Şiir, Sadece: t. s. eliot
t. s. eliot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
t. s. eliot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Rüzgarlı Bir Gece Üstüne Rapsodi

Saat on iki.
Sokakların erimi boyunca
Durdurulmuş bir aysı bileşimde,
Fısıldayan aysı büyüler
Dağıtır tabanını anıların
Ve onun tüm açık ilişkilerinin,
Sınırlarının ve kesinliklerinin.
Geçtiğim her sokak lambası
Kaderci bir davul gibi vuruyor,
Ve karanlıklar boyunca
Yarıgece sarsıyor anıları
Bir deli nasıl sarsarsa ölü bir ıtırı.

Saat bir buçuk,
Sokak lambası pırpır etti,
Sokak lambası mırıldandı,
Sokak lambası dedi, "bak şu kadına,
Sana doğru ikircikli, ışığında bir kapının,
Açılmış ona doğru bir sırıtış gibi.
Görürsün elbisesinin eteği
Yırtılmış ve lekelenmiş topraktan,
Ve görürsün gözünün köşesi
Çengelli bir iğne gibi bükülür.

Anılar fırlatır su üstüne
Bir sürü bükülmüş şeyi;
Bükülmüş bir dal kumsalda,
Aşınıp düzlenmiş ve cilalı,
Sanki dünya vazgeçmiş
Onun iskeletinin gizlerinden,
Sert ve apak.
Kırık bir yay bir fabrika avlusunda,
Pas yapışmış biçime, gücün terk ettiği,
Sert ve kıvrak ve ısırmaya hazır.

Saat iki buçuk,
Sokak lambası dedi,
"Bak oluğa uzanmış kediye,
Uzatır dilini
Ve atıştırır bir parça küflü yağı."
Çocuğun eli de öyle, kendiliğinden
Uzanıp cebine attı rıhtımda yuvarlanan oyuncağı,
Hiçbir şey göremedim çocuğun bakışları ardında.
Sokakta gözler görmüşümdür
Işıklı panjurlardan dikizlemeye çalışan,
Ve bir yengeç, bir öğle sonu, bir havuzda,
Yaşlı bir yengeç, sırtında deniz böcekleri,
Yakaladı ucunu kendisini durdurduğum çubuğun.

Saat üç buçuk,
Lamba pırpır etti,
Lamba mırıldandı karanlıkta.
Lamba vızıldadı:
"Aya bak,
La lune ne garde aucune rancune*,
Kırpıyor gözünü hafifçe,
Gülümsüyor köşelere.
Düzeltiyor saçını otların.
Ay yitirmiş anılarını.
Çiçek hastalığı çopurlaştırıyor yüzünü, kadının,
Büküyor elinde kağıttan bir gülü,
Toz kokulu, kolonya kokulu,
Yalnızdır o,
Geceye özgü tüm eski kokularla,
Ki geçtikçe geçerler kafasından."
Akla gelir
Güneşsiz kuru ıtırlar
Ve çatlaklardaki toz,
Kestane kokuları sokaklarda,
Ve kadın kokuları panjurlu odalarda,
Ve sigaralar koridorlarda
Ve kokteyl kokuları barlarda.

Lamba dedi,
"Saat dört,
İşte numara kapıda.
Hatırla!
Anahtarın var,
Küçük lambanın ışık çemberi merdivende.
Çık.
Yatak açık; diş fırçası duvarda asılı,
Pabuçları kapıda bırak, uyu, hazırlan hayata."

Son bükülüşü bıçağın.


T. S. Eliot
Çeviren: Suphi Aytimur


*Ay hiç kin beslemez.

Mr. Prufrock'tan Aşk Türküsü

Gel gidelim beraberce;
Akşam gelip göğün üstüne serilince
Ameliyat masasında baygın bir hasta gibi...
Gidelim bildiğin ıssız sokak içlerinden,
O sabahlara dek gürültüsü dinmeyen otellerle
Sabahçı kahveleri önünden ...
Gidelim o sokaklardan işte ...
Bir'sinsi niyetle uzadıkça uzayan münakaşalar gibi hani
Sürükler ya içinden çıkarılmaz bir soruya doğru seni...
Kuzum, sorma nedir diye?
Kalk gidelim misafirliğe!
Odada kadınlar bir aşağı bir yukarı ...
Michelangelo' dur konuştukları.
Sarı sis sürterken sırtını pencere camlarına,
Sarı duman sürterken burnunu pencere camlarına
Yaladı diliyle kenarını, köşesini akşamın
Oluklarda oyalandı bir vakit su birikintileriyle,
Sonra yüklenip sırtına bacalardan inen kurumu
Kaydı saçaktan, ansızın baş aşağı daldı,
Baktı bir ılık teşrin gecesi,
Şöyle bir dolandı evin etrafında, uyuya kaldı.

Elbet bulunacak vakit
Kaysın diye yol boyunca sarı duman
Pencere camlarına sürterekten sırtını;
Bulunacak vakit, bulunacak vakit
Yaklaştığın çehrelere yakışacak bir çehre takınmana;
Bulunacak vakit, hem öldürmek, hem yaratmak için
Ve vakit, kaldırıp bir sual bırakan tabağına
Türlü işleri, türlü günleri için ellerin;
Vakit senin için de benim için de
Hala daha hala vakit kararsızlıklar için
Binbir karar, binbir pişmanlık için
Kızarmış ekmekle çay ikramından önce.
Odada kadınlar bir aşağı bir yukarı ...
Michelangelo' dur konuştukları.
Elbette bulunacak vakit
"Cesaretim var mı cesaretim" diye sormak için de
Vakit, geriye dönüldüğünde, merdivenler inildiğinde,

Bir açılmış benekle saçlarımın tepesinde -
(Diyecekler: "Bir hal oldu saçlarımın dibine!")
Üstümde sabah kostümüm, sımsıkı yakam, havada çene,
Kıravatım zengin fakat mütevazı, bir de basit asorti iğne(
Diyecekler: "Bir hal oldu el ayak bileklerine!")
Cesaretin var mı
Tacize kainatı?
Vakitse var aynı dakka içinde
Kararlar için pişmanlıklar için derken hepsinin karşıtı.

Zira şimdiden bilirim bütün hepsini bir bir hepsini -
Bilirim sabahını, ikindisini, akşamlarını,
Kahve kaşıklarıyla çıkarmışım ömrümü tutarını;
Kesik bir ezgiyle kesilen sesleri de bilirim,
Ağır basınca bir uzak bölmeden bir musiki,
Şimdi nasıl cüret ederim ki?

Şimdiden bilirim gözleri, bir bir hepsini -
İnsanı yafta olmuş bir cümlenin altında çıkan gözleri;
Yaftalandıktan sonra duvarda yarı canlı,
Hangi cesaretle başlamalı
Döküp saçmaya günlerimin yamalı bohçalarını?
Hem nasıl cüret ederim ki?

Şimdiden bilirim kolları, bir bir hepsini -
Kollar: bir masaya uzanmış yahut bir şal'a sanlı.
(Ama ışık düşünce üstünü ayva tüyleri saracak!)
Bir entariden yayılan lavanta
Kokusu mu acaba aklımı dağıtmakta?

Kollar: bir masaya uzanmış yahut bir şal'a sanlı.
Hangi cesaretle başlamalı?
Hem nasıl cüret ederim ki?

Denir mi "Ben akşam karanlığında dar sokaklardan geçtim;
Pencerelerden sarkmış kollan sıvalı, yalnız insanların
Seyrettim pipolarından yükselen dumanı"?
Çentikli bir çift yengeç kıskacı olacaktım ben,
Seyirterekten sakin deniz düzlerinde.
İkindi-vakti, akşam vakti, uyumakta öyle deliksiz!..

Uzun parmaklarla okşanmış da
Dalmış ... yorgun ... yahut yalancıktan hasta,
Uzanmış şuracağa yanımıza ...
Kalkmalı mıyım çay, pasta ve dondurmadan sonra
Yaşadığımız anı sürüklemeye bir çıkmaza?
Evet, ağladım, oruç tuttum, ağladım, dua ettim,
Gördüm, evet, başımın (hafif ten dazlak) bir tepside yattığını,
Demiyorum, peygamberim ben - Şart değil ya bu zaten;
Görmedim değil devlet kuşunun bana doğru kanat çırptığını,
Paltomu tuttuğunu gördüm o ezeli kavasın, pis pis sırıttığını;
Ne saklayayım korkudan kalbimin attığını!

Zahmete değer miydi üstelik
Fincanlardan, reçellerle çaylardan sonra
Porselenler ve senli benli bir sohbetin ortasında,
Zahmete değer miydi
Kestirip atmak meseleyi bir tebessümle,
Sıkılmış bir top'a döndürüp avucunda kainatı
Yuvarlamak içinden çıkılmaz bir soruya doğru?
"Ben Lazar'ım" diye çıkmaz ortaya. "Ben ahretten geldim
Anlatmak için size her şeyi, anlatacağım size her şeyi" -
Ya hanım başının altına bir yastık yerleştirerekten
"Hiç de bu değildi benim aklımdan geçen,
Hiç de bu değildi," deyiverirse?

Zahmete değer miydi üstelik?
Zahmete değer miydi?
Onca gruptan sonra yol üstü bahçelerinden, sulanmış
sokaklardan,
Onca romandan sonra çay fincanlarından, döşemelerde
sürüklenen eteklerden sonra? -
Neler daha, nelerden sonra? -
Bir türlü anlatamıyorum meramımı bu sefer;
Fakat sinirlerin hayalini bir perdeye aksettirmiş gibi
bir sihirli fener:
Zahmete değer miydi
Ya hanım, bir yastık yerleştirerek yahut çıkarıp atarken
şalını,
Pencereye çevirip yüzünü
"Hiç de bu değildi'', deyiverirse?
"Hiç de bu değildi benim aklımdan geçen."

Yok! Ben Prens Hamlet değilim, ne de o katın ehliyim;

Ben mabeyinde bir beyzade, hizmeti geçen biri
İşlerin seyrine hız vermekte ve bir iki sahneye vesile,
İşe yaradığına memnun gayet,
Ve prense nasihat etmekte ele yatkın bir maşa nihayet,
Hürmetkar, dikkatli, ihtiyatlı,
Tumturaklı laflara meraklı, fakat azıcık kaim kafalı,

Kimi zaman doğrusu gülünç adamakıllı -
Kimi zaman nerdeyse Soytarı.

İhtiyar oluyorum, İhtiyar ...
Kıvıracağım zahir paçalarımı potinlerimin konçlarına kadar.

Saçlarımı arkadan ayırsam mı acaba; yiyeyim mi dersin bir şeftali?
Beyaz fanila pantolonlar ayağımda, dolaşacağım sahili,
Türkü söylerken işittim deniz kızlarını birli ikili.

Sanmam türkü söylesin onlar benim için.

Açılırken gördüm onları dalgaların sırtında.
Dalgaların tarayaraktan beyaz saçlarını, o arkaya savrulu,
Savurdukça suları rüzgar açıklı koyulu.

Oyalandık bir vakit denizin sofalarında
Saçlarına kırmızı yosunlar takmış deniz perileriyle,
Boğulduk sonra uyanınca ansızın insan sesleriyle


T. S. Eliot
Çeviren: Can Yücel

28 Nisan 2016 Perşembe

The Rock'dan Korolar

I

Kartal süzülür doruklarında Göğün,
Avcı köpeğiyle izler kendi yörüngesini.
Ey sürekli devrimi kümelenmiş yıldızların,
Ey sürekli yinelenişi saptanmış mevsimlerin,
Ey dünyası bahar ve güzün, doğum ve ölümün!
Sonsuz dönüşü düşünlerle eylemlerin,
Sonsuz buluşlar, sonsuz deneyimler,
Getirir bilgisini hareketin, ama durağanlığın değil;
Bilgisini konuşmanın, ama susmanın değil;
Bilgisini sözlerin, ama habersizliği Kutsal Sözden.
Tüm bilgimiz bizi daha yaklaştırır bilisizliğimize,
Tüm bilisizliğimiz bizi daha yaklaştırır ölüme,
Ama yakınlık ölüme, daha yakınlık değildir tanrı'ya.
Nerede hayat, yaşarken yitirdiğimiz?
Nerede bilgelik, bilgi içinde yitirdiğimiz?
Nerede bilim, bilgiler içinde yitirdiğimiz?
Göğün dönüşü yirminci yüzyılda
Bizi uzaklaştırır Tanrı'dan, yaklaştırır Kül'e.

Gidip gezdim Londra'yı, zamanı gösteren Kenti,
Orada Nehir akar, yabancı para desteğiyle.
Orada bana dendi: pek çok kilisemiz var,
Ve pek az aşcı dükkanımız. Orada bana dendi:
Mahalle papazları emekliye! Kilise gereksiz insanlara
İş yerlerinde, ama Pazarı geçirdikleri yerde.
Kentte gerek yok çanlara:
Varsın varoşları uyandırsınlar.
Gidip gezdim varoşları, ve orada bana dendi:
Altı gün canımız çıkar, yedinci gün gazlamalıyız
Dişi geyik peşinde, kız oğlan kız peşinde.
Hava bozuksa evde oturur ve gazete okuruz.

Sanayi bölgelerinde, orada bana anlatılan
Ekonominin yasalarıydı .
Güzelim kırlarda, orada görünen oydu ki
Kırlar şimdi yalnız pikniğe elverişlidir.
Ve kiliseye gereksinim görülmüyordu
Kırda ya da varoşlarda ; ve kentte
Yalnız önemli düğünler için.


Koro Şefi

Susun! ve bozmayın gerekli uzaklığı.
Çünkü seziyorum , yaklaşmakta
Rock. O belki yanıtlar kuşkularımızı.
Rock. Gözcü. Yabancı.
O ki görmüştür ne olduğunu
Ve görür ne olacağını.
Tanık. Eleştirmen. Yabancı.
Tanrı-esriği, ki içindedir doğruluk doğuştan.


Rock girer, bir oğlanın öncülüğünde.

ROCK:

İnsanların çoğu sürekli işçidir,
Ya da sürekli işsiz, bu daha zordur,
Ya da geçici işçi, bu da hoş değildir.
Üzüm cenderesini tek başıma çiğnedim, bilirim
Ki gerçekten güçtür yararlı olmak, el çekerek
İnsanların mutluluk saydığı şeylerden, arayarak
Sonu çapraşık iyi davranışları, kabullenerek,
Kılı kıpırdamadan, onursuzca davrananları,
Herkesin alkışını ya da hiç kimsenin aşkını.
Herkes hazırdır parasını yatırmaya
Ama çoğu kazançtan pay umar.
Derim size : Yetkinleştirin istencinizi.
Derim : hiç düşünme hasadı
Ama düşün gereğince ekmeyi.

Dünya döner ve dünya değişir,
Ama tek bir şey değişmez.
Yaşantım boyunca tek bir şey değişmez.
Ne kadar gizleseniz de, bu şey değişmez:
Sürekli çatışması iyi ile kötü'nün.
Unutkan, savsıyorsun türbeleri, kiliseleri;
Öyle insanlarsınız ki bu zamanla alay edersiniz
İyilik adına yapılanlarla, nedenler bulursunuz
Mantıklı ve aydınlık kafaları hoşnut edecek.
Sonra, savsıyorsunuz ve küçümsüyorsunuz çölü.
Çöl uzak değildir güney dönencesinde,
Çöl yalnız çevresinde değildir bölgenin,
Çöl sıkıştırılmıştır kapı komşu metro'ya,
Çöl yüreğindedir senin kardeşinin.
İyi insan yapıcıdır, yapıyorsa iyi olanı.
Size göstereceğim şeyler şimdi yapılmaktadır,
Bazı şeyler de çok eskiden yapılmıştı,
Ki sizleri yüreklendirebilir. Yetkinleştirin istencinizi.
İşte size halkın yaptığı iş. Dinleyin.


Işıklar azalır; yarı karanlıkta şarkı söyleyen

İŞÇİLERİN sesi duyulur:

Boş yerlerde
Kuracağız yeni tuğlalarla
Oradadır eller ve makineler
Ve kil, yeni tuğlalar için
Ve kireç, yeni harç için
Tuğlaların düştüğü yerde
Kuracağız yeni taşlarla
Kirişlerin çürüdüğü yerde
Kuracağız yeni keresteyle
Sözcüğün söylenmediği yerde
Kuracağız yeni bir dille
Oradadır iş birlikte
Bir kilise hepimize
Ve bir iş her birimize
Herkes kendi işine.


Şimdi soluk göğe karşı bir işçi kümesinin silüeti belirir.

Daha uzaktan onları yanıtlayan İŞSİZLERİN sesi duyulur.

Kimse iş vermedi bize
Eller ceplerde
Ve suratlar asık
Açık yerlerde dolaşıp dururuz
Ve titreriz ışıksız odalarda.
Yalnız rüzgar dolaşır
Boş tarlalarda, sürülmemiş,
Orada bir pulluk, yan yatmış
Bir pulluk izine. Bu ülkede
İki adama bir sigara olmalı,
İki kadına yarım bardak acı
Bira. Bu ülkede
Kimse iş vermedi bize.
Ne hayatımız isteniyor, ne ölümüz
Yer alıyor The Times'da.


Gene İŞÇİLERİN şarkısı

Nehirler akar, mevsimler geçer
Serçe ve sığırcığın harcanacak zamanı yok.
İnsanlar kurmazsa
Nasıl yaşayabilirler?
Tarla sürülünce
Ve buğday ekmekleşince
Onlar ölmeyecek kısalmış bir yatakta
Ve ensiz bir çarşafla. Bu caddede
Ne başlangıç, ne hareket, ne barış, ne de son var,
Ama sözsüz gürültü ve tatsız yiyecek.
Gecikmeden, ivecenleşmeden
Bu caddenin başlangıcını ve sonunu yapardık.
Biz kurduk anlamı:
Bir kilise hepimize
Ve bir iş herkese
Herkes kendi işine.


III

Rabbin kelamı ulaştı bana, diyerek:
Ey aşağılık kentleri düzenci insanların,
Ey aydın insanların umarsız kuşakları,
Saptırılmış, labirentlerinde ustalığınızın,
Kafeslenmiş, geliriyle size özgü buluşların:
Size eller vermiştim, tapınmaktan çektiniz,
Size dil vermiştim, sonsuz palavra için,
Size Yasamı vermiştim, siz komisyonlar kurdunuz,
Size dudaklar vermiştim, dostça duyguları belirtmek için,
Size kalpler vermiştim, karşılıklı güvensizlik için.
Size seçme gücü vermiştim, ama ancak bocaladınız
Saçma varsayımlarla boşuna eylemler arasında.
Nicesi kitap yazıp bastırmakla uğraşıyor,
Nicesi adlarını basılmış görmek dileğinde,
Nicesi koşu sonuçlarından başka şey okumaz.
Çoktur okuduğunuz, ama Kelamı değil Rabbin,
Çoktur konutunuz, ama Evi değil Rabbin.
Kurar mısınız bana alçıdan bir ev, çatısı oluklu,
Doldurmak için pazar gazeteleri döküntüleriyle?


BİRİNCİ ERKEK SESİ:

Bir Haykırış Doğudan :
Ne yapılacak payandasına tüten gemilerin?
Bırakacak mısınız halkımı, unutkan ve unutmuş,
İşsizliği, çalışmayı ve çılgınca bilinçsizliği?
Orada kalacak devrilmiş baca,
Çıplanmış tekne, paslı bir demir yığını,
Tuğla yığılı bir sokakta, keçilerin tırmandığı,
Ki orada söylenmez Benim Kelamım.


İKİNCİ ERKEK SESİ:

Bir Haykırış Kuzeyden ve Batıdan ve Güneyden
Ki her gün binleri gönderirler zaman-bekçisi kente;
Ki orada Benim Kelamım söylenmez,
Lobelya çiçekleri ve tenis fanilaları ülkesinde
Tavşanlar yuva kazar ve karaçalı yine biter,
Isırganlar gelişir kumlu çakıllı avluda,
Ve rüzgar der: "Buradaydı kibar tanrısız halk:
Onların tek anıtı asfalt yollar
Ve yitmiş binlerce golf topu."


KORO :

Kurarız boşuna, tanrı bizimle kurmadıkça.
Üstlenebilir misiniz tanrının size vermediği kenti?
Trafiği yöneten binlerce polis memuru
Soramaz size, neden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz.
Bir kobay kolonisi, etkin bir dağsıçanı sürüsü
Daha iyi kurarlar tanrısız kuranlardan.
Ayaklarımızı kaldıralım mı sonsuz örenler arasında?
Sevmiştim güzelliğini Evinin, huzurunu Tapınağının,
Süpürdüm döşemelerini ve süsledim mihraplarını.
Nerede tapınak yoksa orda yuva olmayacaktır.
Gerçi vardır barınaklarınız ve kurumlarınız,
Kira ödendiği halde güvenilmez pansiyonlarınız,
Yere gömülü fare yuvası bodrumlarınız
Ya da numaralı kapılı sağlık konutlarınız
Ya da komşununkinden daha iyice bir eviniz;
Peki, Yabancı sorarsa: "Kuruluş amacı nedir bu kentin?
Karşılıklı sevgiden mi bu ıkış tıkış bir araya geliş?"
Ne yanıt vereceksiniz? "Hep birlikte oturuyoruz ki
Herkes para kazansın" mı? yoksa, "Bu bir toplumdur" mu?
Ve Yabancı ayrılacak ve dönecek çöllere.
Ey ruhum, hazır ol Yabancının gelişine,
Hazır ol çünkü nasıl soracağını bilir o.

Ey bezginliğini insanların, tanrıdan yüz çevirip
Uslarının görkemine, eylemlerinin ününe dönenler,
Sanatlara, buluşlara, atak girişimlere dönenler,
İnsan büyüklüğünün, hiç güvenilmez, düzenine dönenler,
Yani toprak ve suyu sizin hizmetinize sunanlar,
Denizleri sömüren ve dağları devindirenler,
Yıldızları sıradan ve yeğlenen diye ayıranlar,
Yetkin buzdolabının tasarımıyla uğraşanlar,
Ussal bir ah tak kuramıyla uğraşanlar,
Olabildiğince çok kitap basımıyla uğraşanlar,
Yaratarak mutluluğu, fırlatarak boş şişeleri,
Döndürerek dinlencenizi ateşli bir coşkuya
Ulus için, ırk için ya da insanlık denen şey için;
Unutmuş olsan da Tapınağın yolunu,
Hatırlayan birisi var senin kapının yolunu:
Hayattan kaçınabilirsiniz, ama Ölüm'den değil.
Sizler yadsıyamıyacaksınız Yabancı'yı.


VII

Başlangıçta tanrı dünyayı yarattı. Çorak ve çıplak.
Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin yüzündeydi.
Ve insanlar varolunca, kendi çeşitli yollarında,
çabaladılar ezinç içinde ulaşmaya tanrıya.
Bilinçsizce ve boşuna, çünkü insan boş bir şeydir, ve
Tanrısız insan yele kapılmış bir tohumdur: o yana, bu
yana sürüklenen, ve kök salıp göverecek hiçbir yer
bulamayan.
Onlar ışığı da izlediler, gölgeyi de, ve ışık onları ışığa
doğru yeddi, ve gölge onları karanlığa ulaştırdı,
Yılanlara ve ağaçlara tapınış, hiçbir şey bulamayınca
şeytanlara tapınış: hayat ötesi hayatı istemek, tensel
olmayan esrimeyi istemek.
Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin
yüzünde.

Ve Ruh suyun yüzünde kımıldadı ve insanlar ki
ışığa döndüler ve ışıktan haberleri vardı
Buldular Yüksek Dinleri; ve Yüksek Dinler iyiydi
Ve insanları ışıktan ışığa yeddiler, İyi ile Kötü'nün
bilgisine.
Fakat onların ışığı hep karanlıkta çevrilmiş ve
mahvolmuştu
Ilımlı denizlerin havası, Kutup Akıntısının durağan ölü
soluğuyla parçalanır gibi;
Ve onlar bir sona ulaştılar, bir ölü son, bir hayat ateşinin
ürperttiği,
Ve onlar, açlıktan ölmüş bir çocuğun buruşuk ve antik
görünüşünü aldılar.
Dua çarkları, ölülere tapma, bu dünyanın yadsınışı.
anlamı unutulmuş ayinlerin onanışı
Rüzgarın kamçıladığı tedirgin kumlukta, ya da rüzgarın
kar barındırmadığı tepelerde.
Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık derinliklerin
yüzünde.

Sonra geldi, saptanmış bir anda, bir an ki
zaman içre ve zamandan,
Bir an, değil zaman dışı, ama zaman içre, yani tarih
dediğimiz şey: zaman dünyasını çaprazlamasına ve
ikiye bölerek, bir an zaman içre ama zamandan
bir an gibi değil,
Bir an zaman içre ama zaman o an içre yapılmıştı: çünkü
anlamı olmaksızın hiçbir zaman yoktur, ve anlamı
veren ise zaman'ın o anı idi .
Sonra sanıldı ki insanlar ışıktan ışığa geçmeliydi, ışığında
Kelamın,
Olumsuz varlıklarına karşın bağışlanan Çarmıh ve Özveri
içre;
Hayvansal hep önceki gibi, kösnül ve çıkarcı hep önceki
gibi, bencil ve mankafa hep önceki gibi,
Ama hep çabalayarak, hep yeniden onayarak, hep o ışığın
aydınlattığı yolda yürümeyi sürdürerek;
Çoğu kez duraklayarak, oyalanarak, yalpalayarak, gecikerek,
dönerek ama başka hiçbir yol izlemeyerek.

Ama belli ki bir şey olmuştur, daha önce hiç olmayan:
tam olarak bilmesek de ne zaman ve neden ve nasıl
ve nerede.
Diyorlar ki insanlar tanrıyı başka tanrılar yüzünden
boşlamadı, hiçbir tanrı olmasın diye; ve daha önce
hiç olmayan şeydi bu
İnsanlar hem tanrıları hem de tapınmayı yadsıdılar,
yeğledikleri önce Mantık idi,
Ve sonra Para, ve İktidar, ve Hayat dedikleri şey, ya da
Irk, ya da dialektik.
Kilise yadsındı, kule yıkıldı, çanlar alt üst edildi, başka
ne yapmamız gerekirdi
Ama öylece kaldık eller bomboş ve avuçlar açık
Bir çağda ki ilerliyor durmaksızın geriye doğru?


İŞSİZLERİN SESİ (çok uzaktan)

Bu ülkede
Bir sigara olacak iki erkeğe,
İki kadına çeyrek litre acı
Bira...


KORO:

Ne diyor dünya, doğru yoldan ayrılır mı bütün dünya,
kestirme bir yolda güçlü arabalarla?


İŞSİZLERİN SESİ (daha da hafiften)

Bu ülkede
Hiç kimse iş vermedi bize...


KORO:

Çorak ve çıplak. Çorak ve çıplak. Ve karanlık
derinliklerin yüzünde.
Kilise mi yanılttı insanlığı, yoksa insanlık mı kiliseyi?
Bir zamanda ki kilise artık saygı görmez, tepki de
uyandırmaz, ve insanlar unutmuşlardır
Tüm tanrıları, Tefecilik, Kösnü ve İktidar dışında.


IX

İnsanoğlu, kendi gözünle gör , ve kendi kulağınla işit
Ve yüreğini hazır tut sana göstereceğim her şeye.
Kimdir o ki demişti: tanrının Evi bir Hüzün Evidir;
Yolda karalar giyinmeli ve üzgün davranmalıyız, asık
suratlarla,
Boş duvarlar arasından geçmeli, pesden bir şarkıyı
titreterek, hafiften fısıldıyarak?
Tanrıya yükleyeceklerdi kendi üzünçlerini, duyacakları
acıları
Kendi günahları ve hataları için, günlük uğraşlarını ele
alırken.
Ama caddede yürüyüşleri baston yutmuş gibidir,
yarışa hazır soylu atlar gibi,
Donatarak kendilerini, işgüzardır piyasada, forumlarda ve
ve bütün din-dışı toplantılarda.
Düşünerek kendi yararlarını, her eğlenceye hazır,
Sağlayarak kendi rahatlarını.
Yas tutalım özel bir odada, öğrenerek pişmanlık yollarını,
Sonra öğrenelim neşeli arkadaşlığını azizlerin .

İnsan ruhu hızlanmalı yaratma için.
Biçimsiz taşlardan kendini taşla özdeşleştirince yonutçu,
Daima hayatın yeni biçimleri fışkırır, insan ruhundan ki
katılmıştır taşın ruhuna;
Anlamsız çizilmiş biçimlerinden her şeyin, (ister canlı ister
cansız
Ressamın gözünün gördüğü) fışkırır yeni hayat, yeni biçim,
yeni renk.
Ses denizinden müzik hayatı,
Kaygan çamurundan kelimelerin, sulusepkeni ile
dolusundan sözlü karmaşaların,
Oynak düşünce ve duyguların, kelimelerin ki yerini almıştır
düşünce ve duyguların,
İşte orada fışkırır yetkin düzeni sözün, ve güzelliği
büyünün.

Rab, bu armağanları sunmayalım mı Senin hizmetine?
Sunmayalım mı Senin hizmetine bütün gücümüzü
Hayat için, onur, kayra, ve düzen,
Ve duyuların ussal kıvancı için?
Yaratan Rab istemiş olmalı yaratmamızı
Ve yarattığımızı kullanmamızı gene kendi hizmetinde
Ki zaten O'nun hizmetidir yaratma işinde.
Çünkü insan bütünlenmiştir ruh ve bedenle,
Ve dolayısıyla ruh ve beden olarak hizmet etmelidir.
Görünen ve görünmeyen, iki dünya buluşudur insanda;
Görünen ve görünmeyen buluşmalı onun Tapınağında;
Yadsımamalısınız gövdeyi.

Şimdi görürsün ki Tapınak tamamlanmıştır:
Pek çok çabadan sonra, pek çok engelden sonra;
Çünkü yaratma işi hiç sancısız olmamıştır;
Yontulmuş taş, görünen çarmıhtaki İsa,
Süslenmiş sunak, yükselen ışık.

Işık

Işık
Görünen hatırlatıcısı Görünmeyen Işığın.


X

Gördün yapının kuruluşunu, gördün süslendiğini
Geceden gelen birince, tanrıya sunulmuştur o şimdi,
Artık bir kilisedir, bir ışık daha dikilmiş bir tepeye
Bir dünyada, şaşkın ve karanlık ve ürkmüş korku
habercisinden.
Peki gelecek üstüne ne deriz? Kurabildiğimiz tek bir kilise mi?
Ya da sürdürecek mi o Gerçek Kilise fethetmeyi Dünyayı?

Büyük yılan hep yarı uyanık yatar, dünya cehenneminin
dibinde, kıvrılmış
Kendi katları içre, uyanıncaya dek açlıktan ve çevirerek
başını bir sağa bir sola hazırlanır yiyip yutma saatine.
Ama Günahın Gizi bir çukurdur, öyle derin ki ölümlü
gözler iskandil edemez. Gel
Sen , arasından onların , yılanın altın gözlerine bayılanların,
tapanların, yılanın gönüllü kurbanlarının. Seç
Kendi yolunu ve ayrı kıl kendini.
Pek merak etme İyiyi ve Kötüyü;
Çabalama zamanın gelecek dalgalarını saymaya;
Ama kendini hoşnut say çünkü ışığın var
Yeter adım atmana da basamak bulmana da.

Ey Görünmez Işık, öğüşler sana!
Onca parlak ölümlü görüşler için.
Ey Daha Büyük Işık, öğüşler Sana daha sönüğün için;
Doğu ışığı çan kulemize ulaşır sabahları,
Işık ki dolunur batı kapılarımızda akşamları,
Alacaışık durgun gölcükler üzre yarasalar uçarken,
Ay ışığı ve yıldız ışığı, baykuş ve pervane ışığı,
Ateşböceği ateş ışığı upuzun bir yaprakta.
Ey Görünmez Işık, tapıyoruz Sana!

Şükran Sana ışıklar için, tutuşturduğumuz,
Işığı mihrabın ve kutsal yerin;
Küçük ışıkları gece yarısı düşünceye dalanların
Ve ışıklar, renkli pencere camlarından gönderilen
Ve ışık, cilalı taşlardan yansıyan,
Yaldızlı oyma tahtadan, ve renkli fresklerden.
Denizin altı bakışımızdır, gözlerimiz yukarı bakar
Ve görür ışığı, tedirgin sularda kırılan.
Görüyoruz ışığı ama göremiyoruz nerden geliyor.
Ey Görünmez Işık ululuyoruz Seni!

Dünyasal hayat ritmimizde ışıktan bıkarız. Kıvanırız gün
erince sona, oyun erince sona ; ve coşkunluk acıdır daha çok.
Bizler çocuğuz, çabucak bıkan: çocuklar ki kalkar geceleri ve
uykuya dalarlar roket ateşlenirken; ve gündüzler, iş ya da
oyun için, uzundur.
Bıkarız eğlenceden ya da çabalamaktan, uyuruz ve iyi ki
uyuruz.
Denetiminde kan ritminin ve gündüzün ve gecenin ve
mevsimlerin.
Ve söndürmeliyiz mumu, söndürmeli ışığı ve yine
yakmalıyız;
Daima karartmalı, daima yeniden parlatmalıyız alevi.
Bu yüzden şükran Sana, cılız ışığımız için, gölgelerle
benekli.
Şükran Sana ki yönelttin bizi kurmaya, bulmaya
oluşturmaya parmak uçlarımızda ve gözlerimizin
ışığında.
Ve bir mihrap kurunca Görünmez Işığa, üstüne dikebiliriz
küçük ışıkları, bedensel görüş gücümüze uygun ışıkları.
Ve şükran Sana ki ışığı hatırlatır bize karanlıklar.
Ey Görünmez Işık, sunarız Sana şükranımızı, Senin büyük
görkemin için!


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

27 Nisan 2016 Çarşamba

Coriolan II. Bir Devlet Adamının Sıkıntıları

AĞLA, niçin ağlayayım?
Bütün gövdeler çayırdır: kapsıyarak
Banyo Arkadaşlarını, İngiliz İmparatorluğu Şövalyelerini,
Süvarileri,
Ey Süvariler! Legion d'honour'lü,
Kara Kartal Nişanlı (1. ve 2. sınıf),
Ve Doğan Güneş Nişanlı.
Ağla, ağla, niçin ağlıyayım?
İlk yapılacak iş, komiteler kurmaktır:
Danışma kurulları, daimi encümenler, üst komiteler, ve
          alt komiteler.
Bir sekreter yeter birçok komiteye.
Niçin ağlıyayım?
Arthur Edward Cyril Parker telefon operatörü atandı,
Maaşı haftada 1 Sterling 10 Şilin, yılda 5 Şilin artışla
          yükselecek
Haftada 2 Sterling 10 Şiline ; Noel primi 30 Şilin
Ve yılda bir hafta tatil.
Bir komite atandı, bir mühendisler komisyonu seçmek için
Su İşlerini görüşecek.
Bir komisyon atandı
Bayındırlık İşleri için, ilk sorun tahkimatın yenilenmesi.
Bir komisyon atandı
Görüşmek üzere bir Volscian komisyonuyla
Sürekli barış için: ok tüyleyiciler, harbe yapıcılar, ve
          demirciler
Karma bir komite kurmuşlar, protesto için siparişlerdeki
          azalmayı.
O sırada muhafızlar zar atar bataklıkta
Ve kurbağalar (El Mantuan) vıraklar bataklıkta.
Ateşböcekleri parlar cılız şimşeklere karşı
Niçin ağlayayım?
Anne anne
İşte sırasıyla aile portreleri, soluk büstler, görünüşte
          hepsi pek Romalı,
Pek benziyorlar birbirlerine, sırayla aydınlanarak aleviyle
Terli bir meşale taşıyıcının, esniyor.

Ey gizlenen altında... Gizlenen altında... Orada güvercinin
          ayağı durur ve kitlenir bir an,
Durağan bir an, öğle dinlencesi, hazırlanmış en geniş öğle
          ağacının üst dalları altında
Bir öğle sonrası esintisiyle karışan göğüs tüyleri altında
Orada siklamen yayar kanatlarını, orada yabanasması
          sarkar kapıya doğru
Ey anne (arasında değil bu büstlerin, hepsi gereğince yazılı)
Ben, bir yorgun baş, arasında bu başların
Boyunlar güçlü, taşır onları
Burunlar güçlü, yarar rüzgarı
Anne
Olmayabiliriz bir süre için, belki de şimdi, birlikte,
Kıyımlar, kurban etmeler, adaklar, yakarıp edinmeler
Başladıysa şimdi
Olmayabiliriz
Ey gizlenen
Gizlenen durağanlığında öğlenin, sessiz geberen gecede.
Gel küçük yarasanın kanat rüzgarıyla, ateşsineği ya da
          ateşböceğinin küçük ışığıyla gel,
"Yükseliş ve düşüş, toz ile taçlanmış", küçük yaratıklar,
Küçük yaratıklar seyrekçe cıvıldar tozlar içre, geceler içre.
Ey anne
Niçin ağlayayım?
Bizler bir komite istiyoruz, bir temsilciler komitesi,
          bir komite soruşturmalar için
ÇEKİL ÇEKİL ÇEKİL


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

Coriolan I. Zafer Töreni

Taş, bronz, taş, çelik, meşe dalları, at nalları
Kaldırımlar üzre.
Ve bayraklar. Ve trampetler. Ve pek çok kartal.
Kaç tane? Say bakalım. Ve halkın böyle yığışması.
Tanıyamadık o gün kendimizi, ya da tanıyamadık kenti.
İşte tapınak yolu, ve biz, pek çoğumuz doldurup yolu.
Pek çoğu bekleyerek, kaç kişi bekleyerek? ne önemi var, böyle bir günde?
Göründüler mi? Yo, daha değil. Bazı kartallar göründü. Ve dinle trampetleri.
Buraya geliyorlar. O da geliyor mu?
Doğal uyanık hayatı Benliğimizin, bir sezme işidir.
Bekleyebiliriz taburelerimiz ve sosislerimizle .
İlk gelen hangisi? Görebildin mi? De bize. Gelen

5,800,000 tüfek ve karabina,
102,000 makineli tüfek,
28,000 havan topu,
53,000 sahra topu ve ağır top,
Bilmem ne kadar cephane, mayın ve tapa,
13,000 uçak,
24,000 uçak motoru,
50,000 cephane arabası,
ve 55,000 ağırlık arabası,
11,000 sahra mutfağı,
1,150 sahra fırını.

Amma zaman aldı bu. Şimdi sıra O'nda mı? Hayır,
Şunlar golf kulübü kaptanları, bunlar izciler,
Ve şimdi societe gymnastique de Poissy
Ve şimdi de Belediye Başkanı ve Lonca Üyeleri. Bak
Orada şimdi o, bak:
Gözlerinde hiç de sorgu sual yok
Ya da ellerinde, atın üzerinde sessiz,
Ve gözler tetikte, bekliyor, seziyor, ilgisiz.
Ey gizlenen altında güvercin kanadının, gizlenen göğsünde sutospağasının,
Altında palmiyelerin öğleyin, altında akarsuyun
Durağan noktasında dönen dünyanın. Ey gizlenen.

Şimdi tapınağa çıkıyorlar. Sonra kurban.
Şimdi bakireler geliyor ellerinde vazolar, vazolarda
Toz
Toz
Tozun tozu, ve şimdi
Taş, bronz, taş, çelik, taş, meşe dalları, at nalları
Kaldırımlar üzre.

Bütün görebildiğimiz bu. Ama kaç kartal! ve nice trampetler!
(Ve Paskalya günü kırlara çıkmadık,
Onun'çin genç Cyril'i kiliseye götürdük. Ve çan çaldı onlar
Ve o yüksek sesle seslendi, peksimetler.)
Şu sosisi atmayın,
El altında bulunsun. O kurnazdır. Lütfen bize
Verir misiniz bir ışık?
Işık
Işık
Et fes soldats faisaientla haie? ILS LA FAISAIENT.*


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


* Ve askerler saf tutuyorlar mı? Tutuyorlar.

Üç Müneccimin Yolculuğu

Journey of the Magy


"Geliyor denen soğuktu, tutulduğumuz,
"Tam da yılın en kötü zamanı
"Bir yolculuk için, böyle uzun bir yolculuk:
"Yollar derin ve hava keskin,
"En ölü zamanı kışın."
Ve develer yaralı, ayaklar çatlak, inatçı,
Uzanıp yatmakta eriyen karlar üzre.
Öyle zaman oldu ki özledik hep
Yamaçlardaki yazlık konakları, terasları,
Ve şerbet getiren ipekler içre kızları.
Sonra deveciler küfrede homurdana
Ve kaçarak, ve içki ve kadın isteyerek,
Ve gece-ateşleri sönerek ve barınak yokluğu,
Ve kentler düşman, kasabalar dost değil
Ve köyler pislik yuvası, fiyatlar çok yüksek:
Çetin denen bir zamandı, geçirdiğimiz.
Sonunda yeğledik gece yolculuğunu,
Tavşan uykularına dalarak,
Kulağımızda sesler çınlayarak, diyordu ki
Bütünüyle aptallıktı bu.

Sonra tan vakti indik ılıman bir vadiye,
Islak, kar sınırı altı, ot kokulu,
Bir akarsu ve karanlığı döven bir değirmen,
Ve üç ağaç, ufka yakın.
Ve bir yaşlı beyaz at çayırda dörtnala kalktı.
Sonra bir hana vardık, kapı üstünde asma dalları,
Açık bir kapıda altı el, gümüş parasına zar atan,
Ve ayaklar, boş şarap tulumlarını tekmeleyen.
Ama hiçbir haber yoktu, onun'çin düştük yola
Ve vardık geceleyin, zamanından önce değildi
Yeri buluşumuz; bu (diyebilirsiniz) yeterliydi .

Tüm bunlar uzun zaman önceydi, hatırlarım,
Ve bunu yine yapardım, ama düşündüm
Şunu düşündüm
Şunu: bütün o yolda yedilişimiz ne içindi
Doğum mu yoksa ölüm mü? Bir doğum vardı, bu kesin,
Kanıtımız vardı ve şüphemiz yok. Doğumu. ve ölümü
görmüştüm,
Ama düşünmüştüm bunlar farklıydı; bu Doğum sanki
Çetin ve acı can çekişmemizdi, sanki Ölüm, bizim ölümümüz.
Sonra yerlerimize döndük, bu Ülkelere,
Ama artık rahat değiliz burada, eski düzen içre,
Tanrılarını kucaklayan bir sürü yabancıyla.
Bir başka ölüm olsa ne sevinirdim.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

26 Nisan 2016 Salı

Ash-Wednesday

Paskalya Perhizinin İlk Çarşambası


I

Çünkü ummuyorum döneyim gene
Çünkü umuyorum
Çünkü ummuyorum döneyim
İsteyerek şunun yetisini, bunun gücünü
Artık çabalamam çabalamaya böyle şeyler için
(Kocamış kartal neden gersin kanatlarını?)
Neden ağıt yakayım
Yiten gücüne bildiğimiz saltanatın?

Çünkü ummuyorum tadayım gene
Olumlu saatin çürük ününü
Çünkü sanmıyorum
Çünkü bilirim ki bilmeyeceğim
Geçici olan tek gerçek gücü
Çünkü içemem orada
Ağaçlar çiçeklenir ve pınarlar akarken, çünkü hiçbir şey yok artık

Çünkü bilirim ki zaman hep zaman
Ve yer, hep o yer ve tek yerdir
Ve gerçek yalnız belli bir zamanda gerçektir
Ve yalnız belli bir yerde
Kıvanıyorum ki her şey olduğu gibi ve
Ben boşluyorum o kutlu yüzü
Ve boşluyorum o sesi
Çünkü umamam döneyim gene
Bu yüzden kıvançlıyım, bir şeyler kurmanın
Verdiği kıvançla

Ve yakarıyorum Tanrı'ya bağışlanmamız için
Ve ben yakarıyorum ki unutabileyim
Bu sorunları ki kafamda onca evirdim çevirdim
Onca açıkladım
Çünkü ummuyorum döneyim gene
Bırakın bu sözler yanıtlasın
Çünkü yapılan yapılmayacaktır bir daha
Dilerim verilecek cezamız çok ağır olmasın

Çünkü bu kanatlar artık uçacak kanat değil
Yalnızca dövmeye yarar havayı
Hava ki şimdi tümden hafifleyip kurumuş
Daha hafif ve kuru istekten
Öğret bizi aldırmayı ve aldırmamayı
Öğret bize uslu oturmayı.

Yakar biz günahlar'çin şimdi ve ölüm saatimizde
Yakar bizler için şimdi ve ölüm saatimizde.


II

Lady, üçbeyaz pars çöktü altına ardıçın
Gün serinliğinde, yedikten sonra tıka basa
Bacaklarımı yüreğimi ciğerimi ve ne vardıysa
Kafatasımın yuvarlak oyuğunda. Ve Tanrı dedi
Yaşayacak mı bu kemikler? Yaşayacak mı
Bu kemikler? Ve bir zamanlar ne vardıysa
Kemikler içre (çoktan kurumuş) cıvıldadı:
İyiliği yüzünden bu Lady'nin
Sevimliliği yüzünden ve düşüncelerinde
Yüceltmesi yüzünden Bakire Meryem'i,
Işıl ışıl parıldarız . Ben ki dönüşmüşüm burada
Sunuyorum eylemlerimi unutulmaya ve aşkımı
Çölün gelecek kuşaklarına ve sukabağına.
Bu yüzdendir geri aldım
Bağırsaklarım göz liflerimle sindirilmez parçalarımı
Parsların burun kıvırdığı. Lady bir yanda dalmış
Beyaz tuvaletiyle, derin düşüncelere, beyaz tuvaletiyle.
Kemiklerin beyazlığı çeksin hele cezasını unutkanlığın.
Hayat yok ki içlerinde. Değil mi ki unutulmuşum
Ve unutulacaktım, öyleyse unutacağım
Bunca bağlı, yönelmiş tek amaca. Ve Tanrı dedi
Yalvaçlığını yele de, yele yalnız, çünkü yalnız
Yel dinleyecek. Ve kemikler cıvıldadılar
Çekirgelerin kemirme sesiyle şarkılarına başladılar

Sessizliğin Lady'si
Sakin ve acılı
Solgun ve en yetkin
Gülü anıların
Gülü unutkanlığın
Tükenmiş ve can-katan
Kaygılı ve dinlendiren
Biricik Gül
Şimdi Bahçedir
Tüm aşkların bittiği
Tüket ezincini
Doyurmayan aşkın
Katmerli ezincini
Doyuran aşkın
Sonu, bu sonsuz
Yolculuğun çıkmaza
Bitimi her şeyin ki
Bitirilemez
Kelamsız konuşma ve
Hiç konuşmasız kelam
Öğüşler Anamıza
O Bahçe için
Tüm aşkların bittiği.

Bir ardıçın altında şakıdı kemikler, dağılmış ve parıltılı
İyi ki dağıldık, pek hayrımız dokunmadı birbirimize,
Gün serinliğinde bir ağaç altında, hayır duasıyla kumların ,
Unutup kendilerini ve birbirlerini, birleştiler
Sessizliğinde çölün. İşte ve topraktır ki sizler
Bölüşeceksiniz kardeşçe. Ve ne ayrılma ne de birleşme
Söz konusu. Toprak bu topraktır. Elimizde kalıtımız.


III

İlk dönemecinde ikinci merdivenin
Dönüp de gördüm aşağ'da
Aynı görüntü sarılmıştı tırabzana
Buğusu içinde kokuşmuş havanın
Boğuşuyordu merdivenlerin şeytanıyla,
Aldatan suratı umut ve umutsuzluğun .

İkinci dönemecinde ikinci merdivenin
Bıraktım onları büküle döne aşağ'da;
Başka yüzler yoktu ve karanlıktı merdiven,
Islaktı, kertikliydi, bir yaşlının onmaz salyalı ağzı ,
Geçkin bir köpekbalığının çentikli boğazı gibiydi.

İlk dönemecinde üçüncü merdivenin
Bir pencere vardı incir biçimi açılmış
Ve çiçekli alıçlardan ve bir çayırlıktan ötede
Geniş sırtlı biri, bürünmüş mavi ve yeşile,
Büyüledi Mayıs zamanını antik bir flütle.
Savrulan saçlar hoştur, kumral saçlar yüze savrulan ,
Leylaklar ve kumral saçlar;
Oyalanmış, flütün ezgisi, biter ve adımları düşüncenin üçüncü merdivende,
Duralamada, duralamada; ve güç, umut ve umutsuzluktan öte
Tırmanmada üçüncü merdivene.

Tanrım, değmez benim gibisine
Tanrı m , değmez benim gibisine ama neydi o kelam söyle.


IV

Kimdi yürüyen arasında menekşelerle menekşelerin
Kimdi yürüyen arasında
Değişik yeşillikte çeşitli tarhların
İlerleyip beyazlı mavili, Meryem'in renkleri içre,
Söz edip boş şeylerden
Bir yadsıyıp bir kabullenerek sonrasız acıyı
Kimdi katılan ötekilere, yürürlerken,
Kimdi gürleştiren çeşmeleri, canlandıran pınarları

Serinleten kızgın kayayı ve pekiştiren kumları
Hezaren çiçeği mavisiyle , Meryem'in mavisi,
Sovegna vos ( Unutma beni )

İşte yıllar, geçip gider aradan , taşıyan
Kemanlarla flütleri uzaklara, sağaltan
Uykuyla uyanış arası zamanda yürüyeni , bürünen

Ak ışığa, dalga dalga, sarmada gövdesini , dalga dalga.
Yeni yıllar yürür, sağaltıp
Parlak bir gözyaşı bulutunda, yılları, sağaltıp
Yeni bir şiirle antik şiiri. Kurtar
Zamanı. Kurtar
Erişilmez düşlerdeki yorumlanmamış düşü
Yaldızlı ölü arabasını çekerken süslü ünikornlar.

Sessiz bacı beyaz ve mavi peçesiyle
Porsuk korusunda, bahçe tanrısının ardında,
Flütü soluksuz, baş eğdi, imledi ama tek kelam etmedi

Ama çeşmeler gürleşti, kuşlar şakıdı aşağ'ya
Kurtar zamanı, kurtar düşleri
Simgesidir kelamın, duyulmadık, söylenmedik

Yel binlerce fısıltı düşürmeden porsuklardan

Ve sonra bizim sürgünlüğümüz


V

Yitik kelam yitmişse, edilmiş kelam edilmişse
Duyulmadık, edilmedik
Kelam edilmemiş, duyulmamışsa;
Hala edilmemiştir o kelam, O Kelam duyulmamış,
Tek kelamı olmayan O Kelam, O Kelam içinde
Bu alemin, bu alem için;
Ve ışık parıldadı karanlıkta ve
O Kelama karşı tedirgin alem hala dönüyordu
Ortalarında O sessiz Kelamın .

Ey ulusum benim, ne ettim ben sana.

Nerde bulunacak o kelam, o kelam nerde
Çınlayacak? Burada değil, yeterli sessizlik yok
Yok denizlerde ya da adalarda, yok
Kıtalarda, çöllerde ya da yağmur ülkesinde,
Yok onlar için ki karanlıkta yürürler
Hem gündüz vakti, hem gece vakti
Uygun vakit ve uygun yer burada değil
Hiç bağışlanma yeri yok onlara, o yüzü tanımadılar
Hiç kıvanma zamanı yok onlara, şamata içre yürüdüler ve o sesi yadsıdılar

Yakaracak mı peçeli bacı onlar için
Ki yürüyüp karanlıkta seçerler seni ve yadsırlar seni,
Onlar ki boynuz üzre cansız, arasında mevsimle mevsimin, zamanla zamanın , arasında
Saatle saatin, kelamla kelamın, güçle gücün, beklemekteler
Karanlıkta? Peçeli bacı yakaracak mı
Kapıdaki çocuklar için,
Çekip gidemezler ve yakaramazlar:
Yakar onlar için ki seçerler ve yadsırlar

Ey ulusum benim, ne ettim ben sana.

Peçeli bacı, ince uzun porsukağaçları arasında
Yakaracak mı onlar için ki onu incitirler
Ve dehşete düşer ve boyun eğmezler
Ve onarlar önünde alemin, yadsırlar kayalıklarda
O son çölde, arasında son mavi kayalıkların
Çöl bahçenin içinde, bahçe çölün içinde
Kurak, tükürüp buruşuk elma çekirdeklerini ağızlarından.

Ey ulusum benim.


VI

Ummadığım halde döneyim gene
Ummadığım halde
Ummadığım halde döneyim

Çırpınarak kar ve zarar arasında
Bu kısa geçişte ki orada düşler geçer
Düşlergeçmiş alaca karanlığa doğumla ölüm arası
(Kutsa beni peder) istemeyi istemesem de bu şeyleri
Granit kıyıya bakan geniş pencereden
Ak yelkenler hala uçar denize, denize uçarak
Kırılmamış kanatlar

Ve yitik yürek katılıp kalır ve kıvanır
Sesinde yitik leylakların ve yitik denizin
Ve cılız can davranır baş kaldırmaya
Çünkü eğik gökkuşağı ve kokusu yitik denizin
Davranırlar sağaltmaya
Çığlığını bıldırcınlarla fırdönen kızkuşlarının
Ve kör göz yaratır
Bomboş gövdeler, fildişi kapılar arasında
Ve koku, yeniler tuzlu tadını kumlu toprağın

Bu, gerilim zamanıdır ölümle doğum arasında
Bu, yalnızlık yeridir ki üç düş orada geçer
Mavi kayalıkların arasından
Ama porsukağacından silkelenen sesler sürüklenirken
Bırak öbür porsuk da silkelenip yanıtlasın.
Ey kutlu bacı, kutsal ana, pınarın canı, bahçenin canı,
Çektirme bize, yalanla maskara etmeyelim kendimizi
Öğret bize aldırmayı ve aldırmamayı
Öğret bize akıllı uslu oturmayı

Bu kayaların arasında bile ,
Gönül rahatlığımız O'nun elinde
Ve bu kayaların arasında bile
Bacı, ana
Ve ırmakların canı, denizlerin canı,
Ayrılık acısı gösterme bana
Ve bırak çığlıklanın ulaşsın Sana.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

Oyuk Adamlar

A penny for the Old Guy*


I

Bizler içi oyuk adamlarız
Bizler içi doluk adamlarız
Birlikte eğilen
Kafaları saman tıkılı. Yazık!
Kurutulmuş seslerimiz
Birlikte fısıldaşınca
Sessizdir, anlamsızdır
Yel nasılsa kuru otlarda
Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında
Kuru kilerimizde

Görünüş biçimsiz, gölge renksiz,
Kötürüm güç, jest kımıltısız;

Onlar ki göçüp gittiler
Göz kırpmadan ölümün öbür Ülkesine
Anarlar bizi, anarlarsa, derler ki
Yitik azılı canlar değillerdi , ama
İçi oyuk adamlardı
İçi doluk adamlardı.


II

Düşlerde bakamadığım gözler
Ölümün düşsel ülkesinde
Bunlar görünmez:
Orada, bu gözler
Günışığıdır kırık bir sütun üzre,
Orada, bir ağaçtır salınır
Ve sesler
Yelin türküsündedir
Daha uzak ve daha ağırbaşlı
Solan bir yıldızdan .

Daha yakına yaklaşmıyayım
Ölümün düşsel ülkesinde
Ben de kılık değiştireyim
Şöyle seçme giysilerle
Sıçan kürkü, karga tüyü, çapraz çomaklar
Bir tarlada
Ne yöne eserse yel , o yöne
Daha yakına değil -

İstemez o son karşılama
Alacakaranlık ülkesinde


III

Bu ölü ülkedir
Bu kaktüs ülkesidir
Burada taştan putlar
Yükselir, burada onlar kabullenir
Bir ölü elinin yakarışlarını
Solan bir yıldızın pırıltısında.

Hep böyle midir
Ölümün öbür ülkesinde
Yalnız uyanış
O saatte, biz tam
Titrerken sevecenlikle
Dudaklar ki öpüş içindir
Yakarışlar sunar kırık taşlara.


IV

Burada değil gözler
Burada göz ne gezer
Bu ölen yıldızlar vadisinde
Bu oyuk vadide
Bu kırık çenesinde yitik ülkelerimizin

Bu sonuncusunda buluşma yerlerinin
El yordamıyla aranıyor
Ve kaçınıyoruz konuşmaktan
Yığılmış kıyısına bu kabarmış nehrin

Görmeyeceğiz belirmezse
Gözlerimiz yerlerinde
Sonrasız yıldızı
Katmerli gülü gibi
Alacakaranlık ölüm ülkesinin
İşte tek umudu
Boş adamların.


V

Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Frenkinciri frenkinciri
Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Saat beşte sabahleyin.


Düşünceyle
Gerçek arasına
Devinimle
Eylem arasına
Düşer o Gölge

Çünkü Senindir Ülke

Kavrayışla
Yaratma arasına
Coşkuyla
Yanıt arasına
Düşer o Gölge

Hayat uzun mu uzun

Kösnü ile
Kasılma arasına
Cinsel güçle
Varlık arasına
Kök ile
Soy sop arasına
Düşer o Gölge

Çünkü Senindir Ülke

Çünkü Senindir
Hayattır
Çünkü Senindir o

İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
Gümbürtüyle değil iniltiyle


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


(*) Old Guy için bir penny (5 Kasımda Guy Fawkes'ın yakalanışını kutlamak üzere donanma fişeği almak için çocukların para isteme yolu)

J. Alfred Prufrock'un Aşk Şarkısı

S'io eredessi ehe mia risposta fosse
a persona ehe mai tornasse al mondo,
questa fiamma staria senza piü seosse.
Ma per cio ehe giammai di questo fondo
non tornô vivo aleun, s'i'odo il vcro,
Senza tema d'infamia ti rispondo.


Gidelim öyleyse, sen ve ben ,
Akşam göğe karşı serilmiş yatarken
Eterlenmiş bir hasta gibi masada;
Gidelim o yarı tenha sokaklardan:
Mırıltılı inziva yeri olan
Tedirgin gecelerin, tek gecelik salaş otelleriyle
Ve istiridye kabuklu, talaşlı aşevleriyle ,
Sokaklar ki yoz tartışmasınca sinsi niyetlerin
İzleyip durur seni
Duyasın diye sanki o ürkünç soruyu . . .
Ah , "Nedir?" diye sorma sakın,
Gidelim de bir hatır soralım.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanj elo'dan söz açar.

Sarı sis sürterken sırtını pencere camlarına
Sarı duman sürterken burnunu pencere camlarına
Yaladı köşesini bucağını akşamın,
Oyalandı bir süre oluklardaki sularla,
Aldırmadı bacalardan inen kurum inerken sırtına,
Taraçayı hızla geçip ansızın atıldı,
Baktı, ılık bir Ekim gecesiydi gelen,
Bir kıvrılıp evin çevresine , uyuya kaldı .

Ve gerçekten zamanı gelir
Pencere camlarına sırtını sürterek
Sokaklar boyunca kayan sarı dumanın;
Zamanı gelir, zamanı gelir
Yüzün olur karşındaki yüzleri karşılayacak ;
Cana kıymanın da , yaratmanın da zamanı gelecek ,
Ve zaman , tüm işleri ve günleri için ellerin
Ki alıp soruları düşürür tabağına tek tek;
Senin zamanın ve benim zamanım ,
Ve zamanı sayısız kararsızlığın da
Ve sayısız görüşlerin ve caymaların da,
Daha tadına bakmadan tost ile çayın.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanj elo'dan söz açar.

Ve gerçekten zamanı gelir
Sorarsın, "Cesaretim var mı?", "Cesaretim var mı?",
Zamanı gelir geri dönüp merdivenden inmenin,
İç ezikliğiyle tepemdeki kelliğin -
(Diyecekler, "Saçları nasıl da seyrelmede!")
Günlük elbisem üstümde, kolalı yakam çenemde,
Kravatım şık ve sade ama üstünde sıradan bir iğne -
(Diyecekler, "Ama kollarıyla bacakları ne ince !")
Cesaretim var mı
Tedirgin etmeye evreni?
Bir dakika da yeterli zaman var
Kararlarla caymalar için ki bir dakika değiştirir hepsini.

Çünkü tümünü de bilirim ben, tümünü bilirim -
Bilirim nedir akşamlar, sabahlar, ikindiler,
Hayatımı çay kaşıklarıyla ölçmüşüm bir bir;
Ölgün bir düşüşle ölen sesleri bilirim
Uzakça bir salondaki müziğin etkisiyle.
Nasıl cüret ederdim öyleyse?

Ve gözleri de bilirim ben, tümünü bilirim -
Gözler ki tek cümlelik yaftada özetler seni;
Ben ki yaftalanmış yayılmışım bir iğne altında,
Ben ki iğnelenmiş, duvarda kıvranmaktayım,
Nasıl başlayabilirdim o durumda
Tükürmeye günlerimle alışkanlıklarımın izmaritlerini?
Nasıl cüret edebilirdim hem de?

Ve kolları da bilirim ben, tümünü bilirim -
Kollar ki bileziklidir, beyazdır, çıplaktır,
(Ama lambanın ışığında ayva tüylerine bürünür!)
Yoksa o parfüm mü, bir elbiseden,
Bana böyle boş şeyleri söyleten?
Kollar ki ya bir masaya dayalı, ya bir şala sarılı.
O zaman mı cüret etmeliydim?
Nasıl başlamalıydım ama?

.....

Diyeyim mi, akşamüstü dar sokaklarda sürttüm
Ve pipolarından yükselen dumanı seyrettim
Pencerelerden sarkan ceketsiz, yalnız adamların? . . .

Çentikli bir çift kıskaç olmalıydım ben
Sessiz denizlerin dibinde seğirten.

.....

Ve ikindiler, akşamlar, böyle deliksiz uyusun!
İnce uzun parmaklarla okşanmış,
Uykuda . . . yorgun . . . sözde hastalanmış,
Yatıyor yerde, burada, yanımızda upuzun.
Yeter miydi, çaylar, kekler, dondurmalardan sonra,
Sürüklemeye gücüm, o anı bir çıkmaza?
Ama ağlayıp oruç tuttum, ağlayıp yakardım,
Gördümse de başımın (dazlakça) bir tepside getirildiğini,
Bir yalvacını diyemem - hem nedir ki, önemi;
Görmüş ün yalazının benim için parıldadığını,
Görmüş ölümsüz kavasın paltomu tutup sırıttığını,
Ve doğrusu korkmuştum .

Ve üstelik onca çabaya değer miydi?
O fincanlar, o marmalat, o çaylardan sonra,
Porselenler arasında, seninle söyleşimiz arasında
Değer miydi onca bocalamak ,
Sorun'u bir gülüşle kesip atmak,
Sıkıp bir yumak haline sokmak evreni,
İtip yuvarlamak sonra o ürkünç soruya,
Demek için, "Ben Lazarus, ölüler arasından,
Geldim anlatmaya her şeyi, anlatacağım size her şeyi" -
Ya biri, yastığa gömerek başını umursamadan
Deseydi, "Demek istediğim hiç de bu değil.
Hiç de bu değil . "

Ve üstelik onca çabaya değer miydi,
Onca üzüntüye değer miydi,
Günbatımlarından, avlulardan, sulanmış sokaklardan ,
Romanlar ve çay bardakları ve yeri süpüren eteklerden sonra -
Hem bunlar, hem daha nice şeylerden sonra? -
Elde değil ki söylemek açıkça içimdekini!
Ama bir hayal feneri sanki beyaz perdeye yansıtmış sinirleri:
Onca üzüntüye değer miydi
Ya biri, gömülerek yastığa ya da sıyırarak şalını
Ve dönerek pencereye deseydi bir:
" Hiç de bu değil,
Demek istediğim hiç de bu değil."

.....

Yooo! Ne Prens Hamlet'im ben , ne de elimdeydi olmak;
Bir maiyet lorduyum, öyle biri ki elbette
Renklensin diye bir gezi önayak olacak bazı sahnelere ,
Öğüt verecek prense ; tamam , bir oyuncak prensin elinde,
İşe yaramaktan hoşnut, saygılı,
Politik, ölçülü ve çok dikkatli;
Cafcaflı sözlere düşkün, biraz da kaz kafalı ;
Kimi zaman da, doğrusu, gülünç adamakıllı -
Adamakıllı Soytarı , kimi zaman da.

Kocamak tayım . . . Kocamak tayım . ..
Paçaları kıvrık pantolonlarla dolaşacağım .

Saçımı arkadan mı ayırayım? Bir şeftali yesem mi acaba?
Ayağımda beyaz flanel pantolon , dolaşacağım kıyıda.
Birbirine şarkı söylüyordu deniz kızları orada.

Sanmam ki bana şarkı söylesinler.

Gördüm onları denize açılırken dalgalar üzre
Tarayıp savrulan dalgaların ak saçını tel tel
Bir ak, bir kara, suları savururken yel .

Oyalandık bir süre salonlarında denizin,
Denizyosunu çelenkli denizkızlarının yanındaydık .
Uyanıncaya dek insan sesleriyle, sonra boğulduk.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri


(*) Yerdiğim yanıtlar, bilseydim ki
Dünyaya dönebilecek birinedir,
Bu alev Şimdiye çoktan sönerdi.
Ama hiç kimse sağ dönmemiştir
Bu derinlikten. dendiğine göre,
Küçülmeden yanıtlıyorum bir bir.

DANTE
Cehennem XXVII'den

25 Nisan 2016 Pazartesi

Karıma Bir Sunu

Sana borçluyum bu kabına sığmayan sevinci,
Canlandırıyor duyularımı uyanış saatimizde;
Ve uyumu, düzenliyor erincini uyku saatimizin ;
Ve soluk alışı birlikte

Aşıkların ki gövdelerinde birbirinin kokusu
Düşünürler aynı şeyleri söze gerek kalmadan
Cıvıldarlar aynı sözleri anlama gerek kalmadan

Ne hırçın kış rüzgarı üşütür
Ne bunaltan tropik güneşi soldurur
Gülbağındaki gülleri ki bizimdir, bizimdir ancak

Ama bu sunu başkaları okusun diyedir
Bunlar sana açıkça sunulan özel sözlerdir.


T. S. Eliot
Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirleri

3 Aralık 2012 Pazartesi

Burnt Norton

T.S. Eliot’un “Dört Kuartet”inden Birincisi

“Yalnız tek bir merkez olsa da, insanların çoğu kendi merkezlerinde yaşar”. (Heraklit)

“Yukarı giden yol aşağı giden yolun aynısıdır”. (Heraklit)



- I -

Şimdiki zamanın ve geçmiş zamanın
Her ikisi belki de içindedir gelecek zamanın,
Ve gelecek zaman kapsanır geçmiş zamanda.
Eğer zaman hep buradaysa
Yakası bırakılmaz bütün zamanların.
Bir soyutlama olabilecek şey
Ölümsüz bir olasılık olarak kalakalır
Hüsnükuruntuların dünyasında yalnızca.
Olabilecek olan ve olmuş olan şey
İşaretler her daim varolan aynı şeyi.
Bellekte adımların yankısı
Geçmediğimiz geçitten aşağı geçerek
Hiç açmadığımız kapıdan
Girelim gül bahçesine. Yankılanır sözlerim
Böylece, zihninde.

Fakat hangi maksatla
Rahatsız etmeli ki gül yapraklı bir kasedeki tozu
Bilmem.

Diğer yankılar
Şeneltir o bahçeyi? Takip edelim mi?
Acele, dedi o kuş, bul onları, bul onları,
Köşeyi dönünce. İlk kapı arasından,
İlk dünyamızın içine, takip edelim mi
Ardıçkuşunun hilesini? İlk dünyamızın içine,
Oradaydılar, vakur, görünmez,
Devinmekte ağırlıksız, o ölü yapraklar üstünde,
Sonbahar sıcağında, titreşen hava boyunca,
Ve çağırdı o kuş, yanıtladı
Çalılık içinde saklı duyulmamış bir tınıyı,
Ve geçip gitti görülmemiş bir göz ışını, çünkü o güller
Bakılmış olan çiçeklerin biçimini almıştı.
Orada onlar misafir gibiydiler, ağırlanan ve ağırlayan.
Sonra gittik, ve onlar da, belirlenmiş bir şekilde,
Daracık boş sokaklar boyunca, her dem yeşil çemberin içine,
Boşaltılmış gölcüğün dibine bakmak için.
Kurut o gölcüğü, kurut o betonu, kahverengi kenarlı,
Ve o gölcük dolmuştu günışığının suyuyla,
Ve lotus doğruldu, usulca, usulca,
Yüzey kaydı ışığın yüreğinden,
Ve ardımızda kaldılar, yansıdılar havuzda.
Derken geçiverdi bir bulut, ve o gölcük boştu.
Git, dedi o kuş, çünkü o yapraklar çocuklarla doluydu.
Heyecanla saklanmış, gülüşler içeren.
Git, git, git, dedi o kuş: insanlık
Tahammül edemez çok fazla gerçekliğe.
Geçmiş zaman ve gelecek zaman
Olabilecek olan ve olmuş olan şey
İşaretler her daim varolan aynı şeyi.


- II -

Sarımsak ve safirler çamurda
Pıhtılaştırırlar tekerin gömülü dingilini.
Kandaki tiril tiril tel
Müzmin yaraların altında şakır
Yatıştırır haylidir unutulmuş savaşları.
Atardamar boyunca dans
Akkanın dolaşımı
Yıldızların yönelişince biçimlenmiş
Yükselir yaza ağaçta
Deviniriz devinen ağaç üstünde
Etkilenmiş yaprak üstündeki ışıkta
Ve işit sırılsıklam zeminde
Aşağıda, tazı ve yabandomuzu
Sürdürür yaptıklarını daha önce olduğu gibi
Fakat uzlaşmışlar yıldızlar arasında.

Dönen dünyanın dingin noktasında. Ne ten ne de tensiz;
Ne bir yerden ne de bir yere; dingin noktada, oradadır o dans,
Fakat ne tutuluştur ne de devinim. Ve süreklilik deme buna,
Geçmiş ve geleceğin topladığı yer. Ne bir yerden devinim ne de bir yere,
Ne yükseliş ne de çöküş. O noktayı saymazsak, o dingin noktayı,
Dans olamazdı, ve sadece o dans var.
Orada bulunmuştuk, tek söyleyebileceğim bu: neresi, söyleyemem.
Ve söyleyemem, ne kadar, çünkü bu zamanın içine yerleştirmektir onu.
Pratik arzudan içsel özgürlük,
Eylemden ve acı çekmeden kurtuluş, kurtuluş içsel
Ve dışsal zorlamadan, gene de kuşatılmış
Bir his inayetiyle, beyaz bir ışık dingin ve devinmekte,
Erhebung kımıltısız, dışarıda bırakmadan
Yoğunlaştırma, yeni ve eski bir dünyanın
İkisi de apaçık kıldı, anladı
Kısmi vecdini tamamlanmışlığın,
Kısmi dehşetin çözülmüşlüğünü.
Gene de geçmişin ve geleceğin zinciri
Örülmüş değişen bedenin zayıflığında,
Korur insanoğlunu tenin tahammül edemeyeceği
Cennetten ve lanetten.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman
İzin verir birazcık şuura.
Şuurlu olmak zaman içinde olmamaktır
Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an,
Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an,
Sis altındaki o esintili kilisedeki o an
Anımsanır; iç içe geçmiş, geçmişle ve gelecekle.
Yalnız zaman aracılığıyla fethedilir zaman.


- III -

Buradadır şefkatsizliğin bir yeri
Zaman önce ve zaman sonra
Kısık bir ışıkta: Gölgeyi
Fani güzelliğe döndürüp, yavaş devirle
Kalıcılık öneren, berrak sessizliğiyle
Biçimi kuşatan günışığı değil,
Ne de karanlıktır arındıran ruhu
Boşaltarak tensel olanı mahrumiyetle
Temizleyerek şefkati zamandan.
Ne çokluktur ne de boşluk. Sadece bir titreşim
Üstünden zaman geçmiş kasılmış yüzlerde
Şaşkınlıktan şaşkınlıkla şaşırmış
Hayallerle dolmuş ve anlamdan boşalmış
Yoğunlaşmadan kabarmış kayıtsızlık,
Döndürür fırıl fırıl insanları ve kağıt parçalarını,
Soğuk yel eser öncesinde ve sonrasında zamanın,
Sakat ciğerler soluk alıp verir
Zaman öncesi ve zaman sonrası.
Sayrı ruhların fışkırması
O solmuş, o uyuşuk havada
Taşınır Londra’nın kasvetli tepelerini süpüren rüzgârda,
Hampstead ve Clerkenwell, Campden ve Putney,
Highgate, Primrose ve Ludgate. Burada değil
Burada değil karanlık, bu cıvıldayan dünyada.

Alçal daha da, alçal sadece
Daimi yalnızlığın dünyasına,
Dünya değil dünya, fakat o dünya olmayan,
Dahili karanlık, yoksun kalış
Ve bütün mülkiyetlere el konuluş,
His dünyasının kurutuluşu,
Hayal dünyasının boşaltılması,
Ruh dünyasının çalışmaması;
Budur o tek yol, ve diğeri
Aynısıdır, devinimde değil
Fakat sakınmak devinimden; içgüdüsel
Devinirken dünya metalli yollarında
Geçmiş zamanın ve gelecek zamanın


- IV -

Zaman ve çan gömmüştü günü,
O kara bulut alıp götürür güneşi.
Bakar mı günebakan bize, filbahri
Düşer mi aşağı, eğilir mi bize; bükülüp serpilir mi
Kavrayıp sarılır mı?
Soğuk
Parmakları porsukağacının kıvrılıp
Sarksın mı bize? Yalıçapkınının kanadı
Yanıtladıktan sonra ışık ışığa, ve sustuğunda, o ışık suskundur
Dönen dünyanın o dingin noktasında.


- V -

Sözcükler devinir, müzik devinir
Zamanda sadece; fakat sadece yaşıyor olan
Ölebilir sadece. Sözcükler, konuşmadan sonra, erişir
Sessizliğin içine. Yalnız şekille, örüntüyle,
Sözcükler ya da müzik erişir
Sessizliğe, bir Çin vazosunun sessizce
Devinmesi gibi kendi sessizliğinde.
Kemanın devinimsizliği değil, nota sürdüğü sürece,
O değil sadece, fakat birlikte varoluş,
Ya da bitiş önünden gider başlangıcın diye söyle,
Ve bitiş ve başlangıç hep oradaydı
Başlangıçtan önce ve bitişten sonra.
Ve her şey heptir şimdi. Sözcükler gerilir,
Yarılır ve bazen kırılır, o yük altında,
Gerilim altında, değerden düşer, kayar, yok olur,
Çürür özensizlikten, durmaz yerinde,
Sessiz durmaz. Azarlayan, alay eden,
Ya da çene çalan feryat figan sesler
Saldırır onlara her zaman. En fazla
Çöldeki Kelime’ye saldırır ayartmaların sesleri,
O ağlayan gölge cenaze dansında
Avutulmaz korkunç hayalin gürültülü ağıtı.

Devinimdir örüntünün detayı,
On merdivenli figürde olduğu gibi.
Arzunun kendisi devinimdir
Kendi başına cazip değildir;
Aşk kendi başına devinimdir,
Devinimin bitişi ve nedenidir sadece,
Ebedi, ve arzu duymaz
Zamanın algılayışı hariç
Tutuklu sınırlamanın biçiminde
Arasında oluş-değil ile oluşun.
Ansızın güneşin bir ekseninde
Toz devinirken hâlâ
Yükselir o gizlenmiş kahkaha
Yeşillikler içindeki çocuklardan
Çabuk şimdi, burada, şimdi, hep –
Gülünç o israf edilmiş acıklı zaman
Uzanıyor önceye ve sonraya.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

East Coker

- I -

Başlangıcımdadır sonum. Sıra sıra
Evler yükselir ve düşer, harap olur, genişletilir,
Kaldırılır, tahrip edilir, onarılır, ya da yerleri
Açık bir arazi olur, ya da bir fabrika, ya da bir çevre yolu.
Yeni binaya eski taş, yeni ateşlere eski kereste,
Küllere eski ateşler, ve küller toprağa.
Toprak ki zaten et, post ve dışkıdır,
İnsan ve hayvan kemikleridir, mısır sapı ve yapraktır.
Yaşar ve ölür evler: bir zamanı vardır inşa etmenin
Ve bir zamanı vardır yaşamanın ve meydana getirmenin
Ve bir zamanı vardır rüzgârın gevşek pencere camlarını kırmasının
Ve tarla faresinin tırıs gittiği süpürgeliği sarsmasının
Ve sessiz bir vecizeyle işlenmiş lime lime goblenleri sarsmasının.

Başlangıcımdadır sonum. Işık düşer şimdi
Açık arazinin karşısına, dallarla kapanmış
O patikayı yalnız bırakarak, ikindi karanlığında,
Ve bir sete yaslanmışsın orada, geçerken bir araba,
Ve elektrik ısısında hipnotize edilmiş
Köye giden yola dönmek için ayak diretir
O derin patika. Sıcak bir pusta o şehvetli ışık
Emilir, savrulmaz ışınları, o boz taş tarafından.
Uyur yıldızçiçekleri o boş sessizlikte.
Bekler ilk baykuşu.

O açık arazide
Çok aşırı yaklaşmazsan, çok aşırı yaklaşmazsan,
Bir yaz gecesi ortasında, o cılız kavalla
O küçük trampetten yükselen müziği duyarsın
Ve görürsün onların dansettiklerini şenlik ateşi etrafında
Nisa ile âdemin münasebeti
Raksta, izdivacın alâmetidir –
Vakur ve ferah bir mukaddes merasimdir.
İki ve iki, ittihat için zaruridir,
Yekdiğeri destbedest iken
İtilaf tezahür eyler. Halka halka etrafında ateşin
Sıçrarlar alazların arasından, ya da toplanırlar çemberlerde,
Kır görkeminde ya da köylü kahkahasında
Kaldırır ağır ayaklarını hantal ayakkabılarda,
Toprak ayaklar, humus ayaklar, yükseldi taşra cümbüşünde
Haylidir toprak altında mısırı besleyenlerin
Cümbüşünde. Tutarak zamanı,
Tutarak ritmi danslarında
Yaşayan mevsimler hayatlarındaki gibi tıpkı

Mevsimlerin ve takımyıldızların zamanı
Süt sağmanın zamanı ve harmanın zamanı
Erkekle kadının ve hayvanların
Çiftleşme zamanı. Ayaklar kalkar ve iner.
Yeme ve içme. Gübre ve ölüm.

İşaret verir şafak, ve başka bir gün
Hazırlanır ısıya ve sessizliğe. O şafak yeli
Denizi buruşturup gider. Buradayım ben
Ya da orada, ya da başka yerde. Başlangıcımda.

- II -
Ne yapar o geç Kasım
İlkbaharın huzursuzluğuyla
Ve yaz sıcağının mahluklarıyla,
Ve acıyla kıvranan çiğnenmiş kardelenlerle
Ve aşırı yükseği hedefleyen gülhatmilerle
Kızıldan boza düşerek
Erken yağan karla dolmuş geç açan güllerle?

Yuvarlanan yıldızlarla yuvarlanan gökgürültüsü
Utku dolu arabalara öykünür
Mevzilenmişler takımyıldızların savaşlarında
Akrep çarpışır Güneş’e karşı
Güneş ve Ay batana dek
Kuyrukluyıldızlar ağlar ve meteorlar uçuşur
Ararlar gökleri ve düzlükleri
Buzulların saltanatından önce yanan
O yıkıcı ateşe dünyayı götürecek
Bir anaforda fırıl fırıl dönerler.

Bu bir izah etme tarzıdır –çok yeterli değildir:
Laf kalabalığı bir araştırma yıpranmış bir şiir tarzında,
İflahını keser birinin o dayanılmaz güreşinde
Kelimelerin ve manaların. Önemli olan şiir değildir.
Yapılması umulan şey (yeniden başlamak) değildi bu.
Uzun uzun özlemle beklenmenin, haylidir umut edilmiş
Sükûnetin, güz huzurunun ve yaşlılık hikmetinin
Neydi değeri? Onlar aldatmış olsaydı bizleri
Ya da kendilerini, o kısık sesli ihtiyarlar,
Miras bırakmazlar mıydı bize aldatmanın tarifesini sadece?
Sadece kasıtlı bir zihin uyuşukluğudur huzur,
Dikkatle baktıkları ya da gözlerini çevirdikleri karanlıkta
İşe yaramaz ölü sırların bilinmesidir hikmet sadece. Vardır, bizce
Olsa olsa, sadece sınırlı bir değeri olabilir
Tecrübeyle edinilmiş bilginin.
Zorla kabul ettirir bir düzeni bilgi, ve tahrif eder onu,
Çünkü o düzen yenidir her bir anda
Ve her bir an yenidir ve sarsar
Bütün olduğumuz her şeyin değerlendirilmesini. Biz sadece
Artık zarar veremeyecek şey tarafından, hileyle, aldatılmayız.
Orta yerde, yalnızca yolun orta yerinde değil
Fakat bütün o yolda, karanlık bir koruda, bir böğürtlen çalısında,
Ayak basılacak emin bir yer bulunmayan ve ucubelerin tehdit ettiği
Bir bataklığın kıyısında, hayalet ışıklar,
Tehlikeli büyülenmeler. Yaşlı adamlardan hikmet konusunu
Dinleyeceğime onların budalalıklarını dinleyeyim,
Onların çılgınlıktan ve korkudan korkusunu, onların sahip olma korkusunu,
Başka birine ait olmayı, ya da başka birilerine, ya da Tanrı’ya.
Elde etmeyi umabileceğimiz tek hikmet
Tevazunun hikmetidir: tevazu sonsuzdur.

Evler batıp gitti deniz altına.

Dans edenler göçüp gitti tepenin altına.

- III -
Ah karanlık karanlık karanlık. Hepsi karanlığa gidecek,
Yıldızlar arasındaki o boş yerler, boş olandaki boş,
Kaptanlar, tüccar bankerler, saygıdeğer yazarlar,
Sanatın cömert hamileri, devlet adamları ve hükümdarlar,
Seçkin devlet memurları, birçok komitenin başkanları,
Endüstri kralları ve küçük taşeronlar, hepsi karanlığa gider,
Ve karanlıktır o Güneş ve Ay, ve Gotha Almanağı
Ve o Borsa Gazetesi, Yöneticilerin Yönetici Rehberi,
Ve soğuktur duyu ve yitmiştir eylem güdüsü.
Ve hepimiz gideriz onlarla, sessiz cenazeye,
Hiç kimsenin cenazesine, çünkü defnedecek kimse yoktur.
Dedim ki ruhuma, sakin ol, ve bırak Tanrı’nın karanlığı olacak
O karanlık gelsin üstüne. Sanki, bir tiyatroda,
Söndürüldüğünde ışıklar, sahne değişeceğinden
Kulislerin boş bir gümbürtüsü duyulur, karanlıkta karanlığın bir devinimiyle,
Ve biliyoruz ki o tepeler ve o ağaçlar, o uzak panorama
Ve o cüretli ve heybetli dış görünüşün hepsi dürülüp götürülür –
Ya da sanki, bir yeraltı treni, tünelde, aşırı uzun süre durduğunda
İstasyonlar arasında, ve sohbet yükselir sonra usulca sessizliğe açılır
Ve görürsün her yüzün arkasında o zihni boşluğun derinleştiğini
Bırakarak sadece o büyüyen dehşetini hiçbir şey hakkında düşünmenin;
Ya da, eter altında, hiçliğin şuuruyla şuurludur zihin ancak –
Dedim ki ruhuma, sakin ol, ve umutsuz bekle
Çünkü umut yanlış şey için umut olabilir; aşksız bekle,
Çünkü aşk yanlış şey için aşk olabilir; gerçi inanç vardır
Fakat inancın ve aşkın ve umudun hepsi bekleyişteler.
Düşüncesiz bekle, çünkü hazır değilsin düşünceye:
Böylece ışığa dönüşecek karanlık, ve dinginlik dansa.
Akan derelerin fısıltısı, ve kış şimşeği.
Saklıdır o yaban kekiği ve o yaban çilek,
O bahçedeki gülüş, yankılanmış esrime
Yitmedi, fakat talep ederek, işaretler ıstırabını
Ölümün ve doğumun.

Daha önce söylediklerimi
Tekrarladığımı söylersin. Tekrar söyleyeceğim bunu.
Tekrar söyleyeyim mi? Oraya varmak adına,
Olduğun yere varmak adına, olmadığın yerden ulaşmak adına

İçinde hiçbir esrimenin olmadığı yoldan gitmelisin.
Bilmediğin şeylere erişmek adına.

Cehaletin yolu olan yoldan gitmelisin.
Sahip olmadıklarına sahip olabilmek adına.

Maldan mülkten feragat yolundan gitmelisin.
Olmadığın şey neyse ona erişmek adına.

Bulunmadığın yoldan gitmek zorundasın.
Ve hiçbir şey bilmemen bildiğin tek şeydir.
Ve sahip olduğun şey sahip olmadığındır.
Ve bulunduğun yer bulunmadığın yerdir.

- IV -
Sorunlu parçayı soruşturan
Çeliği işletir o yaralanmış cerrah;
Ateş grafiğinin muammasını çözen
Şifacının sanatındaki keskin şefkati
Duyumsarız kanayan ellerin altında.

Tek sağlığımız sayrılıktır
Ölmekte olan o hemşireye göre
Bakımı hoşnutluk sağlamazdı, fakat hatırlatırdı bize
Adem ile bizim lânetimizi, ve onarabilmek için bunu
Hastalığımızın daha da ağırlaşması zorunlu.

İflas etmiş bir milyonerin bağışı olan
Hastanemizdir bütün dünya,
İçinde, başarırsak şayet, öleceğiz
Bizi terk etmeyen fakat her yerde koruyan
O salt babacan bakımdan dolayı.

Ayaklardan dizlere yükselir soğuk,
Şakır ateş zihnin tellerinde.
Isınmak için donmalıyım
Ve titremeliyim alazı güller olan
Ve dumanı çalılıklar olan soğuk Araf ateşlerinde.

Damlayan kan tek içeceğimiz,
Kanlı et tek yiyeceğimiz:
Buna rağmen sağlıklıyız diye, dayanıklı etten ve kandan
Oluşuruz diye düşünmekten hoşlanırız –
Gene buna rağmen, bu Cuma gününü iyi sayarız.

- V -
İşte buradayım, yolun ortasında, yirmi yıldan sonra –
Büyük ölçüde israf edilmiş yirmi yıl, l’entre deux guerres yılları
Kelimeleri kullanmayı deneyerek, ve her teşebbüs
Tümüyle yeni bir başlangıçtır, ve değişik tarz bir başarısızlık
Çünkü insan sadece kelimeleri daha iyi bulmayı öğrenir
Artık söylemeyeceği şey için, ya da o tarzda
Söylemek artık mümkün değildir. Ve böylece her girişim
Yeni bir başlangıçtır, iyi ifade edilmemişe bir saldırıdır
Pejmürde gereçlerle her daim bozulur
Duygu kesinsizliğinin o büyük karışıklığında.
Duygunun zapt edilmez mangaları. Ve güçle ve teslimiyetle
Fethedilecek şey, keşfedilmiş zaten
Bir ya da iki, ya da birçok kez, öykünmeyi umut bile
Edemeyeceğin adamlar tarafından – fakat rekabet yoktur –
Yitmiş ve bulunmuş ve tekrar tekrar yitirilmiş olanı
Telafi etmek adına mücadele vardır sadece: ve şimdi, elverişsiz
Görünen bu koşullarda, belki de ne kâr ne de zarar var.
Bizim için, çabalama var. Gerisi bizim işimiz değil.

Başladığın yerdir memleketin. Yaşlandıkça
Daha bir yabancılaşır dünya, daha karmaşıklaşır düzeni
Ölümle ve hayatla. Öncesi ve sonrası yok
O yoğun an yalıtılmamış,
Fakat bir ömür yanar her bir anda
Ve her bir insanın ömrü değil yalnızca
Fakat şifresidir de çözülmemiş eski taşların.
Yıldız ışığında akşamın bir zamanı vardır,
Lamba ışığında akşamın bir zamanı
(Fotoğraf albümlü o akşam)
Aşk handiyse kendisidir
Burası ve şimdi önemsizleştiğinde.
Eski adamlar kaşif olmalıydı
Önemi yok burada ya da orada olmasının
Sessiz olmalıyız ve sessiz devinmeliyiz
Başka bir yoğunluğun içersine
Daha ötedeki bir birliğe, daha derin bir paylaşıma
Soğuk karanlık ve boş perişanlık arasından
Ağlar dalga, ağlar rüzgâr, yelkovankuşunun
Ve domuzbalığının o engin suları. Sonumdadır başlangıcım.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

The Dry Salvages

T.S. Eliot’un ‘Dört Kuartet’inden Üçüncüsü


- I -

Tanrılar hakkında fazla şey bilmem; fakat sanırım ki o ırmak
Kudretli kahverengi bir tanrıdır – asık yüzlü, yabanıl ve serkeş,
Bir ölçüde sabırlı, ilk karşılaşmada bir hudut sanıldı;
Yararlı, güvenilmez, bir ticaret yolu misali;
Sonra tek sorunu olarak köprü inşa edenlerin karşısındaydı.
Bir kez bu sorun çözüldükten sonra, neredeyse unutuldu kent sakinlerince
O kahverengi Tanrı –gene de, uzlaşmasız büsbütün.
Kollayarak mevsimlerini ve öfkelerini, yıkar ve anımsatır
İnsanların unutmayı istediği şeyleri. Makinelere tapanlarca
Onurlandırılmamış, gönlü alınmamış, fakat bekler, gözler ve bekler.
Onun ritmi mevcut olurdu kreş uykuluklarında,
Nisan avlusunda sıra sıra aylandız ağaçlarında,
Ve kış akşamı halkalanışında gaz lambasında.

İçimizdedir ırmak, büsbütün kuşatır bizi deniz;
Toprağın kenarıdır da deniz, içine ulaştığı
O graniti, deniz savurur kıyılara
İlk ve diğer yaratıklarının imalarını:
Denizyıldızı, nal biçimli pavurya, balina omurgası:
Gölcükler takdim eder hevesimize
Kırılgan yosunları ve denizşakayıklarını.
Savurur deniz yitirdiklerimizi, o lime lime ağı,
Paramparça ıstakoz kaplarını, o kırık küreği
Ve ecnebi ölülerin eşyasını. Birçok tınısı var denizin,
Bir çok tanrısı ve bir çok tınısı.

Yabangülü üstündedir tuz,
Köknarlar üstünde sis.

Deniz böğürtüsü
Ve deniz inleyişi farklı sesler olsa da
Çoklukla birlikte duyulur: gemi donanımındaki ıslık,
Suyu yaran dalganın tehdidi ve okşayışı,
O granit dişlerdeki uzak ezberleyiş,
Ve yaklaşılan burundan feryat figan bir ikaz
Bunların hepsi denizin sesidir, ve eve doğru giderken
Dönenen o bıktırıcı maruzatçı, ve o martı:

Ve sessiz sisin zulmü altında
Ağır ağır çalan çan
Ölçer zamanı, bizim olmayan zamanı, yerin soluğanıyla
Telaşsız çalar, kronometrelerin zamanından daha yaşlı
Bir zaman, daha yaşlı
O kaygıyla kederli kadınların ölçtüğü zamandan,
Uzanırlar uyumadan, hesaplayarak geleceği,
Sökmeye, açmaya, çözmeye çalışarak
Ve birleştirmeye çalışarak geçmişle geleceği,
Gece yarısı ile şafak arası, geçmiş bütünüyle aldanış iken,
Gelecek geleceksiz, sabah saati önünde
Zaman dururken ve asla bitmezken zaman;
Ve başlangıçtan gelmiş ve gelen yerin soluğanları,
Çınlatır
Çanları.


- II -

Nerede biter o sessiz inilti,
Yapraklarını döken ve kaskatı kesilen
Güz çiçeklerinin suskun soluşu;
Sürüklenen enkaz, sahilde kemiğin yakarısı,
Felaketli haber ulaşınca dile getirilmez yakarı
Nerededir ve nerede biter?

Bitim yoktur, ekleme vardır sadece: sürükleyen
Neticenin günleri ve saatleri,
Hissizliğe götürürken kendini his
Hayat yılları arasında kırılması
En güvenilir olduğuna inanılan şeylerin –
Ve bu yüzden reddediş için en uygunudur.

Son bir ekleme bulunur, beceriksiz
Gurur ya da başarısız yetilere içerleme,
Bağımsız sadakat sadakatsizlik sayılabilir,
Yavaş yavaş su sızdıran sürüklenen bir teknede,
Son çağrının su götürmez çan haykırışını
Suskunca dinleyiş.

Sisin sindiği rüzgârın kuyruğunda yelken açmış
Balıkçıların bitimi nerededir?
Okyanussuz olan bir zamanı tasavvur edemeyiz
Ya da döküntülerle darmadağın olmamış bir okyanusu
Ya da geçmiş gibi sorumlu olmayan
Hedefi olmayan bir geleceği.

Sürekli su boşaltırken, ağ atarken ve çekerken
Düşünmek durumundayız onları, poyraz inerken
Sığ kıyılar üstüne değişimsiz ve erozyonsuz
Ya da paralarını çekerken onlar, kuruturken yelkenleri doklarda;
Ödenemeyecek bir yolculuğa çıkmak gibi değil
Çünkü denetlenmeyi taşıyamayacaktır yakalanan balıklar.

Sonu yoktur bunun, o sessiz inilti,
Solmuş çiçeklerin solmasının sonu yoktur,
Acısızlığa ve devinimsizliğe doğru acının devinimine,
Denizin işleyişine ve sürüklenen enkaza,
Kemiğin Ölüm’e yakarışı Tanrısı’dır onun. Sadece o sert,
Çağrı’nın yakarışı güçbela yakarabilir.

Öyle sanılır, insan yaşlandıkça,
Geçmişin düzeni başkalaşır, ve önemsiz bir ardışıklık olmayı bırakır –
Ya da gelişmişliği de: evrimin üstünkörü fikirleriyle özendirilmiş,
Kısmen bir safsata ikisinden sonuncusu
Herkesin gözünde, geçmişi yadsıma gereçlerine dönüşür.
Mutluluğun anları – refah hissi değil,
Gerçekleşme, tamamlanma, güvenlik ya da şefkat,
Ya da güzel bir akşam yemeği bile değil, fakat apansız aydınlanma –
O deneyimin sahibiydik fakat yitirdik anlamını,
Ve yaklaştık deneyimi başka bir biçimde
Oluşturan o deneyime, mutluluğa ayırabileceğimiz
Her anlamın ötesinde. Anlamda diriltilen
O geçmiş deneyimin sadece bir hayatın değil
Fakat birçok neslin deneyimi olduğunu
Önceden söylemiştim – unutmadan
Muhtemelen büsbütün anlaşılmaz bir şeyi:
Kaydedilmiş tarihin güvencesi ardında
Arkaya bakış, arkaya yarı-bakış
Omuz üstünden, ilkel dehşete doğru.
Şimdi, gelip keşfedeceğimiz ıstırap anlarıdır
(Bir anlaşmazlık yüzünden olsun ya da olmasın
Yanlış şeyler için umutlanma ya da yanlış şeylerden endişelenme
Meselesi değildir) aynı şekilde daimidir
Zamanın sahip olduğu böylesi bir kalıcılıkla. Daha iyi takdir ederiz bunu
Başkalarının ıstıraplarında, nerdeyse biz yaşamışızdır,
Katarak işin içine kendimizi, kendimizinkine oranla.
Çünkü kendi geçmişimiz kaplanmıştır eylem akışlarıyla,
Fakat başkalarının azabı bir deneyim olarak kalır
Vasıfsız, yıpranmamış sonraki aşınmalardan.
Değişir insanlar, ve gülümser: fakat o ıstırap dayanır,
Yok edici zaman esirgeyen zamandır,
Bütün yükü ölü zenciler, inekler ve tavuk kafesleri,
Acı elma, ve elmadaki ısırık olan o ırmak gibi.
Ve lime lime kaya o vesveseli sularda,
Yunar dalgalar onu, sisler saklar onu;
Berrak bir günde bir anıttır sadece,
Seyrüsefer havasında her daim bir deniz işareti
Rotayı saptamak için: fakat kasvetli mevsimde
Ya da apansız gazapta, hep ne idiyse odur.


- III -

Bazen merak ederim Krişna’nın kastettiği bu muydu diye –
Başka şeyler arasında – ya da aynı şeyi başka şekilde izah edeyim:
Solgun bir şarkıdır gelecek, hasret dolu pişmanlığın lavanta spreyi
Ya da bir Saray Gülü’dür pişmanlık duymak için henüz burada olmayanlarca,
Hiç açılmamış bir kitabın sarı yaprakları arasında ezilmiş.
Ve yukarı giden yol aşağı giden yolun aynısıdır, ileri giden yol geri giden yoldur.
İnatla yüzleşemezsin onunla, fakat kesindir bir şey,
Ki bir hekim değildir zaman: o hasta burada değildir artık.
Tren yola koyulduğunda, ve yolcular oturduğunda
Önlerinde meyve, dergiler ve iş yazışmaları
(Ve onları giderken görenler ayrılmıştır platformdan)
Yüzleri gevşer kederden avuntuya doğru,
Yüzlerce saatin uykulu ritimlerine.
İleri gidin, yolcular! Kaçmayarak geçmişten
Değişik hayatlarda, ya da herhangi bir geleceğe;
O istasyondan yola çıkmış
Ya da herhangi bir varışa ulaşacak olan aynı kişiler değilsiniz,
Giderek darlaşan demiryolları kayıp giderken ardınızda;
Ve gümbür gümbür bir yolcu gemisinin güvertesinde
İzlerken ardınızda genişleyen pervane izini,
“Geçmiş bitti” ya da “gelecek önümüzde”
Diye düşünmeyeceksiniz.
Gece inerken, gemi donamında ya da antende,
(Kulağına olmasa bile, zamanın mırıltılı kabuğuna,
Ve hiçbir dilde olmayan) bir ses vaaz verir
“İleri gidin, ey sefere çıktığını düşünen kişiler;
Sizler değildiniz geri çekilerek
Limanı görenler, ya da karaya çıkanlar.
Burada yakındaki ve uzaktaki kıyıların arasında
İçine kapanıkken zaman, gelecekle geçmişi
Aynı addedin.
Eylem ya da eylemsizlik anında
Şunu düşünebilirsiniz: “varlığın hangi yarıküresinde olursa olsun
Bir insanın zihni kararlı olmalı
Ölüm zamanı” – bu bir eylemdir
(Ve ölüm zamanı her andır)
Başka insanların hayatında meyve verecek:
Ve düşünmeyin eylemin meyvesini.
İleri gidin.

Ey yolcular, Ey denizciler,
Limana ulaşan sizler, ve bedenleri
Denizin duruşmasıyla ve yargısıyla ıstırap çekecekler,
Ya da her ne olursa olsun, budur sizin varış yeriniz”.
Böyledir Krişna savaş meydanında
Kulağını çektiğinde Arjuna’nın.

İyi yolculuklar değil,
Fakat ileri gidin, yolcular.


- IV –

Tapınağı bir kayalıkta bulunan, Azize,
Dua et gemide bulunanlar için, işi
Balıkçılık olanlar için, ve
Her türden yasal ticaretle ilgili olanlar
Ve onları yönetenler için.

Bir duayı da tekrar et
Geri dönmeyen oğullarıyla kocalarının
Yola çıktığını gören kadınlar adına:
Figlia del tuo figlio,
Cennetin Ecesi.

Gemidekiler için de bir dua et, ve
Yolculuklarını kumda bitirenler için, denizin dudaklarında
Ya da onları reddetmeyecek karanlık gırtlağında
Ya da deniz çanının ölümsüz yakarışının
Onlara erişemeyeceği her yerde.


- V –

Mars’la iletişim kurmak, konuşmak ruhlarla,
O deniz canavarının davranışlarını bildirmek,
Betimlemek yıldız falını, işareti yorumlamak ve bakmak küreye,
Gözlemlemek hastalığı imzalarda, okumak
Hayat hikâyesini ayanın buruşukluklarında
Ve trajediyi parmaklarda; salıvermek alametleri
Kura çekerek, ya da çay yapraklarıyla, kaçınılmaz bilmeceyi
Çözümlemek iskambil kağıtlarıyla, oyalanmak beş köşeli yıldızlarla
Ya da barbiturik asitlerle, ya da paramparça etmek
O yinelenen imgeyi bilinç öncesi dehşetlerde –
İncelemek rahmi, ya da kabri, ya da düşleri; bütün bunlar olağan
Eğlenceler ve uyuşturuculardır, ve gazetedeki uzun makaledir;
Ve bunlar hep olacaktır, bunlardan bazıları özellikle
Milletlerin endişeleri ve şaşkınlığı olduğunda
İster Asya kıyılarında, isterse Edgware Road’da.
İnsanların merakı araştırır geçmişi ve geleceği
Ve yapışır bu boyuta. Fakat zamansızlığın
Zamanla kesişme noktasını
Anlamak, azizlere özgü bir uğraştır –
Uğraş da değil, fakat verilen
Ve alınan bir şeydir, aşk içinde bir ömür boyu ölüm,
Gayret ve özgecilik ve kendini bırakış.
Çoğumuz için, sadece başıboş
An vardır, zamanın içindeki ve dışındaki o an,
Dikkatin dağılmasının doruğu, güneşin şuasında yitmiş,
O saklı yaban kekiği, ya da kış şimşekleri
Ya da o çağlayan, ya da öyle derinden duyulan müzik
Ki asla duyulmaz, fakat müzik sensin
Sürerken müzik. Sadece imalar ve tahminlerdir bunlar,
Tahminlerin takip ettiği imalar; ve gerisi
Dua, örf, disiplin, düşünce ve eylemdir.
Yarısı tahmin edilmiş o ima, yarısı anlaşılmış o yetenek, Vücutlaşma’dır.
Varlığın yarı kürelerinin olanaksız birliği
Buradadır gerçekte,
Burada geçmiş ve gelecek
Zaptedilmiş ve uzlaştırılmıştır,
İblissi ve yer altı güçlerle
İşleyen, kendisinde devinimin kaynağı bulunmayan
Ve sadece devinen bir şeyin devinimiydi
Eylem önceden. Ve gerçek eylem özgürlüktür
Geçmişten ve gelecekten de.
Çoğumuz için, burada hiç gerçekleşmeyecek
Bir amaçtır bu;
Denemeyi sürdürdüğümüzden
Bozguna uğramamışlarız sadece;
Bizler, memnunuz nihayet
Eğer dünyevi alışkanlığımıza dönüş beslenirse
(Çok uzağında değil o porsukağacından)
Anlamlı toprağın o hayatından.


T. S. Eliot 
(1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Little Gidding

- I -

Zemherinin baharı kendine özgü bir mevsimdir
Gün batımıyla sırılsıklam olsa da ebedidir,
Kutupla dönence arasında, zamanda gerilmiştir.
O kısa gün en aydınlık iken, kırağıyla ve ateşle,
Geçici güneş alazlanır buzda, gölette ve hendeklerde,
Yüreğin sıcaklığı olan rüzgârsız bir soğukta,
Yansıtarak suyun aynasında
Körlük olan bir kamaşmayı öğleden hemen sonra.
Ve dalın alevinden, ya da maltızdan, parıldar daha da şiddetli,
Uyandırır o devinimsiz ruhu: rüzgâr yok, fakat Pentekost ateşi
Yılın o karanlık zamanında. Erimekle donmak arasında
Titrer ruhun özsuyu. Yoktur toprağın kokusu
Ya da yaşayan bir şeyin kokusu. Bahar zamanıdır bu
Fakat zamanın sözleşmesinde değil. Şimdi karın fani çiçeğiyle
Çalı çitin benzi atar
Bir saatliğine, daha bir apansız
Yazın tazeliğinden, ne filizlenmekte ne de solmakta,
Yeri yok varlığın gelişim planında.
Nerededir o yaz, o tasavvur edilemez
Sıfır yaz?

Bu yoldan gelmişsen,
Muhtemelen bu güzergâhtan geçmişsen
Bu yerden muhtemelen varacağın mekândır işte,
Bu yoldan geçmişsen akdiken zamanı, bulurdun çitleri
Bembeyaz yeniden, Mayıs’ta, şehvetli şirinlikle.
Yolculuğun sonunda aynı olurdu,
Devrik bir kral gibi gelseydin geceleyin,
Gündüz vakti niye geldiğini bilmeden gelseydin,
Aynı olurdu, o çetin yoldan giderken
Ve domuz ağılının ardından dönerken kasvetli ön cepheye
Ve mezar taşına. Ve dönüş nedeni olarak düşündüğün şey
Sadece bir kavkıdır, eğer mümkünse
Sadece amaca ulaşıldığında amacın ayrıldığı
Anlamın bir kapçığıdır.Ya bir amacın yoktur
Ya da tasarladığının bitimi ötesindedir amaç
Ve amacın değişmiştir ona ulaştığında. Dünyanın sonu olan
Başka yerler de vardır, bazıları denizin çenelerinde,
Ya da karanlık bir gölün üzerinde, bir çölde ya da bir kentte –
Fakat en yakını burasıdır, mekânda ve zamanda,
Şimdi ve İngiltere’de.

Bu yoldan geldiysen,
Herhangi bir güzergâhtan geçtiysen, nereden başladıysan,
Hangi saatte ya da hangi mevsimde,
Hep aynı olurdu: bir kenara bırakırdın
Aklı ve fikri. Doğrulamak için burada değilsin,
Kendini eğitmek, ya da doyurmak için merakını
Ya da bildiri iletmek için. Duanın geçerli olduğu
Burada diz çökmek için varsın. Ve sözcüklerin dizgesinden,
Dua eden zihnin bilinçli uğraşısından,
Ya da yakaran sesin tınısından daha fazla bir şeydir dua.
Ve ölmüşler yaşıyorken ne söyleyemedilerse,
Söyleyebilirler sana, ölmüş olmak: Ölünün iletişimi
Ateşle dillenmiştir yaşayan lisânın ötesinde.
Burada, zamansız anın kesişme noktası
İngiltere’dir ve başka yer değil. Asla ve daima.

- II -
Yaşlı bir adamın yenindeki kül
Yanmış güllerin bıraktığı bütün küldür.
Havada dönüp duran toz
İşaretler hikâyenin bittiği yeri.
Teneffüs edilen toz bir evdi –
Duvarlar, ahşap kaplama ve o fare,
Umudun ve umutsuzluğun ölümüdür
Havanın ölümüdür bu.

Taşkın ve kuraklık vardır
Gözler üstünde ve ağızda,
Ölü su ve ölü kum
Çekişirler üstün gelmek için.
Kavrulup hiçleşmiş toprak.
Şaşkınca bakar çabalamanın boşunalığına,
Neşesiz kahkahalar atar.
Toprağın ölümüdür bu.

Su ve ateş takip eder
Kenti, merayı ve yabani otu.
Su ve ateş alaya alır
Yadsıdığımız özveriyi.
Su ve ateş çürütecek
Unuttuğumuz mahvolmuş temellerini
Tapınağın ve koronun.
Suyun ve ateşin ölümüdür bu.

Sabah öncesi belirsiz saatte
Sonsuz gecenin bitimine yakın
Bitimsizin tekrarlanan bitiminde
Titreşen dilli o karanlık kumru geçtikten sonra
Eve dönüşünün ufku altında
Ölü yapraklar hâlâ teneke misali hışırdarken
Asfalt üstünde başka ses yokken
Üç bölge arasından yükselirken duman
Yürüyen, yolda oyalanan ve telaşlı birine rastladım
Metal yapraklar misali üfürülmüştü yanıma doğru
Kentsel tan yeli önünde direnmeksizin.
Ve anlamlı incelemeyle meydan okuduğumuz
Yere çevrilmiş yüze bakarken
Sönen alacakaranlıkta ilk karşılaşılan yabancıda
Tanıdığım, unuttuğum, hem birini hem de nicesini
Yarı yarıya hatırladığım bazı ölü ustaların apansız bakışını
Yakaladım; o kahve kızarığı simalarda
Bileşik bir hayaletin aşina gözleri
Hem samimiydi hem de tanınmazdı.
Sonra çifte bir rol üstlendim, ve bağırdım
Ve duydum başka bir sesin bağırdığını: “Ne? Burada mısın? ”
Olmasak bile. Hâlâ aynıydım ben,
Bilerek kendimi ancak başka biri olarak –
Ve hâlâ biçimlenen bir yüzdü O; önlerinden giden
Sözcükler tanımayı zorunlu kılmaya yetiyordu yine de.
Ve böylece, sıradan yele itaatkâr,
Birbirlerini yanlış anlamak için çok yabancı,
Öncesiz ve sonrasız, hiçbir yerle karşılaşmanın
Bu kesişme noktasında zamanın, uyum içinde,
Adımladık kaldırımları bir ölüm devriyesi olarak.
Dedim ki: “Hayrete düşmem kolaydır,
Gene de kolaylık hayretin nedenidir. Bu yüzden konuş:
Kavramayabilir, anımsamayabilirim”.
Ve O dedi ki: “Can atmıyorum tekrarlamaya
Unuttuğun düşüncelerimi ve kuramımı.
Bu şeyler amacına ulaştı: rahat bırakalım onları.
Seninkileri de öyle, ve dua et ki bağışlansınlar
Başkalarınca, dua ettiğim gibi senin hem kötüyü
Hem de iyiyi bağışlaman için. Geçen mevsimin meyvesi
Yenmiştir ve doymuş hayvan tekmeleyecek boş kovayı.
Çünkü geçen yılın sözcükleri geçen yılın diline değgindir
Ve gelecek yılın sözcükleri bekler başka bir sesi.
Fakat, o geçit şimdi herhangi bir engel oluşturmazken
O yatıştırılmaz ve gezgin ruha
İki dünya arasında daha bir benzer birbirine,
Böylece bulurum asla söylemeyi düşünmediğim sözcükleri
Yeniden dolaşmayı asla düşünmediğim sokaklarda
Terk ettiğimde bedenimi uzak bir sahilde.
Derdimiz hitâbet olduğundan, ve hitâbet bizi
Kabilenin lehçesini saflaştırmaya sevk ettiğinden
Ve songörüyle öngörüye zorladığından zihni,
İfşa etmeliyim yaşlılık için saklanmış armağanları
Taçlandırmak için ömür boyu süren çabanı.
Önce, süresi dolmuş hissin o soğuk ovuşturması
Büyüsüz, hiç vaatte bulunmaksızın,
Fakat gölge meyvenin kekre tatsızlığı
Beden ve ruhun parçalanmaya başlaması misali.
İkincisi, gazabın bilinçli güçsüzlüğü
İnsan budalalığında, ve eğlendirmeyen
Kahkahanın incitmesi.
Ve nihayet, yaptığın, olduğun her şeyin
Tekrarlanmasının buruk acısı;
Motiflerin utancı
Geç açığa çıkmış, ve başkalarına zarar vererek
Yapılmış ve kötü şeylerin farkına varma
Ki bir zaman fazilet alıştırması olarak görürdün bunu.
Derken budalaların onaylaması cızlatır yüreği, ve lekelenir onur.
Yanlıştan yanlışa çileden çıkmış ruh
Başlar, bir dansçı gibi, ölçüyle yönelmen gereken
Arıtan ateşle onarılmadıkça.
Ağarıyordu gün. Biçimsizleştirilmiş caddede
Bıraktı beni, bir çeşit veda selâmıyla,
Ve yitip gitti üflenirken o boru.

- III -
Üç durum vardır ki sıklıkla birbirlerine benzer
Gene de farklıdırlar büsbütün, aynı çalı çitte büyürler:
Kendine ve eşyalara ve kişilere bağlılık, çözülmüşlük
Kendinden ve eşyalardan ve kişilerden; ve, büyür arasında onların,
Kayıtsızlık ki ölümün hayatı andırması gibi andırır diğerlerini,
İki hayat arasında olmak – çiçeklenmeden, arasında
Canlı ve ölü ısırganın. Budur hafızanın kullanımı:
Kurtuluş için – sevginin azı değil fakat arzunun ötesinde
Genişlemesidir sevginin, ve böylece hem gelecekten
Hem de geçmişten kurtuluş. Böylelikle, bir ülkeyi sevmek
Kendi eylem alanımıza bağlılıkla başlar
Ve o eylemin çok az önem taşıdığını bulmaya gelir
Asla önemsiz olmasa da. Tarih kölelik olabilir,
Özgürlük olabilir tarih. Bak, şimdi yitip giderler,
O yüzler ve yerler, onları sevmiş olan benlikle birlikte,
Yeniden canlandırmak, yüceltmek için, başka bir örüntüde.

Günah Gereklidir, fakat
Her şey iyi olacak, ve
Her şeyin usulü iyi olacak.
Yeniden düşünürsem bu yeri,
Ve insanları, hepsi de övgüye değmez,
Yakın akraba ya da lütuf değil,
Fakat bazı tuhaf yetenekler,
Hepsi ortak bir yetenekten almış payını,
Birleşmişler onları ayıran çatışmada;
Gece inerken düşünürsem bir kralı,
Üç adamı, ve nicelerini, darağacında
Ve bir kaç tane ölü unutulmuş
Başka yerlerde, burada ve yurtdışında,
Ve onlardan biri kör ve suskun ölmüş,
Niçin onurlandırmalı bu ölmüş adamları
Ölmekte olan diğerlerinden fazla?
Tersine çalmak değildir o çanı
Ne de bir Gül’ün hayaletini çağıracak
Bir büyü de değildir.
Diriltemeyiz eski hizipleri
Onaramayız eski siyasetleri
Ya da takip edemeyiz kadim bir trampeti.
Bu adamlar, ve onlara direnenler
Ve onların direndiği
Kabullenirler sessizliğin anayasasını
Ve tek bir partide toplaşırlar.
Ne miras kalmışsa bize talihlilerden
Aldık yenilmiş olanlardan
Bize bırakacakları – bir simge:
Ölümde kusursuzlaştırılmış bir simge.
Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin usulü iyi olacak
Motifin arınışıyla
Yalvardığımız yerde.

- IV -
Alçalan kumru yarar havayı
Dehşetin akkor aleviyle
Günahtan ve hatadan arınmayı
Bildirir o alevin dilleri.
Tek umut, aksi takdirde umutsuzluk
Yatar ölü yakma odunlarının seçiminde -
Kurtulmak için ateşten ateşle.

Öyleyse kim tertipledi azabı? Sevgi.
İnsan gücünün çıkaramayacağı
Dayanılmaz ateş gömlekleri
Dokuyan ellerin ardındaki
O bilinmedik İsim’dir Sevgi.
Sadece yaşarız biz, sadece iç çekeriz
Tüketilerek ya ateşle ya da ateşle.

- V -
Başlangıç dediğimiz çoğunlukla bitiştir
Bitirmek başlangıç yapmaktır
Başladığımız yerdedir bitiş. Ve doğru olan
Her bir deyim ve cümle (her sözcük yerli yerindedir,
Başkalarını desteklemek için alır yerini,
Söz ne sıkılgandır ne de fiyakalı,
Eskinin ve yeninin kolay bir tecimi,
Bayağılaşmadan o sıradan hatasız sözcük,
Resmi sözcük titizdir fakat ukala değil,
Birlikte dans eden arkadaş grubu)
Her deyim ve her cümle bir bitiştir ve bir başlangıçtır,
Her şiir bir mezar yazıtı. Ve her eylem
Parsele doğru bir adımdır, ateşe, denizin gırtlağı dibinde
Ya da okunaksız taşta: ve orada başlarız.
Ölenlerle ölürüz:
Bak, göçüp giderler, ve biz onlarla gideriz.
O ölüyle doğduk:
Bak, geri dönerler, ve bizi birlikte getirirler.
Gülün anı ve porsukağacının anı
Eşit uzunluktadır. Tarihsiz bir halk
Kurtarılmamıştır zamandan, çünkü zamansız anların
Bir örüntüsüdür tarih. Ve böylece, kısılırken ışık
Bir kış ikindisinde, sapa bir küçük kilisede
Tarih şimdi ve İngiltere’dir.

O Sevgi’nin eskiziyle ve bu Çağrı’nın sesiyle

Bırakmayacağız araştırmaya yapmayı
Ve bütün araştırmalarımızın bitimi
Başladığımız yere ulaşacak
Ve sanki ilk kezmiş gibi orayı tanıyacak.
Bilinmez, anımsanmayan kapı aracılığıyla
Ulaşmak en son keşfedilecek toprağa
Başlangıçtaki gibi;
En uzun ırmağın kaynağında
Saklı çağlayanın sesi
Ve elma ağacındaki çocuklar
Tanıdık değil, çünkü aranmamışlardı
Fakat işitilmişlerdi, yarı işitilmiş, o denizin
İki dalgası arasındaki o dinginlikte.
Çabuk şimdi, burada, şimdi, hep –
Tastamam yalınlığın bir durumu
(Her şeyden daha az değil fiyatı)
Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin üslubu iyi olacak
Ateşten diller katlandığında
Taçlanmış ateş düğümü içine
Ve ateş ve gül birdir.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy