların altında
Var mı bir insan
Razı olsun yenmesine
Asılan bir kadının etinden
Bastille'in ışıkları sönmüş
Veremli bir kadının öksürükleri
Doydu zincirler memesinden
Değersizler doydu
Lacoste ve binlerce adi kişi
Yenik Fransa ordusu doydu
Şimdi saldırıyorlar kadınlara
Mum gibi asılmış kadınlara
Bağlı ayakları kırnaplarla
Sigaralar söndürülüyor memesinde
Kan içinde dudakları burnu
Ve Cemile Buhayrat'ın yaraları
Ve kurtuluş sözleşilen yerde
Giyotin kuruluyor, acımasızlar
Sürüyor kadınları bıçağa
Cemile bombalar altında
Yağmura tutulmuş bir serçe gibi
Kara, yanık kırmızısı bedenini
Çökertiyor elektriğin uçları
Yanıklar var sol memesinde
Memesinin ucunda
Daha daha... ey utanç
Adı, Cemile Buhayrat
Bir tarih bu
Yazar ülkem onu
Korur çocuklarım onu
Bir kadının tarihini ülkemde
Giyotinin soğuttuğu
Fethetmişti güneşi
bir kadın

Kanayan kanayan kanayan
Yükselen bir kadın "Cebeli Atlas"tan
Leylaklar nergisler anıyor onu
Turunç çiçekleri anıyor
Ne küçükmüş Jeanne D'Arc ey Fransa
Ülkemin Jeanne D'Arc'ı yanında


Nizar Kabbani
Çeviren: Turan Koç

Çocukluk Bir Uzak Zamandı

İkimiz de çocuktuk hatırlar mısın?

Hatırlar mısın o geçen günleri Zahla'da
Mutluluğun durmadan kucaklaştığı
Gölgeler bir yerde birleşirdi, hep gülerdi yüzü yaşantının
O sanıp sarhoşluğunun giz dolu tadında?
Nasıl koşardık hatırlar mısın?
Kıvanç bir yangın gibiydi içimizde
Simsiyah bir salkım düşerdi asma dalından
Karşılığı ödenen bir gülüşle yüzümüzde.
Hatırlar mısın o gün doğumlarını, o gizli düşsel gücü?
Alıp götüren bizi, göklerin ötelerine
En bilinmez uzaklara, hep dolup boşalan
En güzelin, en çirkinle buluştuğu
İşte yıldız yıldız Pleiades;
İşte Aremis'in güzellik perileri.

O uzak, hırçın ırmak orda mı şimdi,
Yine kabarıp taşar mı durmadan öyle,
Hatırlar mısın nasıl ele geçirdiğimiz
Yöneltip serinliği, uyanan bahçelere?
Nasıl güzel kıldığımızı sulayıp çiçekleri
Bir kutsal sevgiydi onunla gelen, bir tutkuydu
Bütün görünümleri ışınlarla bezeyen.


Halil Matran
Çeviren: Engin Aşkın

Kapatılmış Kadın

Durur ışık konutunun eşiğinde,
Evinde senin gündüz gece olur,
Bir inilti gibi yankılanır kuşun şarkısı,
Ve sen, gizlenirsin duvarın arkasında,
Ve uzun, upuzun gölgen,
Çekilir ince ve dayanıksız gövdene doğru;
Ve uzun, upuzun gölgen,
Çekilir ince ve dayanıksız gövdene doğru;
Ve her gün, dinlersin babanı
Aynı sözleri tekrarlar,
Hep aynı, iki sözcük sonsuza dek; akşam ve sabah;
Her gün, bakarsın annene
Yorulmaksızın kuruntular eğirir
Yıpranmış kirmeniyle boş inancın,
Ve evrenler kurar uzak hayalinde
Erkekler yırtıcı hayvandırlar orada
Ve kadınlar zavallı keçidir çölde yitmiş
Senin gibi tıpkı,
Ve sen dinlersin bunu, küçük kız,
Korku ve ürküntü ekişini
Yüreğine ışıktan yoksun.
Ve ne zaman akşam olsa,
dalarsın düşlerine tekrar
Doğacak günün;
Ve akışlar yığını görürsün
Duvarının arkasında
Ve gizemli sözcükler okursun gözlerinde onların
Ve anlarsın gizleyen kim aşkı
Yüreğinde,
Ve gülümsersin,
ve aşık bakışınla
Bakarsın sevgiline;
Ama biter burada
Öyküsü duvarın.
Ve sabah olur,
Baban tekrar başlar tıraşlarına
Ve aynı sözcükleri sıralar,
Ve annen başvurur tekrar
Yıpranmış hayalinin kuruntularına
Ve sen, büyük düşünden uyanmış,
Dikersin gözlerini umutsuzca
sana ışığı göstermeyen
Bu çok yüksek duvara.


Mübarek Hasan Halife
Çeviren: Özdemir İnce

17 Ekim 2016 Pazartesi

Sabah Oldu

Sabah oldu işte
Ve yıkıldı duvarları zindanın
Dar bir gedikten tutsaklar
Gün ışığına çıktılar
Ve ne zincir, ne sınır
Tanımayan şafak
Parlak, kırmızı kanadını
Geçirdi üstümüzden
Ve içimizi
Ölesiye sıkan keder
Yer değiştirdi
Yüreklerin derinliklerini
Ateşleyen bir sevinçle.
İşte güneş de doğuyor
Ve acele ediyor
Toprağı ısıtmakta
Ve karşılaşıyor kardeşler
Ve bakıyorlar
Birbirlerinin yüzüne.
Kahramanlar kuşağı
Ulaştı kurbanlar kuşağına;
Ve gerçeğin çilekeşleri
Duruyorlar
Kucaklayarak savaşçıları.
Her şey için teşekkürler size
Sudan, sen
Hiçbir zaman
Eğmedin başını
Senin kahramanlarının adı
Bütün dünyayı
Dolaşıyor rivayetlerin kanadında


Muhammed El Feyturi
Çeviren: Ataol Behramoğlu

Terkedilmiş Şato

Şarkıcı kuşlar kaçırdılar taşlarını
Çiçekleri bütün soldu
Ey şato
Yazıyor yaşam geçici sayfaları
Sürükledi üstünde geceler harmanilerini
Kabirlerin solgun tozları gibi
Yığın bırakarak arkada
Arzunun silindiği gibi aşk öldü sende
ne ki serin bahçelerin gölgesinde
Daha da parlak gülüşlerden
Dinliyorum tatlı şarkıları
Ama bir
Yankı anısını iten
Rüzgarın ezgisinden başkası
Değildi artık bu
Nasıl yığılıyor yüreğimde acı
Dostunu yitirmişin gözyaşından daha ağır

Kurudu avludaki gölcük
Saçları uzun ağaçlar
Eğiliyor üstüne
Güzellerin şefkatle eğilmeleri
Gibi üstüne bir beşiğin

Şato sevinçlerin en üst yeri
Parlaklığında bir gençliğin tepesinde bir ışığın
işte yüksek pencerelerin sönen ışığı
Kapalı çıplak işlemesiz
Sende ıssızlık adı oluyor hüznümün
Çılgın yüreğimin üstünde dağılmış bir kuş
Çıplak şatoda
Benzer bir mutsuzluktayız

Zorba zaman
Fır dönüyor yanımızda

Kalbimizde tek basmalar
İnsanların bıraktığı


Ahmed Rami
Çeviren: Nuri Pakdil

İstekler

Neden dönmeyecektin
yurtsamanın ağladığı bir kalbe
Yoluna anılarımızın
Acıdır yılların orağı
Geçecekti zaman öyle mi
İki aşık karşılaşabilmeksizin

Sen
denizlerin ötesinde misin
burda değil mi kalbim
Süt dökmüş kedi gibi duran
Kalplerinde tutkuların
Gülüyor ilkyaz
Sıcacık iç açan ışıkta
Bir sabah çiçekleniyor yeniden

Benim yüreğimde senin yüreğinde
Ey gözyaşları içindeki gece

Buluştuk bir gün yeniden
Katıksız anlığı içinde gök aşka bulandı
Aşk
İlkyaz nüktesi
Diken çöllere mutluluğun iri ağaçlarını
Yağmurlu sabah
Oldu ayrılış esenlemeleri
Yayılıyor hüzün
Havalanan bir uçak uğurladı bizden sevimizi
Yitti
birden yaşıyorum kalbimde ölü bir ışığı
Dönüş sonra
Gençliğin kırılıp geçirildiği yol
Yalnızca dikenlerini üleşen kaygının
Işıkların gençliği
Döndüm evimize
Atıldım kollarına
Her yerde mutluluğun etinden
Yolunmuş yaşam parçaları
Kalbim ıssız atıyor

İstiyor senden yeni bir sabahı
Dokunuyor anılar odasında
Kırık aşkımızın tayfalarına
Kuduruyor rüzgarlar
Ağlayıp meydan okuyorlar
Titriyor kanatlarım
Dört duvar arasına kapatılmış kalbimde büyüyor hüzün

Sıralıyorum yabancı adımları
Dokunuyorum tuhaf yaralara

duydum içimde tırmalayıcı yankıyı
Diyor ki
Niçin dönmüyorsun


Kemal Necat
Çeviren: Nuri Pakdil