Şiir, Sadece: 2016-04-24

30 Nisan 2016 Cumartesi

Bir İntihar Akşamı

Kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam

Kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.

Kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam

yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler...


Turgut Uyar
Divan

Senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...


Turgut Uyar
Divan

Baharı Bekleyene

ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme

nice kırmızı ayaklar gelip geçti o gün katar katar
kış günleri sözgelişi ben bir çöp bile almadım elime

altı kız bir ay ışığı def çalıp şarkılar söylediler
beri yanda ormanlar yanardı, ciğerpareler lime

artık su uyur aşk uyanır mendilim kana boyanır
bilirim bu baharda da herkes hasetlenir halime

ve ellerim batık bir suda akar gözlerim her şeye bakar
bahar bir gelsin yeter artık eksikse de bırak elleme

su uyur düşman uyumaz suların dibi güllerde

altı kız bir oğlan def çalıp şarkılar söylediler
baktım birinin kara bir gecesi düşüvermiş mendilime

şimdi elimde baston silah, başımda şapka öyle
ağzımda kurşun hızında seçtiğim her kelime

su. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir
her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme

sakiniz elimiz filan temiz baharı filan bekleriz
fincanı taştan oyarlar içine bade mi koyarlar

biz silah kuşanırız bize bir şey söyleme


Turgut Uyar
Divan

Çok Üşümek

Bir kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde üşüyüp üşüyüp kaldığımızın

Bir kalır yanık yağlar yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer

O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler

Bir kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir kalır yılgın adamların hep “Evet” dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün
Bir kalır uzun kitaplarda anısı çok üşüdüğümüzün.


Turgut Uyar
Divan

29 Nisan 2016 Cuma

Kimsede Görmediğim

Kimsede görmediğim bir şiir
yüzü al ve akşamı aşıyor
Eski bir tanrı gibi kendi dininde
Uzun süren bir dönemi düşlüyor olmalı
İçindeki bir içkinin sıcaklığında
Suskunluğu bir başkaldırı olmalı
Elleri ayakları sinemalara bulaşmış
Romanlara bulaşmış
Genel helalara bulaşmış
Dağları iyi bilmediğinden
Denizleri anımsamış olmalı
Gözleri o yüzden çırpıntılı

Kara başlıklı geçmiş,
Sonsuz gelecek
Şimdi burda vakit gece ya
Bir yerlerde ey gözleri maden
Gündüz olmalı
Taşın içinde bir gündüz
Demirin,, ağacın.


Turgut Uyar
Divan

Aramızdaki

sevgilim sevgilim
kuzey sanrısı gibidir
geceyi beşe filan böler
sonra ayılar hüzünden ölmez
sevgilim sevgilim
açlıktan ölür onlar

işte bundan ötürü
hüznü artık bir ayıya bıraktım
sevgilim sevgilim
bir ayıya
ister ormanda kullansın
ister buzdağında

hayatın kutlu olsun sevgilim
ki sana değişe değişe aktım
kimi zaman bir japon gibi uykusuz kaldım
- uykusuz kalır mı onlar bilmem aslında -
sevgilim sevgilim
bir orman gibi çoğal aramızda
şehirden bir çocuk olarak şurda burda
bir sabuntozu markasında köpürerek
çınarın tutsaklığını
ve menekşenin tutsaklığını
ve menekşenin sevincini yaşa
sevgilim sevgilim
hüzüne yer var hayatımızda


Turgut Uyar
Divan

Tut Ki Ben

tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan
ya da çok iyi bir şiir yazsan
bir saatin aralıksız işleyişi
bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi
bilmem ki sanki güzel bir akşam gibi
onun için her akşamı iyi yaşamalıyım
yani kıskanılan onu
demek istediğim hepsi


Turgut Uyar
Divan

28 Nisan 2016 Perşembe

Sevda Üstüne

Küçücük pencerem bahçeye bakar
Bademler, erikler geceye bakar
Bir ışık dökülür yapraklardan şıkır şıkır
Filizler susmuş, tohumlar uyumuş;
Bir an, durmuş, genişlemiş büyümüş
Bir eski şarkı, bir eski bahar, bir bildik deniz
Vakit nisan ortasında bir akşam…

Bu şiirde sevda sevda üstüne
Senelerdir veda veda üstüne
Yareli yüreğimde dağ dağ üstüne
Vakit nisan ortasında bir akşam.
Mehtap ettiğinden bîhaber
Kuşlarla, çiçeklerle, balıklarla beraber
İki tel kumral saç olsa avucumda şimdi
Ağlayıp ağlayıp avunsam…


Turgut Uyar
Divan

Karışık Saatler'e

Soyluluğumu anımsıyorum. Bir gece farkettim
sinemada mıydı bir şehirde mi bilmiyorum

Önce her şeyi ben hazırlıyorum sonra geliyorlar 
Saat ikide mi, içkide mi, on birde mi bilmiyorum 

Karışıklık! Keçileri seviyorum tuz gibi
Susuzlukta mı, şöyle akşamlarda mı bilmiyorum 

Her şey bozuktur bir öğle yürüyüşünde
günlerin akıttığı ırmaklardan mı bilmiyorum

Ben tutunurum saatsiz bir yelkovana
Saat ikide mi, kırılmada mı, on birde mi bilmiyorum 

Adın bir güzelliğe yakışır elbet yakışır
Bir intiharda mı, bir şiirde mi bilmiyorum


Turgut Uyar
Divan

The Rock'dan Korolar

I

Kartal süzülür doruklarında Göğün,
Avcı köpeğiyle izler kendi yörüngesini.
Ey sürekli devrimi kümelenmiş yıldızların,
Ey sürekli yinelenişi saptanmış mevsimlerin,
Ey dünyası bahar ve güzün, doğum ve ölümün!
Sonsuz dönüşü düşünlerle eylemlerin,
Sonsuz buluşlar, sonsuz deneyimler,
Getirir bilgisini hareketin, ama durağanlığın değil;
Bilgisini konuşmanın, ama susmanın değil;
Bilgisini sözlerin, ama habersizliği Kutsal Sözden.
Tüm bilgimiz bizi daha yaklaştırır bilisizliğimize,
Tüm bilisizliğimiz bizi daha yaklaştırır ölüme,
Ama yakınlık ölüme, daha yakınlık değildir tanrı'ya.
Nerede hayat, yaşarken yitirdiğimiz?
Nerede bilgelik, bilgi içinde yitirdiğimiz?
Nerede bilim, bilgiler içinde yitirdiğimiz?
Göğün dönüşü yirminci yüzyılda
Bizi uzaklaştırır Tanrı'dan, yaklaştırır Kül'e.

Gidip gezdim Londra'yı, zamanı gösteren Kenti,
Orada Nehir akar, yabancı para desteğiyle.
Orada bana dendi: pek çok kilisemiz var,
Ve pek az aşcı dükkanımız. Orada bana dendi:
Mahalle papazları emekliye! Kilise gereksiz insanlara
İş yerlerinde, ama Pazarı geçirdikleri yerde.
Kentte gerek yok çanlara:
Varsın varoşları uyandırsınlar.
Gidip gezdim varoşları, ve orada bana dendi:
Altı gün canımız çıkar, yedinci gün gazlamalıyız
Dişi geyik peşinde, kız oğlan kız peşinde.
Hava bozuksa evde oturur ve gazete okuruz.

Sanayi bölgelerinde, orada bana anlatılan
Ekonominin yasalarıydı .
Güzelim kırlarda, orada görünen oydu ki
Kırlar şimdi yalnız pikniğe elverişlidir.
Ve kiliseye gereksinim görülmüyordu
Kırda ya da varoşlarda ; ve kentte
Yalnız önemli düğünler için.


Koro Şefi

Susun! ve bozmayın gerekli uzaklığı.
Çünkü seziyorum , yaklaşmakta
Rock. O belki yanıtlar kuşkularımızı.
Rock. Gözcü. Yabancı.
O ki görmüştür ne olduğunu
Ve görür ne olacağını.
Tanık. Eleştirmen. Yabancı.
Tanrı-esriği, ki içindedir doğruluk doğuştan.


Rock girer, bir oğlanın öncülüğünde.

ROCK:

İnsanların çoğu sürekli işçidir,
Ya da sürekli işsiz, bu daha zordur,
Ya da geçici işçi, bu da hoş değildir.
Üzüm cenderesini tek başıma çiğnedim, bilirim
Ki gerçekten güçtür yararlı olmak, el çekerek
İnsanların mutluluk saydığı şeylerden, arayarak
Sonu çapraşık iyi davranışları, kabullenerek,
Kılı kıpırdamadan, onursuzca davrananları,
Herkesin alkışını ya da hiç kimsenin aşkını.
Herkes hazırdır parasını yatırmaya
Ama çoğu kazançtan pay umar.
Derim size : Yetkinleştirin istencinizi.
Derim : hiç düşünme hasadı
Ama düşün gereğince ekmeyi.

Dünya döner ve dünya değişir,
Ama tek bir şey değişmez.
Yaşantım boyunca tek bir şey değişmez.
Ne kadar gizleseniz de, bu şey değişmez:
Sürekli çatışması iyi ile kötü'nün.
Unutkan, savsıyorsun türbeleri, kiliseleri;
Öyle insanlarsınız ki bu zamanla alay edersiniz
İyilik adına yapılanlarla, nedenler bulursunuz
Mantıklı ve aydınlık kafaları hoşnut edecek.
Sonra, savsıyorsunuz ve küçümsüyorsunuz çölü.
Çöl uzak değildir güney dönencesinde,
Çöl yalnız çevresinde değildir bölgenin,
Çöl sıkıştırılmıştır kapı komşu metro'ya,
Çöl yüreğindedir senin kardeşinin.
İyi insan yapıcıdır, yapıyorsa iyi olanı.
Size göstereceğim şeyler şimdi yapılmaktadır,
Bazı şeyler de çok eskiden yapılmıştı,
Ki sizleri yüreklendirebilir. Yetkinleştirin istencinizi.
İşte size halkın yaptığı iş. Dinleyin.


Işıklar azalır; yarı karanlıkta şarkı söyleyen

İŞÇİLERİN sesi duyulur:

Boş yerlerde
Kuracağız yeni tuğlalarla
Oradadır eller ve makineler
Ve kil, yeni tuğlalar için
Ve kireç, yeni harç için
Tuğlaların düştüğü yerde
Kuracağız yeni taşlarla
Kirişlerin çürüdüğü yerde
Kuracağız yeni keresteyle
Sözcüğün söylenmediği yerde
Kuracağız yeni bir dille
Oradadır iş birlikte
Bir kilise hepimize
Ve bir iş her birimize
Herkes kendi işine.


Şimdi soluk göğe karşı bir işçi kümesinin silüeti belirir.

Daha uzaktan onları yanıtlayan İŞSİZLERİN sesi duyulur.

Kimse iş vermedi bize
Eller ceplerde
Ve suratlar asık
Açık yerlerde dolaşıp dururuz
Ve titreriz ışıksız odalarda.
Yalnız rüzgar dolaşır
Boş tarlalarda, sürülmemiş,
Orada bir pulluk, yan yatmış
Bir pulluk izine. Bu ülkede
İki adama bir sigara olmalı,
İki kadına yarım bardak acı
Bira. Bu ülkede
Kimse iş vermedi bize.
Ne hayatımız isteniyor, ne ölümüz
Yer alıyor The Times'da.


Gene İŞÇİLERİN şarkısı

Nehirler akar, mevsimler geçer
Serçe ve sığırcığın harcanacak zamanı yok.
İnsanlar kurmazsa
Nasıl yaşayabilirler?
Tarla sürülünce
Ve buğday ekmekleşince
Onlar ölmeyecek kısalmış bir yatakta
Ve ensiz bir çarşafla. Bu caddede
Ne başlangıç, ne hareket, ne barış, ne de son var,
Ama sözsüz gürültü ve tatsız yiyecek.
Gecikmeden, ivecenleşmeden
Bu caddenin başlangıcını ve sonunu yapardık.
Biz kurduk anlamı:
Bir kilise hepimize
Ve bir iş herkese
Herkes kendi işine.


III

Rabbin kelamı ulaştı bana, diyerek:
Ey aşağılık kentleri düzenci insanların,
Ey aydın insanların umarsız kuşakları,
Saptırılmış, labirentlerinde ustalığınızın,
Kafeslenmiş, geliriyle size özgü buluşların:
Size eller vermiştim, tapınmaktan çektiniz,
Size dil vermiştim, sonsuz palavra için,
Size Yasamı vermiştim, siz komisyonlar kurdunuz,
Size dudaklar vermiştim, dostça duyguları belirtmek için,
Size kalpler vermiştim, karşılıklı güvensizlik için.
Size seçme gücü vermiştim, ama ancak bocaladınız
Saçma varsayımlarla boşuna eylemler arasında.
Nicesi kitap yazıp bastırmakla uğraşıyor,
Nicesi adlarını basılmış görmek dileğinde,
Nicesi koşu sonuçlarından başka şey okumaz.
Çoktur okuduğunuz, ama Kelamı değil Rabbin,
Çoktur konutunuz, ama Evi değil Rabbin.
Kurar mısınız bana alçıdan bir ev, çatısı oluklu,
Doldurmak için pazar gazeteleri döküntüleriyle?


BİRİNCİ ERKEK SESİ:

Bir Haykırış Doğudan :
Ne yapılacak payandasına tüten gemilerin?
Bırakacak mısınız halkımı, unutkan ve unutmuş,
İşsizliği, çalışmayı ve çılgınca bilinçsizliği?
Orada kalacak devrilmiş baca,
Çıplanmış tekne, paslı bir demir yığını,
Tuğla yığılı bir sokakta, keçilerin tırmandığı,
Ki orada söylenmez Benim Kelamım.


İKİNCİ ERKEK SESİ:

Bir Haykırış Kuzeyden ve Batıdan ve Güneyden
Ki her gün binleri gönderirler zaman-bekçisi kente;
Ki orada Benim Kelamım söylenmez,
Lobelya çiçekleri ve tenis fanilaları ülkesinde
Tavşanlar yuva kazar ve karaçalı yine biter,
Isırganlar gelişir kumlu çakıllı avluda,
Ve rüzgar der: "Buradaydı kibar tanrısız halk:
Onların tek anıtı asfalt yollar
Ve yitmiş binlerce golf topu."


KORO :

Kurarız boşuna, tanrı bizimle kurmadıkça.
Üstlenebilir misiniz tanrının size vermediği kenti?
Trafiği yöneten binlerce polis memuru
Soramaz size, neden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz.
Bir kobay kolonisi, etkin bir dağsıçanı sürüsü
Daha iyi kurarlar tanrısız kuranlardan.
Ayaklarımızı kaldıralım mı sonsuz örenler arasında?
Sevmiştim güzelliğini Evinin, huzurunu Tapınağının,
Süpürdüm döşemelerini ve süsledim mihraplarını.
Nerede tapınak yoksa orda yuva olmayacaktır.
Gerçi vardır barınaklarınız ve kurumlarınız,
Kira ödendiği halde güvenilmez pansiyonlarınız,
Yere gömülü fare yuvası bodrumlarınız
Ya da numaralı kapılı sağlık konutlarınız
Ya da komşununkinden daha iyice bir eviniz;
Peki, Yabancı sorarsa: "Kuruluş amacı nedir bu kentin?
Karşılıklı sevgiden mi bu ıkış tıkış bir araya geliş?"
Ne yanıt vereceksiniz? "Hep birlikte oturuyoruz ki
Herkes para kazansın" mı? yoksa, "Bu bir toplumdur" mu?
Ve Yabancı ayrılacak ve dönecek çöllere.
Ey ruhum, hazır ol Yabancının gelişine,
Hazır ol çünkü nasıl soracağını bilir o.

Ey bezginliğini insanların, tanrıdan yüz çevirip
Uslarının görkemine, eylemlerinin ününe dönenler,
Sanatlara, buluşlara, atak girişimlere dönenler,
İnsan büyüklüğünün, hiç güvenilmez, düzenine dönenler,
Yani toprak ve suyu sizin hizmetinize sunanlar,
Denizleri sömüren ve dağları devindirenler,
Yıldızları sıradan ve yeğlenen diye ayıranlar,
Yetkin buzdolabının tasarımıyla uğraşanlar,
Ussal bir ah tak kuramıyla uğraşanlar,
Olabildiğince çok kitap basımıyla uğraşanlar,
Yaratarak mutluluğu, fırlatarak boş şişeleri,
Döndürerek dinlencenizi ateşli bir coşkuya
Ulus için, ırk için ya da insanlık denen şey için;
Unutmuş olsan da Tapınağın yolunu,
Hatırlayan birisi var senin kapının yolunu:
Hayattan kaçınabilirsiniz, ama Ölüm'den değil.
Sizler yadsıyamıyacaksınız Yabancı'yı.


VII

Başlangıçta tanrı dünyayı yarattı. Çorak ve çıplak.
Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin yüzündeydi.
Ve insanlar varolunca, kendi çeşitli yollarında,
çabaladılar ezinç içinde ulaşmaya tanrıya.
Bilinçsizce ve boşuna, çünkü insan boş bir şeydir, ve
Tanrısız insan yele kapılmış bir tohumdur: o yana, bu
yana sürüklenen, ve kök salıp göverecek hiçbir yer
bulamayan.
Onlar ışığı da izlediler, gölgeyi de, ve ışık onları ışığa
doğru yeddi, ve gölge onları karanlığa ulaştırdı,
Yılanlara ve ağaçlara tapınış, hiçbir şey bulamayınca
şeytanlara tapınış: hayat ötesi hayatı istemek, tensel
olmayan esrimeyi istemek.
Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin
yüzünde.

Ve Ruh suyun yüzünde kımıldadı ve insanlar ki
ışığa döndüler ve ışıktan haberleri vardı
Buldular Yüksek Dinleri; ve Yüksek Dinler iyiydi
Ve insanları ışıktan ışığa yeddiler, İyi ile Kötü'nün
bilgisine.
Fakat onların ışığı hep karanlıkta çevrilmiş ve
mahvolmuştu
Ilımlı denizlerin havası, Kutup Akıntısının durağan ölü
soluğuyla parçalanır gibi;
Ve onlar bir sona ulaştılar, bir ölü son, bir hayat ateşinin
ürperttiği,
Ve onlar, açlıktan ölmüş bir çocuğun buruşuk ve antik
görünüşünü aldılar.
Dua çarkları, ölülere tapma, bu dünyanın yadsınışı.
anlamı unutulmuş ayinlerin onanışı
Rüzgarın kamçıladığı tedirgin kumlukta, ya da rüzgarın
kar barındırmadığı tepelerde.
Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin
yüzünde.

Sonra geldi, saptanmış bir anda, bir an ki
zaman içre ve zamandan,
Bir an, değil zaman dışı, ama zaman içre, yani tarih
dediğimiz şey: zaman dünyasını çaprazlamasına ve
ikiye bölerek, bir an zaman içre ama zamandan
bir an gibi değil,
Bir an zaman içre ama zaman o an içre yapılmıştı: çünkü
anlamı olmaksızın hiçbir zaman yoktur, ve anlamı
veren ise zaman'ın o anı idi .
Sonra sanıldı ki insanlar ışıktan ışığa geçmeliydi, ışığında
Kelamın,
Olumsuz varlıklarına karşın bağışlanan Çarmıh ve Özveri
içre;
Hayvansal hep önceki gibi, kösnül ve çıkarcı hep önceki
gibi, bencil ve mankafa hep önceki gibi,
Ama hep çabalayarak, hep yeniden onayarak, hep o ışığın
aydınlattığı yolda yürümeyi sürdürerek;
Çoğu kez duraklayarak, oyalanarak, yalpalayarak, gecikerek,
dönerek ama başka hiçbir yol izlemeyerek.

Ama belli ki bir şey olmuştur, daha önce hiç olmayan:
tam olarak bilmesek de ne zaman ve neden ve nasıl
ve nerede.
Diyorlar ki insanlar tanrıyı başka tanrılar yüzünden
boşlamadı, hiçbir tanrı olmasın diye; ve daha önce
hiç olmayan şeydi bu
İnsanlar hem tanrıları hem de tapınmayı yadsıdılar,
yeğledikleri önce Mantık idi,
Ve sonra Para, ve İktidar, ve Hayat dedikleri şey, ya da
Irk, ya da dialektik.
Kilise yadsındı, kule yıkıldı, çanlar alt üst edildi, başka
ne yapmamız gerekirdi
Ama öylece kaldık eller bomboş ve avuçlar açık
Bir çağda ki ilerliyor durmaksızın geriye doğru?


İŞSİZLERİN SESİ (çok uzaktan)

Bu ülkede
Bir sigara olacak iki erkeğe,
İki kadına çeyrek litre acı
Bira...


KORO:

Ne diyor dünya, doğru yoldan ayrılır mı bütün dünya,
kestirme bir yolda güçlü arabalarla?


İŞSİZLERİN SESİ (daha da hafiften)

Bu ülkede
Hiç kimse iş vermedi bize...


KORO:

Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık
derinliklerin yüzünde.
Kilise mi yanılttı insanlığı, yoksa insanlık mı kiliseyi?
Bir zamanda ki kilise artık saygı görmez, tepki de
uyandırmaz, ve insanlar unutmuşlardır
Tüm tanrıları, Tefecilik, Kösnü ve İktidar dışında.


IX

İnsanoğlu, kendi gözünle gör , ve kendi kulağınla işit
Ve yüreğini hazır tut sana göstereceğim her şeye.
Kimdir o ki demişti: tanrının Evi bir Hüzün Evidir;
Yolda karalar giyinmeli ve üzgün davranmalıyız, asık
suratlarla,
Boş duvarlar arasından geçmeli, pesden bir şarkıyı
titreterek, hafiften fısıldıyarak?
Tanrıya yükleyeceklerdi kendi üzünçlerini, duyacakları
acıları
Kendi günahları ve hataları için, günlük uğraşlarını ele
alırken.
Ama caddede yürüyüşleri baston yutmuş gibidir,
yarışa hazır soylu atlar gibi,
Donatarak kendilerini, işgüzardır piyasada, forumlarda ve
ve bütün din-dışı toplantılarda.
Düşünerek kendi yararlarını, her eğlenceye hazır,
Sağlayarak kendi rahatlarını.
Yas tutalım özel bir odada, öğrenerek pişmanlık yollarını,
Sonra öğrenelim neşeli arkadaşlığını azizlerin .

İnsan ruhu hızlanmalı yaratma için.
Biçimsiz taşlardan kendini taşla özdeşleştirince yonutçu,
Daima hayatın yeni biçimleri fışkırır, insan ruhundan ki
katılmıştır taşın ruhuna;
Anlamsız çizilmiş biçimlerinden her şeyin, (ister canlı ister
cansız
Ressamın gözünün gördüğü) fışkırır yeni hayat, yeni biçim,
yeni renk.
Ses denizinden müzik hayatı,
Kaygan çamurundan kelimelerin, sulusepkeni ile
dolusundan sözlü karmaşaların,
Oynak düşünce ve duyguların, kelimelerin ki yerini almıştır
düşünce ve duyguların,
İşte orada fışkırır yetkin düzeni sözün, ve güzelliği
büyünün.

Rab, bu armağanları sunmayalım mı Senin hizmetine?
Sunmayalım mı Senin hizmetine bütün gücümüzü
Hayat için, onur, kayra, ve düzen,
Ve duyuların ussal kıvancı için?
Yaratan Rab istemiş olmalı yaratmamızı
Ve yarattığımızı kullanmamızı gene kendi hizmetinde
Ki zaten O'nun hizmetidir yaratma işinde.
Çünkü insan bütünlenmiştir ruh ve bedenle,
Ve dolayısıyla ruh ve beden olarak hizmet etmelidir.
Görünen ve görünmeyen, iki dünya buluşudur insanda;
Görünen ve görünmeyen buluşmalı onun Tapınağında;
Yadsımamalısınız gövdeyi.

Şimdi görürsün ki Tapınak tamamlanmıştır:
Pek çok çabadan sonra, pek çok engelden sonra;
Çünkü yaratma işi hiç sancısız olmamıştır;
Yontulmuş taş, görünen çarmıhtaki İsa,
Süslenmiş sunak, yükselen ışık.

Işık

Işık
Görünen hatırlatıcısı Görünmeyen Işığın.


X

Gördün yapının kuruluşunu, gördün süslendiğini
Geceden gelen birince, tanrıya sunulmuştur o şimdi,
Artık bir kilisedir, bir ışık daha dikilmiş bir tepeye
Bir dünyada, şaşkın ve karanlık ve ürkmüş korku
habercisinden.
Peki gelecek üstüne ne deriz? Kurabildiğimiz tek bir kilise mi?
Ya da sürdürecek mi o Gerçek Kilise fethetmeyi Dünyayı?

Büyük yılan hep yarı uyanık yatar, dünya cehenneminin
dibinde, kıvrılmış
Kendi katları içre, uyanıncaya dek açlıktan ve çevirerek
başını bir sağa bir sola hazırlanır yiyip yutma saatine.
Ama Günahın Gizi bir çukurdur, öyle derin ki ölümlü
gözler iskandil edemez. Gel
Sen , arasından onların , yılanın altın gözlerine bayılanların,
tapanların, yılanın gönüllü kurbanlarının. Seç
Kendi yolunu ve ayrı kıl kendini.
Pek merak etme İyiyi ve Kötüyü;
Çabalama zamanın gelecek dalgalarını saymaya;
Ama kendini hoşnut say çünkü ışığın var
Yeter adım atmana da basamak bulmana da.

Ey Görünmez Işık, öğüşler sana!
Onca parlak ölümlü görüşler için.
Ey Daha Büyük Işık, öğüşler Sana daha sönüğün için;
Doğu ışığı çan kulemize ulaşır sabahları,
Işık ki dolunur batı kapılarımızda akşamları,
Alacaışık durgun gölcükler üzre yarasalar uçarken,
Ay ışığı ve yıldız ışığı, baykuş ve pervane ışığı,
Ateşböceği ateş ışığı upuzun bir yaprakta.
Ey Görünmez Işık, tapıyoruz Sana!

Şükran Sana ışıklar için, tutuşturduğumuz,
Işığı mihrabın ve kutsal yerin;
Küçük ışıkları gece yarısı düşünceye dalanların
Ve ışıklar, renkli pencere camlarından gönderilen
Ve ışık, cilalı taşlardan yansıyan,
Yaldızlı oyma tahtadan, ve renkli fresklerden.
Denizin altı bakışımızdır, gözlerimiz yukarı bakar
Ve görür ışığı, tedirgin sularda kırılan.
Görüyoruz ışığı ama göremiyoruz nerden geliyor.
Ey Görünmez Işık ululuyoruz Seni!

Dünyasal hayat ritmimizde ışıktan bıkarız. Kıvanırız gün
erince sona, oyun erince sona ; ve coşkunluk acıdır daha çok.
Bizler çocuğuz, çabucak bıkan: çocuklar ki kalkar geceleri ve
uykuya dalarlar roket ateşlenirken; ve gündüzler, iş ya da
oyun için, uzundur.
Bıkarız eğlenceden ya da çabalamaktan, uyuruz ve iyi ki
uyuruz.
Denetiminde kan ritminin ve gündüzün ve gecenin ve
mevsimlerin.
Ve söndürmeliyiz mumu, söndürmeli ışığı ve yine
yakmalıyız;
Daima karartmalı, daima yeniden parlatmalıyız alevi.
Bu yüzden şükran Sana, cılız ışığımız için, gölgelerle
benekli.
Şükran Sana ki yönelttin bizi kurmaya, bulmaya
oluşturmaya parmak uçlarımızda ve gözlerimizin
ışığında.
Ve bir mihrap kurunca Görünmez Işığa, üstüne dikebiliriz
küçük ışıkları, bedensel görüş gücümüze uygun ışıkları.
Ve şükran Sana ki ışığı hatırlatır bize karanlıklar.
Ey Görünmez Işık, sunarız Sana şükranımızı, Senin büyük
görkemin için!


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

27 Nisan 2016 Çarşamba

Coriolan II. Bir Devlet Adamının Sıkıntıları

AĞLA, niçin ağlayayım?
Bütün gövdeler çayırdır: kapsıyarak
Banyo Arkadaşlarını, İngiliz İmparatorluğu Şövalyelerini,
Süvarileri,
Ey Süvariler! Legion d'honour'lü,
Kara Kartal Nişanlı (1. ve 2. sınıf),
Ve Doğan Güneş Nişanlı.
Ağla, ağla, niçin ağlıyayım?
İlk yapılacak iş, komiteler kurmaktır:
Danışma kurulları, daimi encümenler, üst komiteler, ve
          alt komiteler.
Bir sekreter yeter birçok komiteye.
Niçin ağlıyayım?
Arthur Edward Cyril Parker telefon operatörü atandı,
Maaşı haftada 1 Sterling 10 Şilin, yılda 5 Şilin artışla
          yükselecek
Haftada 2 Sterling 10 Şiline ; Noel primi 30 Şilin
Ve yılda bir hafta tatil.
Bir komite atandı, bir mühendisler komisyonu seçmek için
Su İşlerini görüşecek.
Bir komisyon atandı
Bayındırlık İşleri için, ilk sorun tahkimatın yenilenmesi.
Bir komisyon atandı
Görüşmek üzere bir Volscian komisyonuyla
Sürekli barış için: ok tüyleyiciler, harbe yapıcılar, ve
          demirciler
Karma bir komite kurmuşlar, protesto için siparişlerdeki
          azalmayı.
O sırada muhafızlar zar atar bataklıkta
Ve kurbağalar (El Mantuan) vıraklar bataklıkta.
Ateşböcekleri parlar cılız şimşeklere karşı
Niçin ağlayayım?
Anne anne
İşte sırasıyla aile portreleri, soluk büstler, görünüşte
          hepsi pek Romalı,
Pek benziyorlar birbirlerine, sırayla aydınlanarak aleviyle
Terli bir meşale taşıyıcının, esniyor.

Ey gizlenen altında... Gizlenen altında... Orada güvercinin
          ayağı durur ve kitlenir bir an,
Durağan bir an, öğle dinlencesi, hazırlanmış en geniş öğle
          ağacının üst dalları altında
Bir öğle sonrası esintisiyle karışan göğüs tüyleri altında
Orada siklamen yayar kanatlarını, orada yabanasması
          sarkar kapıya doğru
Ey anne (arasında değil bu büstlerin, hepsi gereğince yazılı)
Ben, bir yorgun baş, arasında bu başların
Boyunlar güçlü, taşır onları
Burunlar güçlü, yarar rüzgarı
Anne
Olmayabiliriz bir süre için, belki de şimdi, birlikte,
Kıyımlar, kurban etmeler, adaklar, yakarıp edinmeler
Başladıysa şimdi
Olmayabiliriz
Ey gizlenen
Gizlenen durağanlığında öğlenin, sessiz geberen gecede.
Gel küçük yarasanın kanat rüzgarıyla, ateşsineği ya da
          ateşböceğinin küçük ışığıyla gel,
"Yükseliş ve düşüş, toz ile taçlanmış", küçük yaratıklar,
Küçük yaratıklar seyrekçe cıvıldar tozlar içre, geceler içre.
Ey anne
Niçin ağlayayım?
Bizler bir komite istiyoruz, bir temsilciler komitesi,
          bir komite soruşturmalar için
ÇEKİL ÇEKİL ÇEKİL


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

Coriolan I. Zafer Töreni

Taş, bronz, taş, çelik, meşe dalları, at nalları
Kaldırımlar üzre.
Ve bayraklar. Ve trampetler. Ve pek çok kartal.
Kaç tane? Say bakalım. Ve halkın böyle yığışması.
Tanıyamadık o gün kendimizi, ya da tanıyamadık kenti.
İşte tapınak yolu, ve biz, pek çoğumuz doldurup yolu.
Pek çoğu bekleyerek, kaç kişi bekleyerek? ne önemi var, böyle bir günde?
Göründüler mi? Yo, daha değil. Bazı kartallar göründü. Ve dinle trampetleri.
Buraya geliyorlar. O da geliyor mu?
Doğal uyanık hayatı Benliğimizin, bir sezme işidir.
Bekleyebiliriz taburelerimiz ve sosislerimizle .
İlk gelen hangisi? Görebildin mi? De bize. Gelen

5,800,000 tüfek ve karabina,
102,000 makineli tüfek,
28,000 havan topu,
53,000 sahra topu ve ağır top,
Bilmem ne kadar cephane, mayın ve tapa,
13,000 uçak,
24,000 uçak motoru,
50,000 cephane arabası,
ve 55,000 ağırlık arabası,
11,000 sahra mutfağı,
1,150 sahra fırını.

Amma zaman aldı bu. Şimdi sıra O'nda mı? Hayır,
Şunlar golf kulübü kaptanları, bunlar izciler,
Ve şimdi societe gymnastique de Poissy
Ve şimdi de Belediye Başkanı ve Lonca Üyeleri. Bak
Orada şimdi o, bak:
Gözlerinde hiç de sorgu sual yok
Ya da ellerinde, atın üzerinde sessiz,
Ve gözler tetikte, bekliyor, seziyor, ilgisiz.
Ey gizlenen altında güvercin kanadının, gizlenen göğsünde sutospağasının,
Altında palmiyelerin öğleyin, altında akarsuyun
Durağan noktasında dönen dünyanın. Ey gizlenen.

Şimdi tapınağa çıkıyorlar. Sonra kurban.
Şimdi bakireler geliyor ellerinde vazolar, vazolarda
Toz
Toz
Tozun tozu, ve şimdi
Taş, bronz, taş, çelik, taş, meşe dalları, at nalları
Kaldırımlar üzre.

Bütün görebildiğimiz bu. Ama kaç kartal! ve nice trampetler!
(Ve Paskalya günü kırlara çıkmadık,
Onun'çin genç Cyril'i kiliseye götürdük. Ve çan çaldı onlar
Ve o yüksek sesle seslendi, peksimetler.)
Şu sosisi atmayın,
El altında bulunsun. O kurnazdır. Lütfen bize
Verir misiniz bir ışık?
Işık
Işık
Et fes soldats faisaientla haie? ILS LA FAISAIENT.*


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


* Ve askerler saf tutuyorlar mı? Tutuyorlar.

Üç Müneccimin Yolculuğu

Journey of the Magy


"Geliyor denen soğuktu, tutulduğumuz,
"Tam da yılın en kötü zamanı
"Bir yolculuk için, böyle uzun bir yolculuk:
"Yollar derin ve hava keskin,
"En ölü zamanı kışın."
Ve develer yaralı, ayaklar çatlak, inatçı,
Uzanıp yatmakta eriyen karlar üzre.
Öyle zaman oldu ki özledik hep
Yamaçlardaki yazlık konakları, terasları,
Ve şerbet getiren ipekler içre kızları.
Sonra deveciler küfrede homurdana
Ve kaçarak, ve içki ve kadın isteyerek,
Ve gece-ateşleri sönerek ve barınak yokluğu,
Ve kentler düşman, kasabalar dost değil
Ve köyler pislik yuvası, fiyatlar çok yüksek:
Çetin denen bir zamandı, geçirdiğimiz.
Sonunda yeğledik gece yolculuğunu,
Tavşan uykularına dalarak,
Kulağımızda sesler çınlayarak, diyordu ki
Bütünüyle aptallıktı bu.

Sonra tan vakti indik ılıman bir vadiye,
Islak, kar sınırı altı, ot kokulu,
Bir akarsu ve karanlığı döven bir değirmen,
Ve üç ağaç, ufka yakın.
Ve bir yaşlı beyaz at çayırda dörtnala kalktı.
Sonra bir hana vardık, kapı üstünde asma dalları,
Açık bir kapıda altı el, gümüş parasına zar atan,
Ve ayaklar, boş şarap tulumlarını tekmeleyen.
Ama hiçbir haber yoktu, onun'çin düştük yola
Ve vardık geceleyin, zamanından önce değildi
Yeri buluşumuz; bu (diyebilirsiniz) yeterliydi .

Tüm bunlar uzun zaman önceydi, hatırlarım,
Ve bunu yine yapardım, ama düşündüm
Şunu düşündüm
Şunu: bütün o yolda yedilişimiz ne içindi
Doğum mu yoksa ölüm mü? Bir doğum vardı, bu kesin,
Kanıtımız vardı ve şüphemiz yok. Doğumu. ve ölümü
görmüştüm,
Ama düşünmüştüm bunlar farklıydı; bu Doğum sanki
Çetin ve acı can çekişmemizdi, sanki Ölüm, bizim ölümümüz.
Sonra yerlerimize döndük, bu Ülkelere,
Ama artık rahat değiliz burada, eski düzen içre,
Tanrılarını kucaklayan bir sürü yabancıyla.
Bir başka ölüm olsa ne sevinirdim.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

26 Nisan 2016 Salı

Ash-Wednesday

Paskalya Perhizinin İlk Çarşambası


I

Çünkü ummuyorum döneyim gene
Çünkü umuyorum
Çünkü ummuyorum döneyim
İsteyerek şunun yetisini, bunun gücünü
Artık çabalamam çabalamaya böyle şeyler için
(Kocamış kartal neden gersin kanatlarını?)
Neden ağıt yakayım
Yiten gücüne bildiğimiz saltanatın?

Çünkü ummuyorum tadayım gene
Olumlu saatin çürük ününü
Çünkü sanmıyorum
Çünkü bilirim ki bilmeyeceğim
Geçici olan tek gerçek gücü
Çünkü içemem orada
Ağaçlar çiçeklenir ve pınarlar akarken, çünkü hiçbir şey yok artık

Çünkü bilirim ki zaman hep zaman
Ve yer, hep o yer ve tek yerdir
Ve gerçek yalnız belli bir zamanda gerçektir
Ve yalnız belli bir yerde
Kıvanıyorum ki her şey olduğu gibi ve
Ben boşluyorum o kutlu yüzü
Ve boşluyorum o sesi
Çünkü umamam döneyim gene
Bu yüzden kıvançlıyım, bir şeyler kurmanın
Verdiği kıvançla

Ve yakarıyorum Tanrı'ya bağışlanmamız için
Ve ben yakarıyorum ki unutabileyim
Bu sorunları ki kafamda onca evirdim çevirdim
Onca açıkladım
Çünkü ummuyorum döneyim gene
Bırakın bu sözler yanıtlasın
Çünkü yapılan yapılmayacaktır bir daha
Dilerim verilecek cezamız çok ağır olmasın

Çünkü bu kanatlar artık uçacak kanat değil
Yalnızca dövmeye yarar havayı
Hava ki şimdi tümden hafifleyip kurumuş
Daha hafif ve kuru istekten
Öğret bizi aldırmayı ve aldırmamayı
Öğret bize uslu oturmayı.

Yakar biz günahlar'çin şimdi ve ölüm saatimizde
Yakar bizler için şimdi ve ölüm saatimizde.


II

Lady, üçbeyaz pars çöktü altına ardıçın
Gün serinliğinde, yedikten sonra tıka basa
Bacaklarımı yüreğimi ciğerimi ve ne vardıysa
Kafatasımın yuvarlak oyuğunda. Ve Tanrı dedi
Yaşayacak mı bu kemikler? Yaşayacak mı
Bu kemikler? Ve bir zamanlar ne vardıysa
Kemikler içre (çoktan kurumuş) cıvıldadı:
İyiliği yüzünden bu Lady'nin
Sevimliliği yüzünden ve düşüncelerinde
Yüceltmesi yüzünden Bakire Meryem'i,
Işıl ışıl parıldarız . Ben ki dönüşmüşüm burada
Sunuyorum eylemlerimi unutulmaya ve aşkımı
Çölün gelecek kuşaklarına ve sukabağına.
Bu yüzdendir geri aldım
Bağırsaklarım göz liflerimle sindirilmez parçalarımı
Parsların burun kıvırdığı. Lady bir yanda dalmış
Beyaz tuvaletiyle, derin düşüncelere, beyaz tuvaletiyle.
Kemiklerin beyazlığı çeksin hele cezasını unutkanlığın.
Hayat yok ki içlerinde. Değil mi ki unutulmuşum
Ve unutulacaktım, öyleyse unutacağım
Bunca bağlı, yönelmiş tek amaca. Ve Tanrı dedi
Yalvaçlığını yele de, yele yalnız, çünkü yalnız
Yel dinleyecek. Ve kemikler cıvıldadılar
Çekirgelerin kemirme sesiyle şarkılarına başladılar

Sessizliğin Lady'si
Sakin ve acılı
Solgun ve en yetkin
Gülü anıların
Gülü unutkanlığın
Tükenmiş ve can-katan
Kaygılı ve dinlendiren
Biricik Gül
Şimdi Bahçedir
Tüm aşkların bittiği
Tüket ezincini
Doyurmayan aşkın
Katmerli ezincini
Doyuran aşkın
Sonu, bu sonsuz
Yolculuğun çıkmaza
Bitimi her şeyin ki
Bitirilemez
Kelamsız konuşma ve
Hiç konuşmasız kelam
Öğüşler Anamıza
O Bahçe için
Tüm aşkların bittiği.

Bir ardıçın altında şakıdı kemikler, dağılmış ve parıltılı
İyi ki dağıldık, pek hayrımız dokunmadı birbirimize,
Gün serinliğinde bir ağaç altında, hayır duasıyla kumların ,
Unutup kendilerini ve birbirlerini, birleştiler
Sessizliğinde çölün. İşte ve topraktır ki sizler
Bölüşeceksiniz kardeşçe. Ve ne ayrılma ne de birleşme
Söz konusu. Toprak bu topraktır. Elimizde kalıtımız.


III

İlk dönemecinde ikinci merdivenin
Dönüp de gördüm aşağ'da
Aynı görüntü sarılmıştı tırabzana
Buğusu içinde kokuşmuş havanın
Boğuşuyordu merdivenlerin şeytanıyla,
Aldatan suratı umut ve umutsuzluğun .

İkinci dönemecinde ikinci merdivenin
Bıraktım onları büküle döne aşağ'da;
Başka yüzler yoktu ve karanlıktı merdiven,
Islaktı, kertikliydi, bir yaşlının onmaz salyalı ağzı ,
Geçkin bir köpekbalığının çentikli boğazı gibiydi.

İlk dönemecinde üçüncü merdivenin
Bir pencere vardı incir biçimi açılmış
Ve çiçekli alıçlardan ve bir çayırlıktan ötede
Geniş sırtlı biri, bürünmüş mavi ve yeşile,
Büyüledi Mayıs zamanını antik bir flütle.
Savrulan saçlar hoştur, kumral saçlar yüze savrulan ,
Leylaklar ve kumral saçlar;
Oyalanmış, flütün ezgisi, biter ve adımları düşüncenin üçüncü merdivende,
Duralamada, duralamada; ve güç, umut ve umutsuzluktan öte
Tırmanmada üçüncü merdivene.

Tanrım, değmez benim gibisine
Tanrı m , değmez benim gibisine ama neydi o kelam söyle.


IV

Kimdi yürüyen arasında menekşelerle menekşelerin
Kimdi yürüyen arasında
Değişik yeşillikte çeşitli tarhların
İlerleyip beyazlı mavili, Meryem'in renkleri içre,
Söz edip boş şeylerden
Bir yadsıyıp bir kabullenerek sonrasız acıyı
Kimdi katılan ötekilere, yürürlerken,
Kimdi gürleştiren çeşmeleri, canlandıran pınarları

Serinleten kızgın kayayı ve pekiştiren kumları
Hezaren çiçeği mavisiyle , Meryem'in mavisi,
Sovegna vos ( Unutma beni )

İşte yıllar, geçip gider aradan , taşıyan
Kemanlarla flütleri uzaklara, sağaltan
Uykuyla uyanış arası zamanda yürüyeni , bürünen

Ak ışığa, dalga dalga, sarmada gövdesini , dalga dalga.
Yeni yıllar yürür, sağaltıp
Parlak bir gözyaşı bulutunda, yılları, sağaltıp
Yeni bir şiirle antik şiiri. Kurtar
Zamanı. Kurtar
Erişilmez düşlerdeki yorumlanmamış düşü
Yaldızlı ölü arabasını çekerken süslü ünikornlar.

Sessiz bacı beyaz ve mavi peçesiyle
Porsuk korusunda, bahçe tanrısının ardında,
Flütü soluksuz, baş eğdi, imledi ama tek kelam etmedi

Ama çeşmeler gürleşti, kuşlar şakıdı aşağ'ya
Kurtar zamanı, kurtar düşleri
Simgesidir kelamın, duyulmadık, söylenmedik

Yel binlerce fısıltı düşürmeden porsuklardan

Ve sonra bizim sürgünlüğümüz


V

Yitik kelam yitmişse, edilmiş kelam edilmişse
Duyulmadık, edilmedik
Kelam edilmemiş, duyulmamışsa;
Hala edilmemiştir o kelam, O Kelam duyulmamış,
Tek kelamı olmayan O Kelam, O Kelam içinde
Bu alemin, bu alem için;
Ve ışık parıldadı karanlıkta ve
O Kelama karşı tedirgin alem hala dönüyordu
Ortalarında O sessiz Kelamın .

Ey ulusum benim, ne ettim ben sana.

Nerde bulunacak o kelam, o kelam nerde
Çınlayacak? Burada değil, yeterli sessizlik yok
Yok denizlerde ya da adalarda, yok
Kıtalarda, çöllerde ya da yağmur ülkesinde,
Yok onlar için ki karanlıkta yürürler
Hem gündüz vakti, hem gece vakti
Uygun vakit ve uygun yer burada değil
Hiç bağışlanma yeri yok onlara, o yüzü tanımadılar
Hiç kıvanma zamanı yok onlara, şamata içre yürüdüler ve o sesi yadsıdılar

Yakaracak mı peçeli bacı onlar için
Ki yürüyüp karanlıkta seçerler seni ve yadsırlar seni,
Onlar ki boynuz üzre cansız, arasında mevsimle mevsimin, zamanla zamanın , arasında
Saatle saatin, kelamla kelamın, güçle gücün, beklemekteler
Karanlıkta? Peçeli bacı yakaracak mı
Kapıdaki çocuklar için,
Çekip gidemezler ve yakaramazlar:
Yakar onlar için ki seçerler ve yadsırlar

Ey ulusum benim, ne ettim ben sana.

Peçeli bacı, ince uzun porsukağaçları arasında
Yakaracak mı onlar için ki onu incitirler
Ve dehşete düşer ve boyun eğmezler
Ve onarlar önünde alemin, yadsırlar kayalıklarda
O son çölde, arasında son mavi kayalıkların
Çöl bahçenin içinde, bahçe çölün içinde
Kurak, tükürüp buruşuk elma çekirdeklerini ağızlarından.

Ey ulusum benim.


VI

Ummadığım halde döneyim gene
Ummadığım halde
Ummadığım halde döneyim

Çırpınarak kar ve zarar arasında
Bu kısa geçişte ki orada düşler geçer
Düşlergeçmiş alaca karanlığa doğumla ölüm arası
(Kutsa beni peder) istemeyi istemesem de bu şeyleri
Granit kıyıya bakan geniş pencereden
Ak yelkenler hala uçar denize, denize uçarak
Kırılmamış kanatlar

Ve yitik yürek katılıp kalır ve kıvanır
Sesinde yitik leylakların ve yitik denizin
Ve cılız can davranır baş kaldırmaya
Çünkü eğik gökkuşağı ve kokusu yitik denizin
Davranırlar sağaltmaya
Çığlığını bıldırcınlarla fırdönen kızkuşlarının
Ve kör göz yaratır
Bomboş gövdeler, fildişi kapılar arasında
Ve koku, yeniler tuzlu tadını kumlu toprağın

Bu, gerilim zamanıdır ölümle doğum arasında
Bu, yalnızlık yeridir ki üç düş orada geçer
Mavi kayalıkların arasından
Ama porsukağacından silkelenen sesler sürüklenirken
Bırak öbür porsuk da silkelenip yanıtlasın.
Ey kutlu bacı, kutsal ana, pınarın canı, bahçenin canı,
Çektirme bize, yalanla maskara etmeyelim kendimizi
Öğret bize aldırmayı ve aldırmamayı
Öğret bize akıllı uslu oturmayı

Bu kayaların arasında bile ,
Gönül rahatlığımız O'nun elinde
Ve bu kayaların arasında bile
Bacı, ana
Ve ırmakların canı, denizlerin canı,
Ayrılık acısı gösterme bana
Ve bırak çığlıklanın ulaşsın Sana.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

Oyuk Adamlar

A penny for the Old Guy*


I

Bizler içi oyuk adamlarız
Bizler içi doluk adamlarız
Birlikte eğilen
Kafaları saman tıkılı. Yazık!
Kurutulmuş seslerimiz
Birlikte fısıldaşınca
Sessizdir, anlamsızdır
Yel nasılsa kuru otlarda
Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında
Kuru kilerimizde

Görünüş biçimsiz, gölge renksiz,
Kötürüm güç, jest kımıltısız;

Onlar ki göçüp gittiler
Göz kırpmadan ölümün öbür Ülkesine
Anarlar bizi, anarlarsa, derler ki
Yitik azılı canlar değillerdi , ama
İçi oyuk adamlardı
İçi doluk adamlardı.


II

Düşlerde bakamadığım gözler
Ölümün düşsel ülkesinde
Bunlar görünmez:
Orada, bu gözler
Günışığıdır kırık bir sütun üzre,
Orada, bir ağaçtır salınır
Ve sesler
Yelin türküsündedir
Daha uzak ve daha ağırbaşlı
Solan bir yıldızdan .

Daha yakına yaklaşmıyayım
Ölümün düşsel ülkesinde
Ben de kılık değiştireyim
Şöyle seçme giysilerle
Sıçan kürkü, karga tüyü, çapraz çomaklar
Bir tarlada
Ne yöne eserse yel , o yöne
Daha yakına değil -

İstemez o son karşılama
Alacakaranlık ülkesinde


III

Bu ölü ülkedir
Bu kaktüs ülkesidir
Burada taştan putlar
Yükselir, burada onlar kabullenir
Bir ölü elinin yakarışlarını
Solan bir yıldızın pırıltısında.

Hep böyle midir
Ölümün öbür ülkesinde
Yalnız uyanış
O saatte, biz tam
Titrerken sevecenlikle
Dudaklar ki öpüş içindir
Yakarışlar sunar kırık taşlara.


IV

Burada değil gözler
Burada göz ne gezer
Bu ölen yıldızlar vadisinde
Bu oyuk vadide
Bu kırık çenesinde yitik ülkelerimizin

Bu sonuncusunda buluşma yerlerinin
El yordamıyla aranıyor
Ve kaçınıyoruz konuşmaktan
Yığılmış kıyısına bu kabarmış nehrin

Görmeyeceğiz belirmezse
Gözlerimiz yerlerinde
Sonrasız yıldızı
Katmerli gülü gibi
Alacakaranlık ölüm ülkesinin
İşte tek umudu
Boş adamların.


V

Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Frenkinciri frenkinciri
Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Saat beşte sabahleyin.


Düşünceyle
Gerçek arasına
Devinimle
Eylem arasına
Düşer o Gölge

Çünkü Senindir Ülke

Kavrayışla
Yaratma arasına
Coşkuyla
Yanıt arasına
Düşer o Gölge

Hayat uzun mu uzun

Kösnü ile
Kasılma arasına
Cinsel güçle
Varlık arasına
Kök ile
Soy sop arasına
Düşer o Gölge

Çünkü Senindir Ülke

Çünkü Senindir
Hayattır
Çünkü Senindir o

İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
Gümbürtüyle değil iniltiyle


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


(*) Old Guy için bir penny (5 Kasımda Guy Fawkes'ın yakalanışını kutlamak üzere donanma fişeği almak için çocukların para isteme yolu)

J. Alfred Prufrock'un Aşk Şarkısı

S'io eredessi ehe mia risposta fosse
a persona ehe mai tornasse al mondo,
questa fiamma staria senza piü seosse.
Ma per cio ehe giammai di questo fondo
non tornô vivo aleun, s'i'odo il vcro,
Senza tema d'infamia ti rispondo.


Gidelim öyleyse, sen ve ben ,
Akşam göğe karşı serilmiş yatarken
Eterlenmiş bir hasta gibi masada;
Gidelim o yarı tenha sokaklardan:
Mırıltılı inziva yeri olan
Tedirgin gecelerin, tek gecelik salaş otelleriyle
Ve istiridye kabuklu, talaşlı aşevleriyle ,
Sokaklar ki yoz tartışmasınca sinsi niyetlerin
İzleyip durur seni
Duyasın diye sanki o ürkünç soruyu . . .
Ah , "Nedir?" diye sorma sakın,
Gidelim de bir hatır soralım.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanj elo'dan söz açar.

Sarı sis sürterken sırtını pencere camlarına
Sarı duman sürterken burnunu pencere camlarına
Yaladı köşesini bucağını akşamın,
Oyalandı bir süre oluklardaki sularla,
Aldırmadı bacalardan inen kurum inerken sırtına,
Taraçayı hızla geçip ansızın atıldı,
Baktı, ılık bir Ekim gecesiydi gelen,
Bir kıvrılıp evin çevresine , uyuya kaldı .

Ve gerçekten zamanı gelir
Pencere camlarına sırtını sürterek
Sokaklar boyunca kayan sarı dumanın;
Zamanı gelir, zamanı gelir
Yüzün olur karşındaki yüzleri karşılayacak ;
Cana kıymanın da , yaratmanın da zamanı gelecek ,
Ve zaman , tüm işleri ve günleri için ellerin
Ki alıp soruları düşürür tabağına tek tek;
Senin zamanın ve benim zamanım ,
Ve zamanı sayısız kararsızlığın da
Ve sayısız görüşlerin ve caymaların da,
Daha tadına bakmadan tost ile çayın.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanj elo'dan söz açar.

Ve gerçekten zamanı gelir
Sorarsın, "Cesaretim var mı?", "Cesaretim var mı?",
Zamanı gelir geri dönüp merdivenden inmenin,
İç ezikliğiyle tepemdeki kelliğin -
(Diyecekler, "Saçları nasıl da seyrelmede!")
Günlük elbisem üstümde, kolalı yakam çenemde,
Kravatım şık ve sade ama üstünde sıradan bir iğne -
(Diyecekler, "Ama kollarıyla bacakları ne ince !")
Cesaretim var mı
Tedirgin etmeye evreni?
Bir dakika da yeterli zaman var
Kararlarla caymalar için ki bir dakika değiştirir hepsini.

Çünkü tümünü de bilirim ben, tümünü bilirim -
Bilirim nedir akşamlar, sabahlar, ikindiler,
Hayatımı çay kaşıklarıyla ölçmüşüm bir bir;
Ölgün bir düşüşle ölen sesleri bilirim
Uzakça bir salondaki müziğin etkisiyle.
Nasıl cüret ederdim öyleyse?

Ve gözleri de bilirim ben, tümünü bilirim -
Gözler ki tek cümlelik yaftada özetler seni;
Ben ki yaftalanmış yayılmışım bir iğne altında,
Ben ki iğnelenmiş, duvarda kıvranmaktayım,
Nasıl başlayabilirdim o durumda
Tükürmeye günlerimle alışkanlıklarımın izmaritlerini?
Nasıl cüret edebilirdim hem de?

Ve kolları da bilirim ben, tümünü bilirim -
Kollar ki bileziklidir, beyazdır, çıplaktır,
(Ama lambanın ışığında ayva tüylerine bürünür!)
Yoksa o parfüm mü, bir elbiseden,
Bana böyle boş şeyleri söyleten?
Kollar ki ya bir masaya dayalı, ya bir şala sarılı.
O zaman mı cüret etmeliydim?
Nasıl başlamalıydım ama?

.....

Diyeyim mi, akşamüstü dar sokaklarda sürttüm
Ve pipolarından yükselen dumanı seyrettim
Pencerelerden sarkan ceketsiz, yalnız adamların? . . .

Çentikli bir çift kıskaç olmalıydım ben
Sessiz denizlerin dibinde seğirten.

.....

Ve ikindiler, akşamlar, böyle deliksiz uyusun!
İnce uzun parmaklarla okşanmış,
Uykuda . . . yorgun . . . sözde hastalanmış,
Yatıyor yerde, burada, yanımızda upuzun.
Yeter miydi, çaylar, kekler, dondurmalardan sonra,
Sürüklemeye gücüm, o anı bir çıkmaza?
Ama ağlayıp oruç tuttum, ağlayıp yakardım,
Gördümse de başımın (dazlakça) bir tepside getirildiğini,
Bir yalvacını diyemem - hem nedir ki, önemi;
Görmüş ün yalazının benim için parıldadığını,
Görmüş ölümsüz kavasın paltomu tutup sırıttığını,
Ve doğrusu korkmuştum .

Ve üstelik onca çabaya değer miydi?
O fincanlar, o marmalat, o çaylardan sonra,
Porselenler arasında, seninle söyleşimiz arasında
Değer miydi onca bocalamak ,
Sorun'u bir gülüşle kesip atmak,
Sıkıp bir yumak haline sokmak evreni,
İtip yuvarlamak sonra o ürkünç soruya,
Demek için, "Ben Lazarus, ölüler arasından,
Geldim anlatmaya her şeyi, anlatacağım size her şeyi" -
Ya biri, yastığa gömerek başını umursamadan
Deseydi, "Demek istediğim hiç de bu değil.
Hiç de bu değil . "

Ve üstelik onca çabaya değer miydi,
Onca üzüntüye değer miydi,
Günbatımlarından, avlulardan, sulanmış sokaklardan ,
Romanlar ve çay bardakları ve yeri süpüren eteklerden sonra -
Hem bunlar, hem daha nice şeylerden sonra? -
Elde değil ki söylemek açıkça içimdekini!
Ama bir hayal feneri sanki beyaz perdeye yansıtmış sinirleri:
Onca üzüntüye değer miydi
Ya biri, gömülerek yastığa ya da sıyırarak şalını
Ve dönerek pencereye deseydi bir:
" Hiç de bu değil,
Demek istediğim hiç de bu değil."

.....

Yooo! Ne Prens Hamlet'im ben , ne de elimdeydi olmak;
Bir maiyet lorduyum, öyle biri ki elbette
Renklensin diye bir gezi önayak olacak bazı sahnelere ,
Öğüt verecek prense ; tamam , bir oyuncak prensin elinde,
İşe yaramaktan hoşnut, saygılı,
Politik, ölçülü ve çok dikkatli;
Cafcaflı sözlere düşkün, biraz da kaz kafalı ;
Kimi zaman da, doğrusu, gülünç adamakıllı -
Adamakıllı Soytarı , kimi zaman da.

Kocamak tayım . . . Kocamak tayım . ..
Paçaları kıvrık pantolonlarla dolaşacağım .

Saçımı arkadan mı ayırayım? Bir şeftali yesem mi acaba?
Ayağımda beyaz flanel pantolon , dolaşacağım kıyıda.
Birbirine şarkı söylüyordu deniz kızları orada.

Sanmam ki bana şarkı söylesinler.

Gördüm onları denize açılırken dalgalar üzre
Tarayıp savrulan dalgaların ak saçını tel tel
Bir ak, bir kara, suları savururken yel .

Oyalandık bir süre salonlarında denizin,
Denizyosunu çelenkli denizkızlarının yanındaydık .
Uyanıncaya dek insan sesleriyle, sonra boğulduk.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


(*) Yerdiğim yanıtlar, bilseydim ki
Dünyaya dönebilecek birinedir,
Bu alev Şimdiye çoktan sönerdi.
Ama hiç kimse sağ dönmemiştir
Bu derinlikten. dendiğine göre,
Küçülmeden yanıtlıyorum bir bir.

DANTE
Cehennem XXVII'den

25 Nisan 2016 Pazartesi

Karıma Bir Sunu

Sana borçluyum bu kabına sığmayan sevinci,
Canlandırıyor duyularımı uyanış saatimizde;
Ve uyumu, düzenliyor erincini uyku saatimizin ;
Ve soluk alışı birlikte

Aşıkların ki gövdelerinde birbirinin kokusu
Düşünürler aynı şeyleri söze gerek kalmadan
Cıvıldarlar aynı sözleri anlama gerek kalmadan

Ne hırçın kış rüzgarı üşütür
Ne bunaltan tropik güneşi soldurur
Gülbağındaki gülleri ki bizimdir, bizimdir ancak

Ama bu sunu başkaları okusun diyedir
Bunlar sana açıkça sunulan özel sözlerdir.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

Yazmam Daha Aşk Şiiri

Oydu bir bakışta tanıdım onu
Kuşlar bakımından uçarı
Çocuk tutumuyla beklenmedik
Uzatmış ay aydın karanlığıma
Nerden uzatmışsa tenha boynunu

Dünyanın en güzel kadını bu oydu
Saçlarını tarasa baştanbaşa rumeli
Otursa ama hiç oturmazdı ki
Kan kadını rüzgârdı atların
Hep andım ne yaşanır olduğunu

En çok neresi mi ağzıydı elbet
Bütün duyarlıklara ayarlı
Öpüşlerin türlüsünden elhamra
Sınırsız denizinde çarşafların
Bir gider bir gelirdi işlek ağzı

Ah şimdi benim gözlerim
Bir ağlamaktır tutturmuş gidiyor
Bir kadın gömleği üstümde
Günün maviliği ondan
Gecenin horozu ondan


Cemal Süreya
Üvercinka
1957

Üvercinka

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmıya ya da umudu kesmemeye
Lâleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
          Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalb çarpıyor
Bütün kara parçaları için
          Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
          Afrika dahil

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
          Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
          Afrika hariç değil.


Cemal Süreya
Üvercinka
1956