Şiir, Sadece: 2013-09-01

7 Eylül 2013 Cumartesi

Rubén Azócar

Adalara! Böyle bağırdık. Güven günleriydi
Ve bizler korunmuştuk meşhur ağaçlarla:
hiçbir şey uzak görünmüyordu bize, her şey her an
saçtığımız ışıkla yakalanıyordu.
Geldik kaba deriden ayakkabılarımızla: yağıyordu yağmur,
yağıyordu adaların üzerine, böyle duruyordu ülke ayakta
yeşil bir el gibi, kırmızı yosunların arasında
akan parmaklarıyla bir eldiven gibi.
Tütünle doldurduk adalar denizini, Hotel Nilsson’da
tüttürdük geç saatlere kadar ve fırlattık
taze istiridyeleri dünyanın bütün köşelerine.
Bir kilise binası vardı şehirde,
o büyük kapısında, o cansız akşam,
papaz cüppelerinden siyah bir resmi geçit
avuntusuz yağmurda
dışarı çıkan uzun bir böcek gibiydi:
boşalttık Bourgogne şarabını ve doldurduk
kağıtları hiyeroglif acıların işaretleriyle.
Fakat kaybolmuştum birden: uzun yıllar uzaklarda,
arzumu arttıran başka gökler altında,
yağmurdaki tekneleri ve
yağmurdan ıslanmış kocaman kirpiklerin
adalarda kök salsınlar diye orada kalan seni anımsadım. 


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"dan

Sabah Fırtınalarla Dolu

Sabah fırtınalarla dolu
yüreğinde yazın.

Beyaz mendiller gibi veda ediyor koşturan bulutlar,
rüzgârla sarsılmış, bir göçebenin elleriyle.

Duy rüzgârın sonsuz yüreğini,
çarpıp duran aşık suskunluğumuzda.

Ağaçların arasından uğulduyor, tanrısal bir orkestra gibi,
savaşlar ve şarkılarla dolu bir dil gibi.

Rüzgâr soyuyor şimşek hızıyla kurumuş yaprakları
ve büküyor kuşların titreyen oklarını.

Rüzgâr deviriyor onu köpüksüz dalgalarında,
ağırlıksız özünde ve bükülmüş ateşinde.

Onun sayısız öpüşü parçalanıyor, dağılıp gidiyor,
yaz rüzgârının kapısında yenilmişti.


Pablo Neruda
"Veinte Poemas de Amor y Una Cancion Desespera"dan

6 Eylül 2013 Cuma

Sadece Albatros Değil

Hayır, ilkbahardan beklenmiyorsunuz,
ne taçyaprağının susuzluğunda
ne de dut renkli balda
lif lif örülüyorsunuz asmalarda ve salkımlarda,
fakat fırtınada, paçavralaşmış kubbede
çatlağın üstünde köpüklenen suda,
şafağın delik deşik ettiği yarda,
ve her şeyden önce düellonun
yeşil mızraklarında, denizin ıssız
genişliklerindeki o çözülen yalnızlıkta.

Tuzun nişanlısı, fırtınanın güvercinleri,
bütün dünyanın kirli kokusuna
çevirdiniz denizle ıslanmış sırtınızı,
ve o yabanıl ışıkta sundunuz
kaçışların göksel geometrisini.

Dokunulmazsınız, sadece siklonsu bir damlayla
özdeş olan değil fırtına rüzgârının
dallarına uçan: sadece o değil
inşa eden yuvasını hiddetin yamaçlarında, fakat
aynı zamanda dolgun karın deniz martısı da,
guanay kargasının gölgesi köpüğün üstünde,
platinin gümüş parıltılı coşkun suyu.

Bir düğüm gibi toparlanmış pelikan
bıraktı kitlesini aksın diye denize,
ve kehanet yelken açtığında
albatrosun yayılmış genişliklerine,
ve fırtına kırlangıcının rüzgârı dağılırken
devinimdeki sonsuzluğun üzerine,
uzağında o yaşlı karabatakların,
o zaman ayağa kalktı yüreğim kabında
ve gönderdi şarkının açılışını
denizlerin ve tüylerin üzerine.

Ver bana göğsünüzde taşıdığınız donmuş kalayı
o fırtınayla çalkalanan kayalıklarda,
ver bana deniz kartallarının
pençelerinde toparlanan gücü,
ya da bütün gelişime ve bütün konaklamalara
karşı koyan o kımıltısız biçimi,
korunmasız turuncu çiçeklerin rüzgârını
ve o muazzam anayurdun tadını.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkıdan"

5 Eylül 2013 Perşembe

Sadece Ateş Değil

Oy, evet, hatırlarım,
oy içi kararmış ışıkla dolu
kapalı gözlerini,
açık bir el gibi bütün bedenini,
parıldayan bir ay salkımı gibi,
ve esrimeyi,
bir şimşek ışını bizi öldürdüğünde,
yaraladığında bizi bir hançer kökümüze dek,
ve bir ışık yararken saçlarımızı,
ve biz
yeniden başladığımızda
hayata geri dönmeye,
sanki okyanustan çıkmışız,
sanki bir gemi batışından
yaralı dönmüşüz
taşlarla kızıl yosunlar arasında.

Fakat
başka anılar da var,
şehvetin çiçekleri değil yalnızca,
fakat filizlenir azar azar,
ki birdenbire görünür,
trenle giderken
ya da yürürken sokakta.

Mendillerimi yıkarken
görürüm seni,
delikli çoraplarımı asarken
pencerede,
endamın, ki ondadır bütün
bütün isteği muazzam bir alaz gibi
çalar sanki yere seni zarar vermeden sana,
yeniden,
sen her günün
küçük kadını,
yeniden insansı bir varlık,
alçakgönüllü insan,
yoksulluğa rağmen gururlu,
senin gibi olmalı, aşk külünün
ıssız bıraktığı
geçici gül olmayasın diye,
fakat hayatın hepsi olasın diye,
sabunla ve iğneyle bütün bir hayat,
o sevdiğim mis kokuyla,
belki hiçbir zaman sahip olamayacağımız mutfaktan
kolun kızartılan patatesler arasında
ve pişmiş eti getirirken içeri
ağzın şarkıyla dolu kış zamanı,
benim için dünyada
sonsuz mutluluk bu olacak.

Oy, hayatımsın benim,
aramızda yalnızca ateş değil alazlanan,
fakat bütün bir hayat,
o yalın hikâye,
herkesinkine benzeyen
bir kadınla bir erkek arasındaki
o yalın aşk.


Pablo Neruda
"Kaptanın Dizeleri"nden 
1952

4 Eylül 2013 Çarşamba

Sadece Ölüm

Issız mezarlıklar var,
sessiz kemiklerle dolu mezarlar,
yürek bir tünelden geçmek zorunda,
karanlık, karanlık, karanlık,
bir geminin batışı gibi ölüyoruz içimizden,
boğuluyoruz sanki yüreğimizde,
sanki sıyrılarak derimizden düşüyoruz ruhumuza.

Ceset var,
yağdan ayaklar, soğuk mezar taşı,
ölüm var kemiklerde,
saf bir ses gibi,
köpeksiz bir havlama gibi,
duyuluyor bazı çanlardan, bazı mezarlardan,
şişerek gözyaşı ya da yağmur gibi ıslaklıkta.
Yalnızken, görüyorum ara sıra
yelkenli tabutları
solgun ölülerle hafif çapaları,
ölü zülüflü kadınları,
melekler gibi beyaz somuncuları,
noterlerle evli düşünceli kızları,
ölülerin dikey ırmaklarına gidiyor tabutlar,
o mor ırmağa,
akıntıya karşı, ölümün sesiyle dolu yelkenlerle,
ölümün sessiz sesiyle dolu.

Yankıyla geliyor ölüm
ayaksız bir ayakkabı gibi, elbisesiz bir adam gibi,
geliyor ve vuruyor yersiz ve parmaksız bir yüzükle,
geliyor ve bağırıyor ağızsız, dilsiz, gırtlaksız.
Gene de işitiliyor adımları,
ve giysisi ses veriyor, bir ağaç gibi suskunca.

Bilmiyorum, biraz anlıyorum sadece, nerdeyse görmüyorum,
fakat sanıyorum ki şarkısı ıslak menekşe renginde,
toprağa alışkın menekşelerden,
çünkü yeşildir ölümün yüzü,
ve yeşildir ölümün bakışı,
içe işleyen rutubetiyle ve öfkeli kıştan
karanlık renkleriyle bir menekşe yaprağının.

Fakat ölüm bir süpürge biçiminde yürüyor dünyada da,
yalıyor yeryüzünü bulmak için ölüleri,
süpürgededir ölüm,
ölüleri arayan ölümün dilidir o,
ipi arayan ölümün iğnesidir o.
Ölüm yatıyor kışla yataklarında:
o yavaş döşeklerde, o siyah battaniyelerde
yaşıyor aylakça uzanarak, ve birden uluyor:
uluyor çarşafları dolduran kasvetli bir ses gibi,
ve yataklar yelken açıyor amiral kılığına girmiş
ölümün durup beklediği limana doğru.


Pablo Neruda
"Yeryüzünde İkinci Konaklama"dan

3 Eylül 2013 Salı

Sahilin Taşları

Okyanussu taşlar, sahibi değilsiniz sizler
ilkbaharla başakların arasında
bereketli topraktan yükselen o maddenin.

Üzümlerin arasında salınan
mavi dokunuşu havanın tanımıyor
yalnızlıktan okyanusa gelen yüzü.

Ezdiler hiçbir arının tanımadığı
kayalıkların yüzünü, dalgaların ziraatından
başka hiçbir şeyin sahibi değil,
toparlamış taşların yüzü
çatlamış sonsuzluğunda
avuntusuz köpüğünü kavganın.

Tel granitten sarp gemiler
bırakmış öfkeyi, gizli gezegenlerin
o dokunulmaz boyutunda
deniz bayraklarının dalgalanışını.

Fırtınanın ve kasırganın öfkesinden taçlar.

Titreten yalnızlıklardan kuleler.

Denizin kayalıkları, sizindir
zamanın utkulu rengi, sonsuzluğun
nabız atışı kullandı bu konuyu.

Ateş doğurdu denizin grenalarıyla
oyduğu bu külçeleri.

Bakırla salamuranın birleştiği
bu çatlak: bu portakal sarısı demir,
gümüşün ve güvercinin lekeleri,
öldüren duvar
ve üzüm salkımlı derinlik için sınır.

Yalnızlığın taşı, sevgili taş,
sizlerin sert oyuğunuzda asılı duruyor
yosunların hiddetli soğuğu
ve sizlerin ağzına kadar, ayın ışığıyla süslenmiş,
yükseliyor sahillerin yalnızlığı.
Hangi rayiha kaybolmuştu
kumdaki o yitik ayak izlerinden, hangi çağıltı
gelinsi taçyapraklarından fışkırdı titreyerek göğe?

Sahilin bitkileri, et dolu üçgenler,
taşların üzerinde bir pırıltı
tutuşturmayı beceren sürünen yaratıklar,
denizin ilkbaharı, taşların üzerinde
kaldırılan kırılgan kadeh,
küçük amarant şimşeği, hiç
tutuşturulmamış ve şimdiden buza dönmüş öfkeden,
bana bu gücü sun karşı koymak için
yıldızlı ıssızlığın sahillerine.

Denizin taşı, gizli kıvılcımlar
ışığın kavgasında, pasla
kaplanmış çanlar, acıların
bilenmiş kılıcı, yara izlerinde
dünyanın dişsiz heykelinin
inşa edildiği çatlamış kubbeler.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"dan

2 Eylül 2013 Pazartesi

Sahte Tavırlılar

Öğürtücü kokusunda davar sürülerinin,
kağıt yığınlarının ya da kokteyl bardaklarının,
yaşıyordu o mavi ürün, çürümüşlüğün
küstah taçyaprağı.

Şilili “sahte tavırlı” idi O, bu kişi
Raúl Aldunatillo idi (yabancı ellerle
fethediyordu dergileri,
yerlileri öldürmüş olan elleriyle) ,
o züppe Teğmen, o en büyük
Ticaret, satın alıyordu unvanları
ve kendisini eğitimli olduğuna inandırıyordu,
kılıç satın alıyordu
ve kendisini asker olduğuna inandırıyordu,
fakat saflığı satın alamayacağından ötürü
tükürüyordu bir engerek gibi.

Zavallı Amerika, yeniden satılmış
kanında pazarlarda,
Minas Geraes’de,
Santiago’daki salonda yeniden doğan
gömülmüş fışkınlardan,
ve “zarafet” yaratan,
“boudoir süvarileri”ne yaltaklanan,
anlamsız gömlekler, sopalar
mezarın golf oyunu için.
Zavallı Amerika, çürüyen züppelerle
maskelenmiş,
yüzlerin kalpazanları,
kara rüzgâr aşağıda
yaralarken düşmüş yüreği
ve kömürün kahramanı yuvarlanırken aşağı
yoksulların mezarına doğru,
hastalıklarla göçmüş,
karanlıkla örtülü,
yollarda kovalanan
yedi aç çocuk bırakan arkasında.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"dan