Şiir, Sadece: 2014-01-12

18 Ocak 2014 Cumartesi

Kaplan

Kaplanım ben.
Külçeler gibi geniş
ıslak mineral yapraklar arasında
senin için pusudayım.

Aydınlık ırmak büyür
sisin altında. Gelirsin.

Çıplak dalarsın suya.
Beklerim.

Ateşten, kandan, dişlerden
bir sıçrayışla
yırtarım bir pençe vuruşuyla
bağrını, kalçalarını.

İçerim kanını, kırarım
tek tek kollarını bacaklarını.

Yıllar boyunca kemiklerini
ve külünü koruyacağım
yabanıl ormanda kalırım,
kımıldamadan,
nefretten ve öfkeden arınmış,
ölümünle silâhsızlandım,
sarmaşıklarla bağlandım,
yağmurda kımıltısızım,
ölüm saçan sevişmemin
amansız nöbetindeyim.


Pablo Neruda
Kaptanın Dizeleri

Karabataklar

Sizler adaların gübreleyen kuşları,
kaçışın çoğalmış isteği,
göksel büyüklük, hayat rüzgârının
sayısız göçü,
kuyruklu yıldızlarınız titreşip gider
ve kumla örter o dilsiz Peru’nun o gizemli
gökyüzünü uçan bir güneş tutulması gibi.
Ey yavaş aşk, yabanıl ilkbahar
köpüklenen kadehini ilerletir kökle
ve yelken açar soyun gemisi
kutsal suyun titreyen akıntısı arasından,
geçerek en ücra göklerden
gübrenin kırmızı adaları üzerinden.

Boğmak istiyorum kendimi kanatlarınızda,
gitmek istiyorum Güney’e uyuyarak, taşınmak
bütün bu sallanan sıklıkla.
Karanlık ırmağın okları boyunca gitmek
kısılmış sesle ve çıkarak yukarı
sızılmaz o nabzın içinde.
O zamandan beri, ey kaçışın yağmuru, açıyor
kireç beyazı adalar kendi soğuk cennetini,
en dıştaki tüyün ayı düşüyor,
tüylerin hüzünlü fırtınası.

Eğer başını bir insan o zaman
ana kuşların ninnisi için
ve basamakları teker teker yükselten
kör elleriyle kazar gübreyi,
yığar o yayılmış tortuyu
ve büker bir köle gibi dizlerini
ortasında maya adalarının,
tanıdık kuşlarla taçlanmış
o asitli enlemleri selâmlayarak.


Pablo Neruda
Evrensel Şarkı

Karanlıktaki Anayurduma İyi Yıllar

İyi yıllar, bu yıl, sana, bütün
insanlara ve dünyaya, sevdiğim Arukanya’ya.
Senle benim hayatım arasında duruyor bu yeni gece
Ayıran bizleri ve ormanları ve ırmakları ve yolları.
Fakat sanadır, küçük anayurdum benim,
kara bir at gibi dörtnala koşması yüreğimin:
sürüyorum atı senin saf coğrafyanın çöllerinde,
geçiyorum üzümün yeşil alkolünü,
salkımlarının denizini toparladığı o yeşil vadileri.
Geliyorum kapalı denizleriyle şehirlerine senin,
kamelya çiçekleri gibi beyaz, o biçimli kokusunda
şarap mahzenlerinin, ve titreyen
ve köpüklenen dudaklarla şakıyan
ırmakların suyuna sızıyorum tahta bir çubuk gibi.

Anımsıyorum yollar boyunca, bu zamanda belki
ya da daha doğrusu sonbaharları, nasıl da
evlerde asılıyor altın mısır koçanları
kurusun diye,
ve bütün o seferlerde gördüm sevinçli bir çocuk olarak
altını fakirlerin damlarında.

Sarmalıyorum seni, fakat şimdi
geri dönmeliyim saklandığım yere. Sarmalıyorum seni
tanımadan seni: söyle kim olduğunu, tanıyor musun
sesimi doğumların korosunda?
Çevreleyen her şeyin arasında işitiyorsun
sesimi, hissetmiyor musun nasıl kuşatıyor seni
dalgalanan şarkım toprağın doğal suyu gibi?

Sarmalayan benim bütün bu muhteşem yüzeyi,
anayurdumun çiçeklenen kuşakları, ve çağırıyorum seni
ki konuşalım birlikte tükenirken sevinç,
ve sunuyorum sana bu anı kapalı bir çiçek gibi.

İyi yıllar karanlıktaki anayurduma.
Haydi birlikte gidelim, dünya taçlanmış buğdayla,
o derin gökyüzü kayıp gidiyor ve eziyor
kendi yüksek, ışıklı taşını geceye karşı: tam şimdi
doluyor yeni kireç bizi taşıyan zamanın akımıyla
birleşecek olan bir dakika ile.
Bu zaman, bu kireç, bu toprak senindir:
al onları ve duy şafağın doğacağı yeri.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"nın "Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi"

Kararlar

Yoldaşlar, İsla Negra’ya gömün beni,
çakıl taşının ve dalgalarının her bir pürüzlü lekesini
gözlerim kapalıyken, sanki artık hiç görmeyecekmişim gibi
tanıdığım denizin yakınına.
Okyanus kıyısında, gün getirdi bana hep
sisi ya da aydınlık sökününü turkuvazın,
ya da enginliği, düzenli olarak, değişmeyen suyu,
istediğim şeydi bu, bu mekan sanki yutmuştu alnımı.

Her bir yas kıyafetli sürüsü karabatakların, o müthiş
kaçışı kışı seven boz kuşların,
ve her bir kasvetli çevrimi yosunların,
ve soğukla çarpan tehlikeli bütün dalgalar,
ve dahası var, bütün toprak görünmez ve gizli
bir aktar gibi, deniz sisinin ve tuzların meyvesi,
keskin rüzgârın kemirdiği, sonsuz kuma yapışan
kıyının küçük taç yaprakları:
bütün deniz toprağının nemli girişi
tanıyor her bir basamağını sevincimin,
biliyorlar ki orada uyumak istiyorum
arasında denizin ve toprağın parıldayan göz kapaklarının...
Toprağa süzülmek istiyorum yağmurla
yabanıl bir deniz rüzgârı gibi hırçınlıkla yaralamak,
ve böylelikle yeraltı sularıyla karışıp
çağıldamak istiyorum o büyük ilkbahara, yeniden doğuşa.
Yanımdaki mezarı sevdiğim için aç
ve sevdiğimle birlikte olmamı sağla
yeraltında da.


Pablo Neruda
Evrensel Şarkı

Kargaların Randevusu

Panama'da buldu iblisler birbirini.
Orada imzalandı samurların antlaşması.
Tek bir mum bile yanmadı
üçü arka arkaya geldiğinde.
Önce tek gözlü, oldukça yaşlı Almagro,
sonra domuzların kralı Pizarro,
ve keşiş Luque, karanlığın gerçekleriyle
gizlenmiş Diyanet İşleri Kurulu'nun üyesi.
Herbiri saplamak için ortağının sırtına,
saklıyordu hançerini,
buluyordu kanı herbiri kasvetli duvarlarda,
kirli bakışlarla.
Ne ki çekiyordu uzak ülkelerin altını
ayın lanetli taşları çektiği gibi.
Antlaşma imzalandığında, dönüştürdü Luque
okunmuş ekmeği şölene,
ve bu üç hırsız çirkin bir gülümsemeyle
çiğnediler yufka-ekmeğini.
'Kardeşler, aramızda bölüşüldü Tanrı.' diyerek
güvenceledi Diyanet İşleri Kurulu'nun üyesi,
ve 'Amin' dediler
siyah dişleriyle bu insan-yamyamları.
Tükürerek vurdular yumruklarını masaya.
Harfleri tanımadıkları için
doldurdular masayı, kağıdı,
sıraları ve duvarları haçlarla.

Karanlık, unutulmuş Peru
özenle seçilmişti, ve kara haçlar,
küçük kara haçlar
dümen kırdı Güney'e doğru:
ölüm ıstırapları için haçlar,
kıllı ve keskin haçlar,
hayvan pençeli haçlar,
çıbanla ağarmış haçlar,
örümcek ayaklı haçlar,
dırdırcı, insan-avcısı haçlar.


Pablo Neruda
"Los conquistadores"den, "Canto General"

17 Ocak 2014 Cuma

Kazığa Oturtulmuş

Ne ki erişti işkence Caupolican'a da.

İşkence mızrağıyla delik deşik edilmiş olarak
girdi ağaçların o yavaş ölümüne.

Geri çekti yeşil saldırısını Arauco,
duydu gölgeler arasında ölüm ürperişini,
toprağa gömdü başını,
büzüldü acıları altında.
Ölümde uyudu Araukanya reisi.
Duyuluyordu kamptan
demirden bir gürültü, bir çelenk
yabancı kahkahaların kükreyişlerinden
ve gece yalnız dalgalandı
yas giyitindeki ormanlara.

Acı değildi bu, volkanın
esneyen barsaklarındaki ısırık yarası,
bu yalnızca ormanın uykusuydu,
yalnızca kan yitiren ağaçtı.

Anayurdumun içlerine
sızdı katil mızrağı
ve yaraladı kutsal toprağı.
Ateşli kan düştü
sessizlikten sessizliğe, aşağı
tohumun olduğu
ve ilkbaharın gelişini beklediği yere.

Daha da derine düştü kan.

Köklere dek düştü.

Ölülere dek düştü.

Yeniden doğacak olanlara dek düştü.


Pablo Neruda
"Los libertadores"den, "Canto General"

Kendine Döner Kişi

Yetersizce tasarlanmış eski bir ev gibi
kendine döner kişi, böyle işte:
delinmiş bir takım elbiseden bıkmış gibi
çıplak dolanmak ister kişi,
çünkü yağmur yağmaktadır,
pak suda ıpıslak olmak ister kişi,
o rüzgârın kendisinde, ve ulaştığında
kendi özünün kuyusuna kişi,
yaşamak hakkındaki en kenardaki
o alçakgönüllü kaygıya, ifade etmek ister
ya da ödemek ya da borçlanmak
ya da keşfetmek bir şeyi,
sanki ben çok önemliymişim gibi,
sanki dünya bana hoş geldin demiş
ya da siyah duvarlı tiyatrosunda
bitkisel adıyla seslenmemiş gibi bana.


Pablo Neruda
El Mar y Las Campanas

Kerevizin Zirvesi

Gürültünün asla dalamayacağı o pak
merkezden, o dokunulmamış balmumundan,
gelir o berrak, doğrusal yıldırım,
sarmallara meraklı güvercinler,
gölge ve balık kokulu
geç sokaklara doğru.

Kerevizin damarlarıdır bunlar! Bunlar
kerevizin köpüğü ve kahkahası ve zirvesidir!
Kerevizin işaretleridir bunlar, onun
ateşböceği tadı,
boğulmuş renklerden haritası,
ve yeşil melek başı düşer,
ve zarif zülüfleri kaygı dolu,
ve yaralı sabah pazarları
gelir kerevizin ayaklarına, hıçkırıklar arasında,
ve kapanır kapılar geçerken onlar oradan,
ve o uysal atlar kapaklanırlar diz üstü.

Kesilmiş ayakları geçip gider, yeşil gözleri
heba olup gider, her daim batar onlarda
bilmeceler ve damlalar:
yükseldikleri denizin tünelleri,
kerevizin öğüt verdiği merdivenler,
talihsiz boğulmuş gölgeler,
havanın ortasındaki kararlar,
taşın dibindeki öpüşler.

Biri ıslak elleriyle vurur gece yarısı
sis içindeki kapıma,
ve işitirim kerevizin sesini, o derin sesi,
tutsak rüzgârdan o kaba sesi,
sularla ve köklerle yaralanmış olarak şikayet eder,
indirir kekre ışıltılarını yatağıma,
ve boğulmuş yüreğimin ağzını ararken
deler bağrımı düzensiz makasları.

Ne istiyorsun, kırılgan korseli misafir,
benim cenaze siyahı odalarımda?
Seni çevreleyen o mahvolmuş yarıküre neyin nesidir?

Karanlıktan ve ağlayan ışıktan lifler,
uysal sutaşları, buruşmuş enerjiler,
hayatın ırmağı ve gerçek lifler,
sevilen güneşin yeşil dalları,
buradayım ben, gecede, dinlerim gizleri,
uykusuzlukları, yalnızlıkları,
ve dalarsınız içime, sisin ortasında batmış,
sizler bende büyüyene dek, ifşa edene dek bana
o karanlık ışığı ve yeryüzünün gülünü.


Pablo Neruda
Yeryüzünde İkinci Konaklama

Keskin Ağıt

Amerika’mızı büyük, daha da büyük yaptın, hanımefendi.
O muazzam sulardan berrak bir ırmak sundun:
sonsuz kökleri olan büyük bir ağaç verdin:
o derin sulara layık, soyundan bir oğul.
Sevdik onu hepimiz dinleneceğin toprağı örtecek
bütün bu mağrur çiçeklerin arasında,
defne ve veda dolu soylu elleri
yorgun alnına dokunabilsin diye
Amerika’nın derininden ormanı ve ıssızlıkları
aşarak gelmesini istedik hepimiz.

Fakat zamanı ve dünyayı aşarak gelen başkalarıydı.
Hanımefendi, ve izlediler onu bu acı vedada,
esirgediler senden oğlunun ağzını
ve onu sakladığın alazlı yüreğini ondan.
Yarattığın su reddetti susuzluğunu,
ve o uzak kaynağı uzak tuttular onun ağzından.
Ve ateşten ve karanfillerden bir annenin uyuduğu
bu ezilmiş taşa faydası yok hiçbir gözyaşının.

Amerika’nın gölgeleri, tutkuyla, karla, kanla, okyanusla,
fırtınayla ve güvercinlerle taçlanmış kahramanlar,
buraya gelin: bu annenin gözlerinde sakladığı boşluğa
beklediğimiz o aydınlık kaptana:
ey bizim büyük sancaklarımızın yaşayan ve ölmüş kahramanları:
O’Higgins, Juárez, Cárdenas, Recabarren, Bolívar,
Martí, Miranda, Artigas, Sucre, Hidalgo, Morelos,
Belgrano, San Martín, Lincoln, Carrera, hepiniz,
gelin ve doldurun büyük kardeşliğinizin boşluğunu,
ve havayı hissetsin hücresinde Luis Carlos Prestes,
Amerikalı atalarının coşkun kanatlarını.

Taştan sonsuz bir melek gibi
ciddi bir yakınlık var tiranın evinde bugün,
sonsuz bir ay gibi acı dolu ve uyuyan
bir ziyaret var bugün tiranın evinde,
bir anne koşuyor tiranın evi boyunca,
gözyaşından, intikamdan, çiçeklerden bir anne,
üzünçten, bronzdan, utkudan bir anne,
ölümcül üzüncümüzü tiranın gözlerine ekene dek
durmaksızın bakıp duracak.

Hanımefendi, bugün kavgan ve acın bizimdir.
Hiç huzur bulmamış kanını miras alıyoruz.
Şimdi seni alan toprak üzerine ant içeriz ki,
oğlun geri dönmeden, uyuyup rüya görmeyeceğiz.
Ve kucağında kafasını özlediğin gibi
özlüyoruz göğsünün nefes aldığı havayı,
özlüyoruz elinin bize gösterdiği gökyüzünü.
Ant içeriz durdurulmuş damarları sürdürmeyi.
Ant içeriz ki, acılarında büyümüş
ateşlerin durdurulduğunu gören taşlar
yeniden duyacak kahramanın adımlarını.

Hiçbir hapishane saklayamaz Prestes’in elmasını.
O küçük tiran küçük soğuk yarasa kanatlarıyla
saklamak isterdi onun ateşini
ve gece karanlığı sarayının dehlizlerinde
bir sıçan gibi sarmalamak isterdi kirli sessizlikte.
Fakat ışıltılı ve kıvılcımlı ateş gibi
yanmış demirlerden parmaklıklar arasından
fışkırıyor Prestes’in yüreğindeki ışık
Brezilya’nın büyük madenlerindeki zümrüt gibi,
Brezilya’nın büyük ırmaklarındaki akıntı gibi,
ve muazzam ormanlarımızdaki gibi
göğe yükseliyor yapraklardan ve yıldızlardan bir heykel,
Brezilya’nın susuz toprağındaki bir ağaç.

Amerika’mızı büyük, daha da büyük yaptın, hanımefendi.
Ve zincirlenmiş oğlun bizimle birlikte savaşıyor,
yanı başımızda, ışıkla ve azametle dolu.
Senden bugün bize miras kalan fırtınaya karşı
aciz kalır merhametsiz örümceğin sessizliği.
Onun yenilmez ağaçtan yüreği karşında
aciz kalır bu zamanda çektiğimiz yavaş acılar.

Bugün toprakla örtülü anne ellerinde
adil bir güneş gibi parıldadı ve sürüldü
yeryüzü üstüne kırbaç ve kılıç.
Saçını yaralayan her şeyi değiştireceğiz yarın.
Ezeceğiz acı veren dikeni yarın.
Işıkla yıkayacağız yarın
yeryüzünün kasvetli hapishanesini.
Zafer bizimdir yarın.
Ve Kaptanımız bizimle birlikte olacaktır.


Pablo Neruda
Yeryüzünde Üçüncü Konaklama


Bu şiir ilk defa Mexico City’de yayınlanan Excelsior gazetesinde 19 Haziran 1943 tarihinde basılmıştır. Şiir, Leocadia Felizardo de Prestes’in 18 Haziran 1943 tarihindeki ölümü üzerine yazılmıştır. Leocadia Felizardo de Prestes, Rio de Janerio’da hapiste bulunan, Brezilyalı komünist lider Luis Carlos Prestes’in annesiydi. Önde gelen Meksikalı politikacıların Brezilya Başkanı Getulio Vargas’ı ikna etme çabalarına rağmen, Luis Carlos Prestes’in Meksika’ya gelip hasta annesini görmeye izin verilmemişti. Neruda, “Keskin Ağıt” adlı şiirini Leocadia Felizardo de Prestes’in mezarı başında okumuştu.

Kırılgan Şafak

Şanssızların günü, o soluk gün uzatıyor boynunu ileri
baskın soğuk bir havayla, gri güçleriyle,
zilsiz, ve damlıyor her yerden şafak:
bir geminin batışıdır o boşlukta, hıçkırıklarla çevrili.

Dilsiz için, ıslak gölgeler terkedilmiş bir çok yerde,
bir çok aylak önemsiz konuşma, bir çok dünyasal mesken
köklerin bile desenleriyle mecnun olan
nefsi müdafaa adına ne çok sivri biçimler.

Ağlıyorum çevrilmişin ortasında, ortasında kafa karışıklığının,
ortasında büyüyen kokunun, değil mi ki dinliyorum
o temiz dolaşımı, gelişimi,
ve şaşkınca çekiliyorum yoldan geçenler için,
zincirler ve karanfillerle giyinmiş olanlar için,
düşlüyorum ve dayanıyorum dünyasal kalıntılarıma.

Bir şey yok tepe taklak ya da gülünç olan, aşırı biçimli hiçbir şey,
her şey apaçık yoksullukla uyumlu olmak zorunda,
toprağın ışığı terk ediyor kendi gözkapaklarını,
bir çan çalınışı değil, fakat handiyse gözyaşları:
günün örgüsü, kırılgan keteni onun,
kullanılabilir bir sargı gibi, kullanılabilir elveda
demek için, hemen sonrasında bir yokluğun:
renktir bu yalnızca yerini doldurmak isteyen,
örtmek, içine çekmek, yenmek, yaratmak mesafeyi.

Tekim arasında çözülmekte olan maddelerin,
düşüyor yağmur üstüme, ve benziyor bana,
benziyor bana çılgınlığıyla, yalnız bu ölü dünyada,
geri çevrilmiş düşüşte ve yok dayanıklı bir biçimi.


Pablo Neruda
Yeryüzünde Birinci Konaklama

16 Ocak 2014 Perşembe

Kırlangıçların Aya Yerleşmek İstedikleri

Kırlangıçların aya yerleşmek
istedikleri doğru mudur?

Getirirler mi ilkbaharı kendileriyle,
havalanırlarken saçaklardan?

Güz geldiğinde ayı
terk mi eder kırlangıçlar?

Göğü gagalayıp dururlarken
ararlar mı tadımlık bizmutu?

Geri dönerler mi balkonlara
külle tozlanmış olarak?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kışın Güney'de, At Sırtında

Deldim geçtim o kabuğu
sanki binlerce kez vuruldu bana o Antartik darbe:
atın ensesini duyumsadım uyumak için
altında soğuk taşın Güney'in gecesinde,
duyumsadım titreyişini o daracık hendekte,
en altında süzgeç deliğinin o yapraksız dağda,
duyumsadım yükselişini başlayanın üzerinde,
solgun yanağın:
tanıyorum dörtnalanın sisteki başkaldırısını,
zavallı gezginin paçavralarını:
ve yok benim karanlık gerçekten başka tanrım,
taşın bitimsiz sırtı ve gece,
konuk sevmez gün
yok edilmiş bir ruhun ve pis giyitlerin
varışıyla.


Pablo Neruda
"América, no invoco tu nombre en vano", "Canto General"den

Kıyıda

Santos'da, muzların kekremsi tatlı kokusunda
yumuşak altın bir dalga gibi, esneyerek sırtında,
sahillerde terk ediliyor parçalanmış cennetin
aptal tükürüğü,
ve demir katısı bir çığlığı gölgelerin, su ve lokomotifler,
terden ve tüyden bir akım,
alazlı yaprakların derininde batan ve yüzen bir şey
titreyen bir koltuk altı gibi:
kanatların bir bunalımı, utangaç bir köpük.


Pablo Neruda
"América, no invoco tu nombre en vano", "Canto General"den

Kıyımlar

Ne ki saklandı kan o zaman
altında köklerin, suyla yıkanıp yok ettiler
ve inkar ettiler kanı
(çok uzun zaman önceydi bu) ,
Güney'in yağmuru yıkayıp yok etti kanı topraktan
(çok çok uzağa götürdü kanı) ,
güherçile yedi bitirdi kanı bozkırda
ve halkın ölümü her zaman nasıl ise öyleydi:
sanki kimse ölmedi, hiçkimse,
sanki kayaydı düşen toprağa
ya da suydu düşen suya.

Taşla ezildikleri ya da yakıldıkları
Kuzey'den Güney'e dek
gömüldü ölüler karanlıkta
ya da yakıldı geceleyin göze çarpmadan,
bir çukurda yığıldı külleri
ya da atıldı dalgalara:
kimse bilmiyor nerede olduklarını şimdi,
yok onların mezarları, işkence edilmiş parmakları
ve kurşunlardan parçalanmış yürekleri
dağılmış dört bir yana
memleketin kökleri arasında:
Şili'lilerin gülüşü
bozkırın yiğit erkekleri,
sessizliğin kaptanları.
Kimse bilmiyor bu bedenleri
katillerin nereye gömdüğünü,
ama topraktan doğrulacaklar yeniden
ve dökülen kanın hesabını soracaklar
halkın diriliş gününde.

Bu cürüm bulvarın tam ortasında işlendi.

Ne bir çalı gizleyebildi ne de bozkırın kumu içebildi
halkın temiz kanını.

Kimse ört bas edemedi bu cürmü.

Bu cürüm bulvarın tam ortasında işlenmişti.


Pablo Neruda
"La arena traicionada", "Canto General"den

Kıyının Oğulları

Denizin dışladığı, dövülmüş
Antarktik köpekler,
sustalı bir bıçakla kesilmiş
yerlilerin mağrur boyunlarına
piyasa fiyatını ödeyen toprak ağalarının
ölü kemiklerinin üzerinde
dans ettiği ölü yagane yerlileri.

Antofagasta’dan Changos ve o kuru kıyı,
dışlanmış, okyanusun donmuş biti,
Rapa’nın torunu, yoksul Anga-Roa,
ezilmiş maymunlar, Hotu-İti’den cüzzamlılar,
Galápagoslu köleler, takımadaların
kovalanmış serserileri,
sefil paçavralar arasındaki
o kirli yamalar gösteriyor
kavganın dokusunu,
havayla tuzlanmış deri, o cesur
suskun insan dokusu, kehribar.
Denizin memleketine geldi gemi yükü,
geldi ip, yelken, müessese,
dolduran profiliyle kağıt paralar,
cam kırıkları geldi kumsala,
geldi Vali, muavin,
ve denizin kalbi dikildi,
cep oldu, iyot ve ölüm kavgası.

Satmak için geldiklerinde güzel bir
şafaktı, gömlekler
orada aydınlandı kar gibi teknelerde,
ve göğün oğulları yandı tutuştu:
çiçek ve sevinç ateşi, ay ve devinim.

Denizin biti, ye şimdi gübreyi,
izle çöplüğü, denizcinin
yamalı ayakkabısı, müdürün,
dışkı ve çürümüş balık kokusu.
Şimdiden girmişsiniz içine sadece
ölmek için terk ettiğiniz o dolaşımın.
Denizdeki ölüm değil, suyla ve ayla,
fakat ölüm yazısı yazanın çökmüş
mağaralarında ölüm, çünkü unutursanız
yitmişsiniz demektir.
Daha önce ölümün kendi bölgesi vardı,
ruh dolaşımı, etaplar, istasyonlar,
ve dans ederek yükselirdiniz, gülün
gündelik çiyine dönüşmüş olarak
ya da kılkuyruğun deniz yolculuğu:
bugün ölüsünüz sonsuza kadar: batmışsınız dibe
keşişin kasvetli fermanında,
ve sizler sadece toprağın kurtlarısınız
kuyruğuyla en fazla vurabileceğiniz
cehennemin yazıcı salonları altında.

Gel ve kaynaş denizin üstündeki
sahillerde: biz hoşgörü göstermiyoruz
daha. Balık avlayabilirsiniz
bizim Balık Şirketimiz size
garanti verdiği müddetçe: Gelebilirsiniz
ve sıyırtabilirsiniz kaburgalarınızı rıhtımlarda,
sürükleyebilirsiniz garbanzo bezelyesi dolu çuvalları
ve uyuyabilirsiniz kıyının çöp yığınlarında.
Gerçekte sizler bir tehditsiniz, köpüğün
mirastan yoksun hergeleleri: sizi bekleyen gemiye
binmenize rahibin izin vermesi
çok daha iyiydi,
ve bitle ve diğer şeylerle berabermiş gibi
götürecek sizi hiçbir şeye, tabutsuz, silip süpürülmüş
son dalgalarla ve gemi batışıyla,
yalnızca ödenmeyeceği zaman, ölümde.


Pablo Neruda
"Evrensel Şarkı"nın "Büyük Okyanus"

15 Ocak 2014 Çarşamba

Kızıl Gerdan Kuşu

Yakınımda benim, sen kan kızılı, ve gene de uzaksın.
O zalim masken ve savaşçı gözlerin
arasında toprak tepeciklerinin, hopluyorsun bir hazineden
diğerine saf ve yabanıl mükemmelliğinde.
Anlat bana nasıldır diğer bütün yaratıklar arasında,
yuvalardan bir karanlık manzaranın ortasında
yağmur gibi sık çalılığımızda
boyanmıştı kendi şikayetlerine, nasıl göğsün
yalnız topluyor dünyanın lalını?
Ah, kırmızı yaz sıçramış üzerine,
dalmışsın eflatun çiçektozunun mağarasına
ve göğsünün lekesi eziyor bütün ateşi.
Ve hemen hemen gök kubbe
ve bu kar beyazı gece kendi yaban ördeği tabyasında
açtığında gündelik kanatlarını,
tutmuyor hiç bir şey bu bakışları: sadece senin diken çalın
sürekli alazlanıyor kavurmadan toprağı.


Pablo Neruda
Evrensel Şarkı

Kızlar

Sizler, büyük aşkı arayan kızlar,
o korkunç büyük aşkı,
ne oldu sizlere böyle, ey kızlar?

Belki,
zaman, zaman!

Çünkü şimdi
burada, bak, nasıl gider
ve sürükler göksel taşları yerinden
ve mahveder çiçekleri ve yaprakları
köpüklenen bir köpük gürültüsüyle
senin dünyanın bütün taşlarında
atmıktan ve yaseminlerden bir rayihayla,
o kanlı aya yakın.

Ve şimdi
ne yapacağını bilmeksizin
dokunursun suya küçük ayaklarınla,
küçük yüreğinle?

Yolculuğu sürdürmektense
bazı gece yolculukları
daha iyidir,
bazı vagonlarla,
bazı çok şen gezintilerle,
büyük sonuçlar olmaksızın bazı danslar!

Öl öyleyse korkudan ya da soğuktan,
ya da şüpheden
ki ben büyük adımlarımla
bulayım onu,
senin içinde,
ya da senin çok uzağında,
ve bulsun o beni,
aşkın üzerinde titremeyen o,
hayatta ya da ölümde
benimle birlikte
erimek isteyen o.


Pablo Neruda
Kaptanın Dizeleri 
1952

Kim Çalışır Toprakta Daha Çok

Kim çalışır toprakta daha çok
insan mı yoksa mısırın güneşi mi?

Kim sever toprağı daha fazla
çam ağacı mı yoksa gelincik mi?

Hangisini yeğlemeli
orkideleri mi yoksa buğdayı mı?

Niçin bunca görkem çiçeğe
ve sadece lekeli altın buğdaya?

Yasal bir şekilde mi gelir
yoksa kaçak bir mevsim midir güz?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kim İkna Edebilir Denizi

Kim ikna edebilir denizi
makul olması için?

Yıkarak neler alır acaba deniz
mavi kehribardan, yeşil granitten?

Ve niçin bunca kırışıklık var
ve bunca delik kayalarda?

Denizin ardına geçerim,
nereye giderim keserse yolumu?

Denizin tuzağına düşerek
niçin kapattım ki yolumu?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kim Yiyip Bitirdi Gözlerimin Önünde

Kim yiyip bitirdi gözlerimin önünde
sivilcelerle kaplı bir çekiç balığını?

Kim suçluydu, köpekbalığı mı
yoksa kanla lekelenmiş balıklar mı?

Sürekli bir kırılma mı
bu düzen ya da savaşım?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

14 Ocak 2014 Salı

Kimdi Acaba Seni Sevmiş Olan O Kadın

Kimdi acaba seni sevmiş olan o kadın
düşte, yatıp uyurken sen?

Nerededir bütün o düşlenilen şeyler?
Başkalarının düşlerine mi giderler?

Ve düşlerde yaşayan o baba,
yeniden mi ölür, büyürken sen?

Çiçeklenir mi düşlerin bitkileri
ve olgunlaşır mı ağır meyveleri?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kime Sorabilirim Burada

Kime sorabilirim burada
ne yapılacağını bu dünyada?

Niçin deviniyorum istemeden,
niçin sakin duramıyorum?

Niçin tekerleksiz dönüp duruyorum,
uçuyorum kanatsız ya da tüysüz?

Ve kemiklerimin evi Şili’deyken
niçin gidiyorum yabancı ülkelere?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kime Soracağım Saatin Kaç Olduğunu

Kime soracağım saatin kaç olduğunu
eğer ölürsem şimdi farkında olmadan?

Bütün bu yapraklarını
nereden almış Fransa’daki ilkbahar?

Nerede yaşayabilir ki acaba
arıların sürekli izlediği bir kör?

Bir gün eğer o sarı buğday tüketilirse
neyle yapacağız o zaman ekmeği?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kiraz Ağacının Güneşinde

Kiraz ağacının güneşinde
ölümün yaşadığına inanmıyor musun?

Seni de öldürmez mi
ilkbaharın bir öpüşü?

Senin yazgının bayraklarını senden önce
yasın taşıdığına inanmıyor musun?

Ve keşfedebilir misin atalarının kafatasında
kemik olmaya mahkûm olduklarını?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kolorado Irmağı'nın Batısında

Kolorado ırmağının batısında
sevdiğim bir yer vardır.
Koşuyorum oraya içimde titreyerek
çalkalanan ne varsa, neyim varsa,
ne isem ve neyi savunuyorsam.
Bazı yüksek kızıl kayalar var,
binlerce elli o yabanıl hava yapmış
onların biçimini:
uçurumdan yükseldi kör kırmızı utanç
ve onda dönüştü bakıra, ateşe ve güce.
Amerika, gerilmiş bizon derisi gibi,
orada, dörtnalın hafif, berrak gecesinde
yıldızla ışıltılı tepelere doğru
içiyorum yeşil çiyden yapılmış kadehinden.

Evet, bu kekre Arizona’dan ve zorlu Wisconsin’den
Milwaukee’ye doğru rüzgâra ve kara karşı yolculuk ederek
ya da West Palm’ın yakan bataklıklarında,
yakınında Tacoma’nın çam ormanlarının,
yoğun çelik kokusunda ormanının,
dolandım ben ana toprağında senin,
mavi yapraklar, çağlayanların taşı,
sonsuz müzik gibi titreyen fırtınalar,
manastırlar gibi ibadette ırmaklar,
ördekler ve elmalar, topraklar ve sular,
buğdayın doğduğu yerde sonsuz bir sessizlik.

Orada, benim merkezi kayamda, uzatırdım
gözlerimi, kulaklarımı ve ellerimi havaya doğru
işitene dek, kitapları, lokomotifleri, karı, mücadeleleri,
fabrikaları, mezarları, bitkileri, adımları,
ve Manhattan’dan gemi üstündeki ayı,
dokuma tezgahının şarkısını,
toprağı yutan demirden kaşığı,
kondor vuruşuyla matkabı
ve kesen, ezen, koşan ve diken ne varsa:
yaratıkları ve hâlâ dönen tekerleği ve doğumu.

Seviyorum çiftçinin küçük evini. Genç anneler uyuyor
demirhindi şerbeti gibi kokuyorlar, ve çarşaflar
yeni ütülenmiş. Ateş harlı
soğan tarlalarının çevrelediği binlerce kulübede.
(Erkekler ırmak kenarında şarkı söylerken
dipteki taşlar gibi kabadır sesleri:
yükselir tütün kendi geniş yapraklarından
ve sızar ateşten bir ruh gibi bu evlerin içine) .
Missouri’nin içlerine gel, gör peyniri ve unu,
hoş kokulu tahtalar, kemanlar gibi kırmızı,
mühürlüyor erkek buğday tarlasını,
ekmeğin ve yoncanın kokusunu alan
o mavi yeni eyer vurulmuş tay:
çanlar, gelincikler, demirciler,
ve yıkılmak üzere olan taşra sinemalarında
gösterir dişlerini aşk
topraktan doğan o düşlerde.
Senin barışındır sevdiğimiz, masken değil.
Savaşçı yüzün güzel değil
güzel ve enginsin, Kuzey Amerika.
Irmaklarının kenarındaki çamaşırcı kız gibi
kökün alçakgönüllü bir beşikten,
göz kamaştıran beyazdan.
Bilinmeyende biçimlenmiş
peteğinin barışı tatlılığındır.
Oregon’un balçığıyla eli kızıllaşmış
insanını seviyoruz, sana müziği getiren
zencini, fildişinin ülkelerinde doğan:
seviyoruz şehrini, özünü,
ışığını, tekniğini, Batı’nın
enerjisini, arı kovanından ve köyünden
barışçı balını senin,
o büyük yetişkin çocuk traktörün üstünde
Jefferson’dan sana miras kalan yulaf,
hızla yuvarlanan tekerlek ölçüyor
okyanussu toprağını senin,
fabrika dumanı ve yeni bir mahalleden
binlerce öpücük:
senin çiftçi kanını seviyoruz biz,
mazot damlayan halkın elini.

Çayırlıkların gecesinde, geçmişte olduğu gibi şimdi,
ağırbaşlı sessizliğindeki bizonun derisinde
dinleniyor heceler, ben olmadan önce ne olduğum
ne olduğumuz hakkındaki şarkı.
Mellville bir deniz çamıdır, dallarından
fışkırır bir karinanın kıvrımı, tahtadan
ve gemiden bir kol. Whitman, mısır tarlaları gibi
sayılamaz, Poe kendi matematik alacakaranlığında
Dreiser, Wolfe,
yokluğumuzdaki yeni yaralar,
ve yakın zamanlardan Lockridge, herkes bağlı derine,
bir çokları da gölgeye bağlı:
onların üzerinde alazlanıyor yarıkürenin aynı şafağı
ve onlardan yaratıldık biz olan şey.
Muhteşem çocuklar, kör kaptanlar,
ara sıra ürkmüşler olayların ve yaprakların arasında,
sevinç ve acıyla bölünmüş sözleri,
çayırlıklar altında akışkan trafik,
ne çok ölü gömülü orada göremeden ovaları:
işkence edilmiş masumlar, yeni peygamberler,
çayırlıkların bizon derisi üzerinde.

Fransa’dan, Okinawa’dan, Leytes’in atollerinden
(Norman Mailer yazmıştı bunlar hakkında)
hiddetli havadan ve dalgalardan
geri döndü hemen hemen bütün oğlanlar.
Hemen hemen hepsi... Yeşil ve acıydı onların
çamurdan ve terden oluşan hikâyeleri: çok nadir
işitmişlerdi mercan kayalıklarının şarkısını,
adalarda ölmelerini saymazsak, belki hiç dokunmamışlardı,
ihtişam ve rayihadan oluşan taç yapraklarına: kan ve gübre
peşini bırakmadı onların, kir ve fareler
ve bitkin, avuntusuz ve savaşan bir yürek.
Ama döndüler işte şimdi geriye,
karşıladınız onları
engin toprağınızın geniş mekanında
ve içe kapandılar (geri dönenler)
sayısız, isimsiz yapraklardan oluşan
bir taç yaprağı gibi
yeniden doğmak ve unutmak için.


Pablo Neruda
"Que despierte el leñador"(Uyansın Oduncu), "Canto General"den

13 Ocak 2014 Pazartesi

Kondor

Kondorum ben, uçarım
dolanarak üstünden,
ve birden dönüşüyle
rüzgârın, tüyün, pençelerin,
saldırırım sana
ıslık çalan kasırganın
coşkun soğuğuyla.

Ve kar kuleme,
kara mağarama götürürüm seni,
ve yaşarsın orada yalnız,
ve örtersin kendini tüyle
ve uçarsın dünya üzerinde,
kımıltısızca, yüceliklerde.

Dişi kondor, haydi atılalım
o kızıl ava,
haydi parçalayalım
çarpan nabızla geçen hayatı,
ve haydi uçalım uzaklara
yabanıl kaçışımızda.


Pablo Neruda
Kaptanın Dizeleri


Kondor: Güney Amerika’ya özgü kanatlarının uzunluğu 3,2 metreyi bulan büyük akbaba. Kondorun 2 farklı türü bulunur: And Dağı Kondoru (Vultur gryphus) ve doğada daha ender bulunan Kaliforniya Kondoru (Gymnogyps californianus) . “Kondor” sözcük kökeni olarak Peru, Bolivya ve Ekvator yerlilerinin konuştuğu dil olan “quechua”daki “kuntur”dan gelmektedir.

Koni Gibi Yuvarlak Salyangozlar

Koni gibi yuvarlak salyangozlar
deniz kızlarının memeleri midir?

Ya da taşlaşmış dalgalar mıdır
ya da köpüğün kımıltısız oyunu mu?

Çayırlıklarda yangın mı çıkarmış
yabanıl ateşböcekleri?

Güzün berberleri midir
Kasımpatıların saçını dağıtan?


Pablo Neruda
Sorular Kitabı

Kontra Tankçı

Bildik sedef dalları yalnızca, denizin
ve göğün haleleri, bir defne rüzgârı
sizler için, meşe ormanının kahramanları sizler,
kontra tankçılar.
Sizler savaşın gecesel
uçurumundaydınız
ateşin korkunç melekleri,
toprağın temiz oğulları.

Böyleydiniz, serpilmişsiniz
tarlalar üstüne, tohum tanesi gibi karanlık, yayılmış,
beklersiniz. Ve yüz yüze
fırtınalı demirle yalnızca sürüklemediniz
solgun bir parça patlayıcı maddeyi canavarın göğsüne doğru,
fakat derinliğinizi de, için için yanan yüreği,
öyle yıkıcı bir kırbacı ve barut gibi maviyi.
Doğruldunuz,
soylu, emsalsiz zulmün dağlarına karşı,
toprağın ve ünün
çıplak oğulları.
Daha önce hiç görmemiştiniz
zeytin ağacından başka bir şeyi, balık pulu
ve gümüşle dolu ağlar: topladınız
hasadın ve inşaatın aletlerini,
demiri ve keresteyi:
ellerinizde çiçeklendi en güzel
orman narı ve sabah soğanı,
birden
buradasınız, şimşekle kuşanmış,
sıkıyorsunuz ünü, çatlatıyorsunuz
öfkeli kuvvetlerle,
yalnız ve sert, yüz yüze karanlıkla.
Özgürlük seçti sizi madenlerde
ve barış istedi pulluklarınız için:
Doğruldu barış ağlayarak
yollar boyunca ve bağırdı evlerin
koridorlarında: tarlalarda
koştu sesi portakallar ve rüzgâr arasında
ve çağırdı olgun yürekli adamları, ve geldiniz,
ve buradasınız, utkunun
seçilmiş oğulları, sık sık öldünüz, yok olmuş
ellerle, parçalanmış kıkırdakla,
susturulmuş ağızlarla, ezilerek yok edilmiş
bir sessizlikle:
fakat birdenbire kasırganın ortasında
başkaları doğruluyor içinizden, yüreklerin
ve köklerin
esrarlı, kundakçı bütün soyu.


Pablo Neruda
"Üçüncü Konaklama"nın, "Yürekteki İspanya"

Kötülükler

Sen belki karanlık gecelerde geçtin gittin içinden
hançerli bir çığlığın, ayaklar altına aldın kanda:
o yalnız yumurta haçımızdaki, bin kereler
çiğnenmiş ayaklar altında,
o sessiz kapıya indirilmiş ağır darbeler,
yer açılıp da içine girmiş katil, şimşek hızıyla yiten,
uluduğunda köpekler ve kızgın polisler
uyandırdığında zalimce uyuyanları
dehşet içindeki göz kapağından dökülen
gözyaşlarının ipini burmak için.


Pablo Neruda
"América, no invoco tu nombre en vano", "Canto General"den

Kraliçe

Kraliçe diyorum sana.
Senden daha uzun kadınlar var, daha uzun.
Senden daha temiz kadınlar var, daha temiz.
Senden daha güzel kadınlar var, daha güzel.

Fakat kraliçe sensin.

Dolaştığın zaman caddelerde,
kimse dikkat etmez sana.
Kimse görmez kristal tacını, kimse bakmaz
yolunda yürürken bastığın
kızıl altından halıya,
var olmayan o halıya.

Ve görünce seni,
ses verir bütün ırmaklar
bedenimde, sarsar
çanlar göğü,
ve doldurur evreni bir ilâhi.

Yalnızca sen ve ben,
yalnızca sen ve ben, ey sevgilim,
kulak veririz buna.


Pablo Neruda
"Kaptanın Dizeleri"