Şiir, Sadece

15 Kasım 2011 Salı

Çağlar Geçiyor

"Anlamın Anlamı" başlıklı yazım epey ilgi uyandırdı, mektuplar aldım, telefon edenler oldu, konuşuldu da. Ancak bunların içinde o yazıyı tutanlar çoğunlukta değildi. Anlamadıklarını söyleyenler olduğu gibi, o yazının kimi yerine karşı duranlar da vardı. Doğrusunu isterseniz, çetrefil bir konu idi, "Anlamın Anlamı" başlıklı yazıda işlemeye kalktığım "anlam" oldum bittim tartışmalıdır, kiminin anladığını öbürü anlamaz, kimine açık seçik gelen öbürüne bir şey söylemez. Kişinin gördüğü öğrenime göre de değişir anlamın anlamı, uğraşılar arasındaki ayrımlara göre de. Diyelim bir felsefi yazı, değil az öğrenim görmüş kişiye, uğraşı felsefeden uzak olan aydın bir kişiye de kapalıdır bakarsınız. Ne yaparsınız ki, şiir söz konusu oldu mu, herkes kendi anlayışını - kendi beğenisini - yeterli sayar, o anlamadı ise, şiir için özel bir ilgi gereğini yersiz bulur. "Ben anlamıyorsam, kimin için yazıliyor bu şiirler?" diye sorar. sırası gelmişken deyinivereyim, Batı müziğini sevmediklerini, anlamadıklarını söyleyenlere öğütlerim, dişlerini sıkıp dinlesinler o müziğin başyapıtlarını, az zaman sonra varacaklardır tadına. Neyse...

(...) Eskiden beri okudukları şiirlerde, öyküler anlatıldığını, kahramanca ya da bilgece sözler edildiğini, güzel doğa görünümlerinin betimlendiğini (tasvir edildiğini) bilenler, alıştıkları bu şeyleri göremedikleri yeni şiirleri anlamsızlıkla suçluyorlar. Oysa yeni ozan, şiirden öyküyü, bilgeliği, "tasvirciliği" kaldırmakla sanatının özüne yönelmektedir. Hiçbirimiz müzik dinlerken "Ne demek istiyor?" diye sormuyoruz. (...) Müzik nasıl "söz" değil. "ses" ise, şiir de "anlam" değil, "sözcük"tür...diyeceğim ama, "Şiir nasıl anlamsız olurmuş!" diye karşı çıkılacağını biliyorum. İşte onun için dilbilimcilerin anlamı nasıl gördüklerine değinmek istedim. Bu gibi konular bir gazetede ele alınır mı, alınmaz mı, bilmiyorum. Ancak o yazı dolayısıyla mektup yazanlar, telefon edenler olduğuna göre, bu gibi konulara değinmek hiç de boşuna olmuyor demektir.

Okurlarımdan ikisi yazdıkları mektuplarda, bilimlerin değişmesi ile sanatların da değişmesi gerekmeyeceğini söylemekle, o yazımın sonlarına doğru değindiğim bir konuyu yeniden ele almamı zorunlu kıldılar. yukarıda da söylediğim gibi, bir sanat yapıtından hoşlanmak için bilim öğrenimi hiç de zorunlu değildir, bunu biliyorum, neylersiniz ki bilimlerdeki büyük değişiklikler, sanatları da etkimektedir. Ya da şöyle diyelim, değişim çağlarında bilimlerle sanatlar arasında öyle bir koşutluk oluyor ki, bunlar birbirlerini etkiledikten başka insan yaşamını, kültürünü değişikliğe uğratıyorlar. (...)

Bu değişikliklere uymak için bilim, felsefe öğrenmek gerektiğini söylüyor değilim, yanlış anlaşılmasın. Çoğu sanatçı bile, uğraştı sanatın bilim ile, felsefe ile ilintisini bilmez. Bir şey denemez, yeter ki onun yapıtı başırılı olsun. Ama sanat yapıtı niçin değişti diye şaşarken, büyük çağ değişimlerini hesaba katmalıyız demek istiyorum.

(...) Alıştığımız sanat değişti diye şaşıyorsak, bilelim ki, onunla birlikte dünyada daha birçok şey değişmiş demektir; hem bunun içine felsefe, bilim gibi ciddi bilgi alanları da girer. Biz Leonardo çağının resmine, yontuna nasıl alışık isek, yarınki insan Kuanta çağının resmine, yontuna öyle alışmış olacak.


Melih Cevdet ANDAY

14 Kasım 2011 Pazartesi

Anlamın Anlamı

(...) Ahmet Haşim' i, "Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da nalamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır," sözlerinin arkasından Valery' nin şu sözlerini getiriyor:

"Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır...Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir...Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır."

Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : "Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okura samimi bir vehim vermek...İşte bunu özlüyorum."

Oktay Rifat'ın bu konuda yazdığını da görelim : "Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olamayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden, anlama da bağlı kalması istenemez."

Tümü de doğru, güzel, yerinde sözler. Ancak bıunlar bir şiirseveri gene de doyurmayabilir. Çünkü şiirsever bir okurdur, okumak ise "sözcük" denilen göstergelerle düşünmek demektir. Bir sözcüğün nasıl olup da bir nesne durumuna geleceği kolayca anlaşılamaz. Ayrıca şiir sanatı, oldum bittim, burada burada açıklaması yapılan şiir olmamıştır; o bir zaman masal anlatmış, öykü de anlatmıştır, öyle yaptığı zamanlar , şiirlerin imgeleri, görüntüleri, düzyazıdaki imgeler, görüntüler gibiydi. Burada sözcüklerin niteliğini araştırırken, unutmamak gerekir ki, şiir sanatı sembolizmden sonra büyük değişikliğe uğramıştır. Şimdi gene sözcüklere, bilimsel adı ile "gösterge" lere dönelim. "Gösterge" yeni anlam bilimin temel terimlerinden biridir. Onun genel olarak ne olduğunu Pierre Guiraud' nun çevirisi Berke Vardar'ca yapılan Anlam Bilim adlı kitabındaki tanımlardan almakta konumuz açısından yarar bulunduğunu sanıyorum.

"Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan oluştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir."

Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : "Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey. Ruhbilimciler uyaran diyor buna. Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran'ın belleksel imgesini anlıkta canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır."

Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak "gösterge, anlıksal imgesini uyandırdığı bir başka uyaran'a bağlı bir uyarandır." Demek ki, anlığımızda birbirini çağıran nesnelerin anlıksal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure' ün şu sözü üzerinde önemle duralım : "Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir."

Saussure' ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi "ağaç" sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil. Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor. Böylece "anladım" dediğim zaman, işitimsel gösterge ile anlığımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, "saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, "bir başka uyaran'a bağlı olmayan uyaranlardır. Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar. Gösterge değildirler, nesnedirler."

Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk. Burada gösterge artık bir nesnedir. İşte Valery' nin, Ahmet Haşim' in, Yahya Kemal' in, Oktay Rifat' ın söyledikleri, söylemek istedikleri de bu değil miydi?

Bir tür dil göstergesinin araç değil nesne, kendi başına varlık olduğu bilgisi buradan doğuyor. Hangi tür imgelerdir bunlar? Müziğin uyandırdığı işitimsel imge belleğimde bir kavramsal imgeye dönüşmez artık. Şiirin müziğe benzetilmesi de bundandır. Sembolizm denilen şiir akımından sonra ortaya çıkan, çağdaş şiiri bütünü ile etkisi altına alan "saf şiir" anlayışı nesne-göstergelerin ardına düşmüştür, anlamın değil. Şiirde anlam konusunu tartışırken, bütün şiir tarihini eş örneklerle dolu sayamayız. Şiir sanatı büyük bir değişime uğramıştır. Nitekim resim sanatı da izlenimci akımdan sonra nitelik değiştirmiştir: Çizgiyi atmış, doğayı yalnızca renk olarak görmüş, konturu kaldırmış maddeyi eritmiş, renk karşıtlıkları kuramından büyük ölçüde yararlanmış, böylece akılla bilineni değil, gözle görüleni tuvale geçirmiştir. Yeni resmi anlamamız için, ona bakışımızı yeniden ayarlamak gerekir. Bu zahmete değer.

Şiir, resim, yonut, müzik... Niçin böylesi büyük değişikliklere uğradılar? Eskiden halk ile sanatçı arasında bir birlik vardı, şimdi ortadan kalktı mı o birlik? Kalktı ise doğru mudur bu?

Bu sorular yerindedir, sorulmalı ve yanıtları araştırılmalıdır demek istiyorum. Ama şunu da unutmayalım: Çağımızda değişen yalnızca sanatlar değildir, çağımızda bilimlerin de başdöndürücü değişimlere, gelişmelere, gelişmelere uğradıklarını hesaba katalım. Bu gün fiziğin bulduğu yeni gerçekler, bildiğimiz dille anlatılabilir gerçekler değildir, onları ancak yeni matematik anlamlandırabilir. Bunun gibi çağımızın felsefeleri de... Nereye gelmek istiyorum? İnsan aklının yetersizliğine mi? Hayır, bilimleri öğrenmek bizden nasıl yeni bir çaba istiyorsa, sanatlar da bakışımızı, görüşümüzü, anlayışımızı değiştirme yolunda bir çaba bekliyor bizden. Şiirde anlamdan, anlamsızlığa geçmek değildir olup biten, eski anlamlardan yeni anlamlara, daha zengin anlamlara geçmektir.

Biliyorum, bilimleri anlamak için gerekli olan çabaya benzer bir çaba güzel sanatlar için de gerekli oldu mu, kişinin sıtkı sıyrılır onlardan. Şiir olsun, resim, yonut olsun, tadını doğrudan doğruya duyurmalıdır bize, araya bilgileri sokmadan. Ben de buna inandığım için, yeni sanatların bilgisel bir çabayı gerektirdiğini değil de, sadece anlayışımızı, bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Bu tür değişiklikler tarihin dönemeçlerinde hep gerekli olmuştur, ilk çağdan ortaçağa, ortaçağdan yeniçağlara geçerken sözgelişi.


Melih Cevdet ANDAY

10 Kasım 2011 Perşembe

Dörtlükler VI

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz: 
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz. 
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer ikişer; 
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz. 

 
Dünya üç beş bilgisizin elinde; 
Onlarca her bilgi kendilerinde. 
Üzülme; eşek eşeği beğenir: 
Hayır var sana kötü demelerinde. 

 
Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok;  
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok. 
Derken aklım  geldi başıma, bir de baktım: 
Ömrüm gelip geçmiş, hiç bir şey bildiğim yok. 

 
Cennette huriler varmış, kara gözlü; 
İçkinin de ordaymış en güzeli. 
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz: 
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili. 

 
Sen sofusun, hep dinden dem vurursun; 
Bana da sapık, dinsiz der durursun. 
Peki, ben ne görünüyorsam oyum: 
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun? 

 
Varlık yokluk derdini aklından sil; 
Bırak öteleri de kendini bil. 
Doldur şarabı, geniş bir nefes al: 
Kaç nefes alacağın belli değil. 

 
Bir elde kadeh, bir elde Kuran; 
Bir helaldir işimiz, bir haram. 
Şu yarım yamalak dünyada 
Ne  tam kafiriz, ne tam müslüman! 

 
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş! 
Bırak onu bunu da gönlünü tut hoş! 
Şu durmadan kurulup dağılan evrende 
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş! 

 
Leyla isteyen kişi Mecnun olmalı; 
Kendinden de, dünyasından da geçmeli. 
Sevenlerin sofrasına çağrılınca 
Ben körüm, ben dilsizim demeli. 

 
Öldürmek de, yaşatmak da senin işin; 
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin. 
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat? 
Beni böyle yaratan sen değil misin? 


Ömer HAYYAM

Dörtlükler V

Şu testi de benim gibi biriydi; 
O da bir güzele vurgun, dertliydi. 
Kim bilir, belki boynundaki kulp da 
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi. 

 
İnciyi isteyen dalgıç olacak; 
Varı yoğu dosta verip dalacak. 
Canı avucunda, nefesi göğsünde: 
Ayağı baş olacak, başı ayak 

 
Girme şu alçakların hizmetine: 
Konma sinek gibi pislik üstüne. 
İki günde bir somun ye, ne olur! 
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme. 

 
Bir taş bulamazsın ki Doğu ovalarında 
Küfretmesin bana da, benim zamanıma da 
Yüz adım yürü bak, bir dertli insan görürsün: 
Bunalmış, otura kalmış yolun kenarında. 

 
Güneş attı göğe sabah kemendini: 
Aydınlık padişahı atına bindi. 
İçin! için! diye bağırdı dört yana 
Canım sabah şarabının  müezzini. 

 
Bu kadeh bir bedendir, cana gebe! 
Bir yasemindir, erguvana gebe! 
Hayır; yanlış; ne odur şarap ne bu: 
Bir sudur, bir su ki yangına gebe! 

 
Gökte bir öküz varmış, adı Pervin; 
Bir öküz de altındaymış yerin. 
Sen asıl iki öküz arasında 
Tepişmesine bak şu eşeklerin! 

 
Ne bilginler geldi, neler buldular! 
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar. 
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı? 
Birer masal söyleyip uyuya kaldılar. 


Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka! 
Bir ışık daha var, ışıklardan başka. 
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye: 
Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka. 


Bir damla şarap ver Çin senin olsun; 
Bir yudumu bütün dinlerden üstün. 
Söyle, ne var dünyada şaraptan hoş? 
O acıya tatlılar feda olsun. 


Ömer HAYYAM

The Raven

Once upon a midnight dreary, while I pondered, weak and weary,
Over many a quaint and curious volume of forgotten lore,
While I nodded, nearly napping, suddenly there came a tapping,
As of some one gently rapping, rapping at my chamber door.
"'T is some visiter," I muttered, "tapping at my chamber door--
                                          Only this, and nothing more."

Ah, distinctly I remember it was in the bleak December,
And each separate dying ember wrought its ghost upon the floor.
Eagerly I wished the morrow:--vainly I had sought to borrow
From my books surcease of sorrow--sorrow for the lost Lenore--
For the rare and radiant maiden whom the angels name Lenore--
                                          Nameless here for evermore.

And the silken sad uncertain rustling of each purple curtain
Thrilled me--filled me with fantastic terrors never felt before;
So that now, to still the beating of my heart, I stood repeating
"'T is some visiter entreating entrance at my chamber door
Some late visiter entreating entrance at my chamber door;--
                                          This it is, and nothing more."

Presently my soul grew stronger; hesitating then no longer,
"Sir," said I, "or Madam, truly your forgiveness I implore;
But the fact is I was napping, and so gently you came rapping,
And so faintly you came tapping, tapping at my chamber door,
That I scarce was sure I heard you"--here I opened wide the door;--
                                          Darkness there, and nothing more.

Deep into that darkness peering, long I stood there wondering, fearing,
Doubting, dreaming dreams no mortal ever dared to dream before;
But the silence was unbroken, and the darkness gave no token,
And the only word there spoken was the whispered word, "Lenore!"
This I whispered, and an echo murmured back the word, "Lenore!"
                                          Merely this and nothing more.

Back into the chamber turning, all my soul within me burning,
Soon again I heard a tapping, somewhat louder than before.
"Surely," said I, "surely that is something at my window lattice;
Let me see, then, what thereat is, and this mystery explore--
Let my heart be still a moment and this mystery explore;--
                                          'T is the wind and nothing more!"

Open here I flung the shutter, when, with many a flirt and flutter,
In there stepped a stately Raven of the saintly days of yore.
Not the least obeisance made he; not a minute stopped or stayed he;
But, with mien of lord or lady, perched above my chamber door--
Perched upon a bust of Pallas just above my chamber door--
                                          Perched, and sat, and nothing more.

Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling,
By the grave and stern decorum of the countenance it wore,
"Though thy crest be shorn and shaven, thou," I said, "art sure no craven,
Ghastly grim and ancient Raven wandering from the Nightly shore,--
Tell me what thy lordly name is on the Night's Plutonian shore!"
                                          Quoth the Raven, "Nevermore."

Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
Though its answer little meaning--little relevancy bore;
For we cannot help agreeing that no living human being
Ever yet was blessed with seeing bird above his chamber door--
Bird or beast upon the sculptured bust above his chamber door,
                                          With such name as "Nevermore."

But the Raven, sitting lonely on the placid bust, spoke only
That one word, as if his soul in that one word he did outpour.
Nothing further then he uttered--not a feather then he fluttered--
Till I scarcely more than muttered, "Other friends have flown before--
On the morrow _he_ will leave me, as my hopes have flown before."
                                          Then the bird said, "Nevermore."

Startled at the stillness broken by reply so aptly spoken,
"Doubtless," said I, "what it utters is its only stock and store,
Caught from some unhappy master whom unmerciful Disaster
Followed fast and followed faster till his songs one burden bore--
Till the dirges of his Hope that melancholy burden bore
                                          Of 'Never--nevermore.'"

But the Raven still beguiling all my sad soul into smiling,
Straight I wheeled a cushioned seat in front of bird and bust and door;
Then, upon the velvet sinking, I betook myself to linking
Fancy unto fancy, thinking what this ominous bird of yore--
What this grim, ungainly, ghastly, gaunt and ominous bird of yore
                                          Meant in croaking "Nevermore."

This I sat engaged in guessing, but no syllable expressing
To the fowl whose fiery eyes now burned into my bosom's core;
This and more I sat divining, with my head at ease reclining
On the cushion's velvet lining that the lamplight gloated o'er,
But whose velvet violet lining with the lamplight gloating o'er
                                          _She_ shall press, ah, nevermore!

Then, methought, the air grew denser, perfumed from an unseen censer
Swung by seraphim whose foot-falls tinkled on the tufted floor.
"Wretch," I cried, "thy God hath lent thee--by these angels he hath sent thee
Respite--respite and nepenthe from thy memories of Lenore!
Quaff, oh quaff this kind nepenthe, and forget this lost Lenore!"
                                          Quoth the Raven, "Nevermore."

"Prophet!" said I, "thing of evil!--prophet still, if bird or devil!--
Whether Tempter sent, or whether tempest tossed thee here ashore,
Desolate yet all undaunted, on this desert land enchanted--
On this home by Horror haunted--tell me truly, I implore--
Is there--_is_ there balm in Gilead?--tell me--tell me, I implore!"
                                          Quoth the Raven, "Nevermore."

"Prophet!" said I, "thing of evil--prophet still, if bird or devil!
By that Heaven that bends above, us--by that God we both adore--
Tell this soul with sorrow laden if, within the distant Aidenn,
It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore--
Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore."
                                          Quoth the Raven, "Nevermore."

"Be that word our sign of parting, bird or fiend!" I shrieked, upstarting--
"Get thee back into the tempest and the Night's Plutonian shore!
Leave no black plume as a token of that lie thy soul hath spoken!
Leave my loneliness unbroken!--quit the bust above my door!
Take thy beak from out my heart, and take thy form from off my door!"
                                          Quoth the Raven, "Nevermore."

And the Raven, never flitting, still is sitting, still is sitting
On the pallid bust of Pallas just above my chamber door;
And his eyes have all the seeming of a demon's that is dreaming,
And the lamplight o'er him streaming throws his shadow on the floor;
And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
                                          Shall be lifted--nevermore!





    "Once upon a midnight dreary, while I pondered, weak and weary,
    Over many a quaint and curious volume of forgotten lore."




    "Ah, distinctly I remember it was in the bleak December,
    And each separate dying ember wrought its ghost upon the floor."




    "Eagerly I wished the morrow;--vainly I had sought to borrow
    From my books surcease of sorrow--sorrow for the lost Lenore."




"Sorrow for the lost Lenore."




    "For the rare and radiant maiden whom the angels name Lenore--
                                      Nameless here for evermore."




    "'T is some visiter entreating entrance at my chamber door--
    Some late visiter entreating entrance at my chamber door."




    "Here I opened wide the door;--
                                      Darkness there, and nothing more."




    "Doubting, dreaming dreams no mortal ever dared to dream before."



    "'Surely,' said I, 'surely that is something at my window lattice;
    Let me see, then, what thereat is, and this mystery explore.'"




    "Open here I flung the shutter."




    ... "A stately Raven of the saintly days of yore.
    Not the least obeisance made he; not a minute stopped or stayed he."




    "Perched upon a bust of Pallas just above my chamber door--
                                      Perched, and sat, and nothing more."




    "Wandering from the Nightly shore."




    "Till I scarcely more than muttered, 'Other friends have flown before--
    On the morrow _he_ will leave me, as my hopes have flown before.'"




    "Then, upon the velvet sinking, I betook myself to linking
    Fancy unto fancy."




    "But whose velvet violet lining with the lamplight gloating o'er
                                      _She_ shall press, ah, nevermore!"




    "'Wretch,' I cried, 'thy God hath lent thee--by these angels he hath sent thee
    Respite--respite and nepenthe from thy memories of Lenore!'"




    "On this home by Horror haunted."




    ... "Tell me truly, I implore--
    Is there--_is_ there balm in Gilead?--tell me--tell me, I implore!"




    "Tell this soul with sorrow laden if, within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore."




    "'Be that word our sign of parting, bird or fiend!' I shrieked, upstarting."




    "'Get thee back into the tempest and the Night's Plutonian shore!'"



    "And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
                                      Shall be lifted--nevermore!"
 
 
Edgar Allan POE

4 Kasım 2011 Cuma

Dörtlükler IV

Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana: 
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana? 
Kendine gel de düşün, içine iyi bak: 
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna! 


Sabah doldu göklere mavi mavi; 
Doldur, ışık döker gibi, kaseyi! 
Acı olmasına acıdır şarap: 
Ama gerçek acıdır demezler mi? 


Adam olduysan hesap ver kendine: 
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne? 
Şarap içersem ölürüm diyorsun: 
İçsen de öleceksin, içmesen de! 


Camiye gittim, ama Allah bilir niye: 
Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye. 
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden: 
O eskidi gittim yenisini yürütmeye. 


Kimi dinde imanda buldu yolu 
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu. 
Derken ses geldi karanlıklardan: 
Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu! 


Her gece aklım dalar gider engine. 
Ağlarım, inciler  dolar eteğime. 
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana: 
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne! 


Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert! 
Güzel canın da bir gün elbet. 
Toprağında yeşillikler bitmeden 
Uzan yeşilliğe, gününü gün et. 


Şarap sen benim günüm güneşimsin! 
Öyle bir dolsun ki seninle içim. 
Bir bildik görünce beni sokakta: 
Ne o şarap nereye böyle? desin. 


Ben ne camiye yararım, ne hayvana! 
Bir başka hamur benimki, başka maya. 
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim: 
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya! 


Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde, 
Keykavus'un kafa tası pençesinde. 
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde? 


Ömer HAYYAM

Dörtlükler III

Varlığın sırları saklı, benden; 
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben. 
Bizimki perde arkasında dedi-kodu: 
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben. 


Bir geldi mi derin ölüm uykusu, 
Biter bu dünyanın dedi-kodusu. 
Ölenden bir haber bekler insanlar: 
Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu! 


Yel eser, umutlar savrulur gider; 
Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler; 
Altın gümüş nen varsa harcamaya bak! 
Ölür gidersin, düşmanın gelir yer. 


Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz: 
İki başımız var, bir tek bedenimiz. 
Ne kadar dönersem döneyim çevrende: 
Er geç baş başa verecek değil miyiz? 


Dünyada akla değer veren yok madam, 
Aklı az olanın parası çok madem, 
Getir şu şarabı, alsın aklımızı: 
Belki böyle beğenir bizi el alem! 


Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde: 
Senden ayığız bu sarhoş halimizde. 
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı: 
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde? 


Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama; 
Senden benden başka düşünen yok, arama! 
Vaz geç ötelerden, yorma kendini: 
O var sandığın şey yok mu, o yok arama! 


Şu serviyle süsen neden dillere destan? 
Neden hep onlara benzetilir hür insan? 
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez, 
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan! 


Benim halimden haber sorarsan, 
Bir çift sözüm var sana, yürekten: 
Sevginle gireceğim toprağa, 
Sevginle çıkacağım topraktan. 


Şu dünyada üç beş günlük ömrün var, 
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar? 
Ev mi dayanır, bu sel yatağına? 
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?


Ömer HAYYAM

Dörtlükler II

İçin temiz olmadıktan sonra  
Hacı hoca olmuşsun, kaç para! 
Hırka, tespih, post, seccade güzel; 
Ama Tanrı kanar mı bunlara? 


Var mı dünyada günah işlemeyen söyle: 
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle; 
Bana kötü deyip kötülük edeceksen, 
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle. 


Felek ne cömert ne aşağılık insanlara! 
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara. 
Kendini satmıyan adama ekmek yok: 
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya! 


Bilgenin yüreğinde her dilek, 
Anka kuşu gibi gizli gerek. 
Damla nasıl inci olur denizde: 
Sedefler içinde gizlenerek. 


Ovada her kızıl lalenin teni 
Bir padişahın kanıyla beslendi. 
Yerden biten şu mor menekşe yok mu? 
Bir güzelin yanağındaki bendi. 


Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler, 
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler. 
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür, 
Onlar gibi olmıyana adam demezler. 


Gül verme istersen, diken yeter bize. 
Işık da vermezsen, ateş yeter bize . 
Hırka, tekke, post most olasa da olur, 
Kilise çanları bile yeter bize. 


Beni özene bezene yaratan kim? Sen! 
Ne yapacağımı da yazmışın önceden. 
Demek günah işleten de sensin bana: 
Öyleyse nedir o cennet cehennem? 


İnsan bastığı toprağı hor görmemeli: 
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili. 
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç? 
Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli! 

 
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir; 
Cehennem ateşleri onlar içindir. 
Ne der, dili inciler saçan Muhammet: 
Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.


Ömer HAYYAM

Dörtlükler I

Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; 
Suçumuza, duamıza önem vermeyen; 
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; 
Umudumu rahmetine bağlamışım ben 


Büyükse de isyanım, kötülüklerim, 
Yüce Tanrı' dan umut kesmiş değilim; 
Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın 
Rahmete kavuşur elbet kemiklerim. 


Tanrım bir geçim kapısı açıver bana; 
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana; 
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni 
Haberim olmasın gelen dertten başıma. 


Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; 
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; 
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm 
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam. 


Derde gama yatkın yüreğime acı; 
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı; 
Bağışla meyhaneye giden ayağımı, 
Kızıl kadehi tutan elime acı. 


Akıl bu kadehi övdükçe över; 
Alnından sevgiyle öptükçe öper; 
Zaman Usta' ysa bu canım nesneyi 
Hem yapar hem kırıp bin parça eder. 


Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? 
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri. 
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun: 
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri. 


Her sabah yeni bir gün doğarken, 
Bir gün de eksilir ömürden; 
Her şafak bir hırsız gibidir 
Elinde bir fenerle gelen. 


Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim; 
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim; 
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler, 
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim. 


Yaşamanın sırlarını bileydin 
Ölümün sırlarını da çözerdin; 
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: 
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?


Ömer HAYYAM

3 Kasım 2011 Perşembe

Yalnızlık

Örtün üstüne örtün, Ilgaz'ın karlarını
Geçti gençlik benden de, seyretmeden yarını
Böyle demişti hocam; eller alır varını
Bahar gibi bir ömrün, yeşil yapraklarını


T…D...
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

24 Eylül 2011 Cumartesi

Rüzgar

Üstünlük için çırpınıyor Rüzgâr..
Köpürüp patlıyor dalgalar...
«Suyun şamar sesidir» diyor
Sahildeki yıpranmış kayalar
Direklerdeki gacırtılar
Sanki konuşuyor palangalar
Güverte altında köpürterek
Çamaşır yıkıyor hırçın kadınlar.
«İçindeyiz acı bizlere» diyor
Bütün çeşitli balıklar.
Ama hep bunlardan
Gururlanıyor «Sebebiyim»
Diyerek rüzgâr.


R…T…B…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

23 Eylül 2011 Cuma

Hasta

Dışarda herkes içerken!...
Çay, süt!..
Ve yerken
Muhallebi. Tavuk göğsü, pasta!..
Burada adın (HASTA)!..
Çorba TASTA!..

Bence hastaların çoğu (USTA!..)
Aşağı HASTA!... Yukarı HASTA!..
Tımarhane bahçesi dolu HASTA!..
Gel HASTA!.. Git HASTA!..
(Taburcu!..) ol hastaneyi ASTA!..
Türkçe‘de en sevmediğim kelime (HASTA!..)


R…G…Ö…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

22 Eylül 2011 Perşembe

Islah-Hane

Şimdi döndük artık eski zamane
Ben deliymişim ondan sana ne
Sen çok akıllıymışın sanki bana ne
Kimi garip kim dertlidir yatanların.

Kimi deli, öbürü veli, kimi... serseri
Delilik kitabının yoktur zaten rehberi
Kimi ağlar, öbürü güler, kimi de oynar
Anlaşılan hiçbirine olmamış talihleri yâr.

Hayat bazen tatlıdır bazen de acı
Tımarhane dinlemiyor ne hoca ne de hacı
Buraya düşenin başına geçiyor doğruluk tacı
Ne polis tanır ne de jandarma, bu dünya yalandır.
Boş ver aldırma.


H…İ…T…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

21 Eylül 2011 Çarşamba

Genç Gönüllere

Söylemek isterim ki birçok gönüllere
Aşk içilen bir şarap gibidir, asla inanmayınız
O kadınlar ki; benzerler mor dikenli güllere
Renklerine kanıp da mest… olup yanmayınız.

Neyinize yetmiyor şu Mor renkli akşamlar
Bir kızın gözlerinden daha gölgeli çamlar
Kalırsa gönlünüzde şimdiden, paslı gamlar
Size yansın rüzgârlar, ağlasın çağlayanlar.

Aşk bir tufan olup da beni alsa engine
Gene gönlüm barışmaz gözlerinin rengine
Gönlüm kapılmaz bir daha onun pis nefesine
Ben artık aşıkım güzel bülbül sesine...


A…K…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

20 Eylül 2011 Salı

Ebedi Yalnızlık

Görüyorum rüzgârda uçuşan
Saçlarda aşk var.
Görüyorum aşk
Bir damla yaş olup,
Kırpışan nazlı kirpiklerin
Gururuna aldırmadan,
Göz pınarından çıkıyor,
Sekerek iniyor yanaklarından.

Biliyorum o bir damla yaş
Paha biçilmez bir incidir.
Biliyorum onun içinde,
Ebedî bir aşk var.
Ben onun yanında
O benim aklımda
Sadık vücudu ile
Saf aşkı ile karşımda
Beni bu ebedî yalnızlık,
Anlıyorum bırakmayacak

Önünde boş beşik
İçinde hayal var
Bana bakıyor sanki
Doğmamış yavrucak
Gözlerinden iniyor
Hep o inci yaşlar
Sanki soruyor bana
Ne zaman olurum sana
Gelincik.

Ben onun baş ucunda
Bakışları içimde
Unutur yalnızlığımı
Doldur diyor beşiğimi
Mes’ut olursun aş diyor
Dünya evi eşiğini

Heyhat Gönlümün
Batağında çırpınan
Bırakmıyor batmayan
O ebedî yalnızlık beni

Sen bu karanlık âlemde
Taht mı arıyorsun gönlümde
Ey güzel meçhul anne
Aşk varsa senin için içimde
Seni seviyorsam bundan sana ne
Biliyorum hem bana
Hem sana yazık
Affetme beni

Biliyorum içim ezik
Bırakmıyor işte beni
O ebedî yalnızlık


R…T…B…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

19 Eylül 2011 Pazartesi

Aysel'ime

Hakikat bir dere
Aşk da bir sudur,
Aklımı iki yıldır
Aysel'e vurgundur.

Seni seven Nejat
Dertli bir kuldur
Anlamadın mı, bu kalp sana vurgundur
Cananımın saçlarını koynumda kuruttum.
Ne çabuk unutun
Seni deli gibi sevdiğimi.


N…A…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

18 Eylül 2011 Pazar

Dertlerim

Hava karardı yine
Vakit akşamı buldu
Düşünce çıktı bine,
Gülden cemalim soldu.

Kış günleri çok kısa,
Çabuk oluyor akşam,
İçim çok sıkılmasa
Bunları karalamam.

Geçmiyor başka türlü,
Vakit kapalı yerde.
Özlemesem bülbülü
Düşmezdim bin bir derde.


M…Ö…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

17 Eylül 2011 Cumartesi

Haklısın

Sıkılıyorum, dedim.
Dedi düşünüp — Haklısın
Hastayım dedim ona.
Yine dedi — Haklısın
Bıktım canımdan dedim.
Haklısın dedi bana..
Dedim deme haklısın,
Bir şeyler söyle bana.
Dedi söyleyecek başka
Bir şey bulamıyorum.
Çünkü sen dünyalar
Kadar deryalar kadar
Haklısın..


A…D…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

16 Eylül 2011 Cuma

Deliler Cümbüşü

Tımarhane bir âlem bir deliler cümbüşü
Bağlaması sazı var hem darbukası cümbüşü
Taburcu olana kadar orada yaşa her düşü
Tımarhane bir âlem bir deliler cümbüşü...

Bakırköy'ün en başta meşhur top sahası var
Servislerde hastalara bazen sineması var
Hastaları bazen de kızar bozuk çalarlar!..
Tımarhane bir âlem bir deliler cümbüşü!..

Kiminin adı deli fakat aslında Veli!..
Kimisi raydan çıkmış oynatmış terelelli!..
Enteresan bir mevzû Bakırköy'ün her yeri
Tımarhane bir âlem bir deliler cümbüşü!..


R…G…Ö…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti

15 Eylül 2011 Perşembe

Akşam Karanlığı

Karanlık çökerek ruhuma dolup
Şekiller silindi artık ağır, ağır
Karardı her cisim bir bir yok olup
Çöreklendi içime gene bir kahır

Yıldızlar pul pul ufka dizildi
Enginler şimdi siyah bir şerit
Semaya karadan bir hat çizildi
Hiç bir iz kalmadı sabaha ait..


T…S…
Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler, İnilti