Şiir, Sadece

8 Mart 2010 Pazartesi

Gülyüzlü

Gülyüzlüm bu nazın bu kadar fazla
Hergün aramızda kavga mı olsun?
Eşiğine gelmişidim niyaza
Terlemiş gömleğin soyka mı olsun?

Küfür bilmez idim küfür ettirdin
Döğüş bilmez idim ite çattırdın
Bir gün sayıp beş gün zehir yutturdun
Hele bu sabahın akşamı olsun?

Benim ağladığım üzmez mi seni
Nereden öğrendin buğuzu kini
Bu kadar hor görme sultanım beni
Bin yıllık bir sarhoş softa mı olsun?

Hazreti Hüseyin şahitim ise
Suçumu gösterir bütün herkese
Mahzuni'yi tanı sese gel sese
Bütün ikrarların lafta mı olsun?


Aşık Mahzuni Şerif

7 Mart 2010 Pazar

Fermanım Mı Var

Ben de şu dünyanın nesini sevem
Orada savrulan harmanım mı var.
Çıkıp seyran edem hangi yaylayı
Ha deyip kalkacak dermanım mı var.

Anlanmaz da garip gönlüm anlanmaz
Mazlum öldürünce yiğit şanlanmaz
Ağardı saçlarım sözüm dinlenmez
Benim padişahtan fermanım mı var.

Pare pare etti hekim yaramı
Şaşırdım dünyamı ak mı kara mı
Der Mahzuni neyim alacak haramı
Benim soyucak kervanım mı var


Aşık Mahzuni Şerif

Güllere Sitem

Doğar doğmaz bu dünyanın çamuru
Niye gördün kör olası gözlerim
Doluya çevrilmiş bahar yağmuru
Niye baktın kör olası gözlerim?

Katil kulaklarım yardımcı sana
Bakarsın güzelden kötüden yana
Arslanın elinde kalmış ceylana
Niye baktın kör olası gözlerim?

Şu yıldızdır, şu güneştir der iken
Çok çekerim bende bu göz varıken
Bir balina bir ton balık yeriken
Niye gördün kör olası gözlerim?

Mahzuni dünyaya doysam olmuyor
Yalanı doğruya koysam olmuyor
Seni ellerimnen oysam olmuyor
Niye baktın kör olası gözlerim?


Aşık Mahzuni Şerif

Gelme Deli

Sizin göçler bu illerden
Gitti artık gelme deli, deli...
Çadır yerinizde otlar
Bitti artık gelme deli, deli...

Bulunmaz kahrını çeken
Bulunmaz yüzüne bakan
Bülbül başka dalda mekân
Tuttu artık gelme deli, deli...

Berçenek uzun yazılar
Orada rüzgâr sızılar
Mor koyunlar dört kuzular
Gitti artık gelme deli, deli...

Bulunmaz Mahzuni sesi
Yoktur yalanda hevesi
Son yolda ümit gemisi
Battı artık gelme deli, deli


Aşık Mahzuni Şerif

Gel Gönül

Gel gönül aleme sırrını deme
Bir sözü bin söze sakla hele dur.
Her daim başında hayatın kışı
Felek ne gösterir bekle hele dur.

Acele bir işe şeytan karışır
Saburla oturan Hak'ka kavuşur
Felek biziminen hemen savaşır
Şimdilik gücünü ekle hele dur.

Sinemde saplı zalim bıçağı
Nasıhatcı olmuş Hak'kın köpeği
Gel Mahzuni soldurma bu çiçeği
Şimdilik meyvesin kokla hele dur


Aşık Mahzuni Şerif

Geçen Günler

Bir dövende harman sürdüğüm zaman
Nice gözlerime toz geldi gitti.
Anamdan babamdan doğduğum zaman
Baharı görmeden yaz gelip gitti.

Belirsizdir gardaş benim durağım
Aldı hep başımı böyle merağım
Ağustos başında yanmış yüreğim
Şubat ayında da buz gelip gitti.

Şu dünyanın ömrü yarımdır yarım
Benim cahillerle yoktur pazarım
Beni çekemeyen zalim dostlarım
Mahzuni dul ama kız gelip gitti


Aşık Mahzuni Şerif

Gardaş

İki gardaş gördüm dost pazarında
Bilmem elendi mi gardaş olurken.
Hey erenler gardaş kolay bulunmaz
Gardaş bilindi mi gardaş olurken.

Gardaş güneş olur gardaş bir aydır
Gardaşın okunda gardaş bir yaydır
Bu bir meseledir gardaşa paydır
Göğüs delindi mi gardaş olurken.

Mahzuni Şerifim gardaş değildir
Özü sözü vardır yoldaş değildir
Özü çürük kaya bir taş değildir
Hak'ta elendi mi gardaş olurken


Aşık Mahzuni Şerif

5 Mart 2010 Cuma

Gel Koyun Meleme

Sabah olur koyun kuşluğa gelir
Her koyun arar da kuzusun bulur
Ağca koyun meler arada kalır
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Benim kuzum kuzuların beyidir
Ağca koyun yüreğimin yağıdır
Anın gideceği Yıldız Dağı'dır
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Koyun meler kuzusunun adı yok
Sıra sıra küleklerin südü yok
Kuzusuz yaylanın hiçbir tadı yok
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Koyunun başına bodcak takayım
Yönüm dönüp o koyuna bakayım
Kuzun nerde ise kuzun bulayım
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Koyun sen şurada kuzlamadın mı
Sağını solunu gözlemedin mi
Aç kurt gelir diye gizlemedin mi
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Dereye aşağı gider kurt izi
Kurt ağzında gördüm bir körpe kuzu
Seversen Mevla'yı ağlatma bizi
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Seni yayan çoban bir delikanlı
İbrişim bıyıklı hem ince belli
Sağında solunda püskülü belli
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Seni yayan çoban yetip gitmesin
Bahçesinde lale sünbül bitmesin
Seni incitenler Hakk'a yetmesin
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Pir Sultan Abdal'ım bu kuzu n'oldu
Koyunun feryadı ciğerim deldi
Yoksa bir aç kurt mu kuzunu aldı
Gel koyun meleme vazgel kuzundan


Pir Sultan Abdal

3 Mart 2010 Çarşamba

Gelin Canlar Bir Olalım

Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Hüseyn'in kanın alalım
Tevekkeltü taalallah

Özü öze bağlayalım
Sular gibi çağlayalım
Bir yürüyüş eyleyelim
Tevekkeltü taalallah

Açalım kızıl sancağı
Geçsin Yezid'lerin çağı
Elimizde aş bıçağı
Tevekkeltü taalallah

Mervan soyunu vuralım
Hüseyn'in kanın soralım
Padişahın öldürelim
Tevekkeltü taalallah

Pir Sultan'ım geldi cuşa
Münkirlerin aklı şaşa
Takdir olan gelir başa
Tevekkeltü taalallah


Pir Sultan Abdal

1 Mart 2010 Pazartesi

Gelin Kardaş Pirden Ayak Tutalım

Gelin kardaş pirden ayak tutalım
Biz tutalım tutmayandan bize ne
Hakikatı muhabbete katalım
Biz katalım katmayandan bize ne

Bizim dine yeni bir din demişler
Bir lokmayı kırk can ile yemişler
Erenler de doğru yolu komuşlar
Biz gidelim gitmeyenden bize ne

Bizim yine evvel baharımızdan
Her demde çığruşur seherimizden
Alın ey sofular gevherimizden
Biz satarız satmayandan bize ne

Yine hak sendedir sen sana bakın
Kalbini pak eyle küfürden sakın
Biz niyaz kılalım can Hakk'a yakın
Biz kılalım kılmayandan bize ne

Pir Sultan Abdal'ım ikrar güdelim
Biz bizi görelim eli n'edelim
Sınık gönülleri mamur edelim
Biz edelim etmeyenden bize ne


Pir Sultan Abdal

26 Şubat 2010 Cuma

Gelin Yiyelim İçelim

Gelin yiyelim içelim
Bu güzellik geçer bir gün
Alem yaran yaran olmuş
Ali'm sırrın açar bir gün

Yeyip yediren bir adem
Eksik etmez Bari Hüda'm
Gök ekine misal adem
Anı eken biçer bir gün

Yeyip yedirmesi hoştur
Dayan, kahbe yürek taştır
Can dedikleri bir kuştur
Kuş kafesten uçar bir gün

Ağaçlarda yeşil yaprak
Bastığımız kara toprak
Yer altında kefen yırtmak
Boynumuzdan aşar bir gün

Pir Sultan'ım düşümüzde
Uzak değil karşımızda
Baykuş mezar taşımızda
Dertli dertli öter bir gün


Pir Sultan Abdal

24 Şubat 2010 Çarşamba

Gerçekler Bilinmez

Güzeller semtinden bize gel oldu
Varamam şu iller yazlanmayınca
Kalmadı hiç talib ehl-i dil oldu
Gerçekler bilinmez azlanmayınca

Yezid'e verildi cevr ile cefa
Mümine verildi zevk ile sefa
Bunda inanmazlar, lafınız hava
Yalan ile gerçek gözlenmeyince

Ali'yi seversen dilinden koma
Bek sakla sırrını kimseye deme
Bu bir sırr-ullahtır beyan eyleme
Cemiyet kurulup sözlenmeyince

Ali'yi sevenler gönül düşürür
Düşürüben aşk kazanın taşırır
Değme rehber çiğ talib mi pişirir
Ocaklar yanıp ta közlenmeyince

Pir Sultan Abdal'ım demek mi olur
Hercai güzele emek mi olur
Terbiyesiz, ey can semek mi olur
Mürşit huzurunda tuzlanmayınca


Pir Sultan Abdal

22 Şubat 2010 Pazartesi

Gezdim Seyrettim Dünyayı

Gezdim seyrettim dünyayı
Şu dünyada melamet var
Silindi gönlümün pası
Yüreğimde zılalet var

Ne yolcular izin izler
Ne meşayih sırrın gizler
Ne kadı şer'isin gözler
Ne beylerde adalet var

Ne kız hicap saklar
Ne gelinler usül bekler
Ne kocalar özün yoklar
Ne yiğitte marifet var

Şeriat göğe çekildi
Yüz suyu yere döküldü
Alem zulm ile yakıldı
Kıyametten işaret var

Pir Sultan'ım eyder erlik
İşin bilmektir serverlik
Allah'a yakışır benlik
İnsanda da keramet var


Pir Sultan Abdal

19 Şubat 2010 Cuma

Gidiyor

Bir tenhada gördüm o nazlı yari
Böyle uğrun uğrun baktı gidiyor
Siyah saçlarını dökmüş yüzüne
Gönlümü ateşe yaktı gidiyor

Yüzüne baktıkça tutuldu dilim
Kırıldı kollarım tutmuyor elim
Hey dost bu diyarda n'olacak halim
Gözlerimden kan yaş aktı gidiyor

Dost dost diye dostu hergün sorarım
Yitirdim o yari durmaz ararım
Abdal Pir Sultan'ım edem kervanım
Bak işte sel gibi yıktı gidiyor


Pir Sultan Abdal

17 Şubat 2010 Çarşamba

Gitme Giden Gitme

Gitme Giden Gitme Sual Sorayım
Ya Ne Bu Dünyanın Üstünde Durur
Vallahi Billahi Ben Onu Gördüm
Dünya Sarı Öküz'ün Üstünde Durur

Gitme Giden Gitme Bir Dahi Soram
Ya Bu Öküz Neyin Üstünde Durur
Vallahi Billahi Ben Onu Gördüm
Öküz De Bir Salın Üstünde Durur

Gitme Giden Gitme Bir Dahi Soram
Ya Bu Sal Da Neyin Üstünde Durur
Vallahi Billahi Ben Onu Gördüm
Sal Da Bir Balığın Üstünde Durur

Gitme Giden Gitme Bir Dahi Soram
Ya Bu Balık Neyin Üstünde Durur
Vallahi Billahi Ben Onu Gördüm
Balık Da Deryanın Üstünde Durur

Gitme Giden Gitme Bir Dahi Soram
Ya Bu Derya Neyin Üstünde Durur
Vallahi Billahi Ben Onu Gördüm
Derya Da İkrarın Üstünde Durur

Gitme Giden Gitme Bir Dahi Soram
Ya Bu İkrar Neyin Üstünde Durur
Pır Sultan’ım Der Ki Ben Onu Gördüm
İkrar Da İmanın Üstünde Durur


Pir Sultan Abdal

16 Şubat 2010 Salı

Ölümün Arkasından Konuşmak

Bilirsiniz ya da bilmezsiniz, öz çocuklarını boğduğu için herhalde, görkemli olduğu söylenen geçmiş, hele bir imparatorluksa, içinde taşıdığı hüsnü kuruntuyu, gerçekte sevmekten, güzel uzunken kırpılmış kısa kirpikli sanata büründürerek, bir tarikat anlaşmazlığından Nusaybin'e, bir tahttan indirilerek Selanik'e, bir eprimekten iskenderiye'ye sürgünlere gönderilmiş, kafası ipek kılıçla kesilmiş, tuğraları alçılarla örtülmüş, çocuk paşaların ilk kaymaktabağı Kanunu esasileri hamamname olarak kütüphanelere, Serez'den çinkolanmış sandukada taşınmış bir ermiş kemik olarak değil de, Yedikule zindanlarından getirtilmiş İskelet olarak hazinelere, pejmürde bir feylesofun Gelibolu'da Hamza koyunda ciğerlerine çektiği nefes olarak zaviyelere, kimi sayfaları şehzadelerce koparılıp atılmış surnameler olarak saraylara, yanına bir ibrik bir seccade bir Muhammediye almasına göz yumulan bir kalebent olarak hisarlara kapatılmış olsa bile, cumhuriyetlerin, kendisinden sonraki tarihsel ulamların, basamakların, süreçlerin peşini bırakmaz. Aylığını aldırmak için mührünü gönderir. Pişkindir. Ne hacıyatmazdır. Ben senin atalığın değil miyim? Aslını inkâr eden haramzadedir! güftesini, artık kullanılmayan bir makamda, sahibinin sesi plaklara okur ve aynı marka fonograftan, borunun ağzına kulağını vererek dinler. Sebah'da resim çektirir. Nesnel bir olgudur bu. Çünkü, ölümünden sonra da toplumsal köklersiz, birçok insan yüzyılı yaşayabilen tek yaratış sanattır.

Şimdi, bugünlerde de, cumhuriyete, kentimize bir köçek gönderilmiştir: Geleneksel sanatlar. Mollaların lakırdısıdır. Hal ve gidişine, her anlamdaki evde kalmışlıklarını yüzlerine vurduğu için, sıfır verdikleri çağdaş sanatlara, özellikle şiire karşı çıkışlarının, insanı bir ömür boyu güldürecek önerileridir, ki, ilk elde eytişimsel değişme aykırıdır, bu söz her dile çevrilebilir de onların diline çevrilemez, sonra da, zayıf akıl erdirmelerinin, orta irfanlarının tescilidir ve kalplerinin küt faşizm küt infiratçılık attığının. Dangalaklar kafalarının kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alışmışlardır. Bildiğimiz kuraldır, sanatları imgelemsiz, açılımsız, köksüz kimesneler, kırkından sonra böyle bir kök aramaya kalkışırlar, meyan kökü, hazırlayın! ben de geliyorum! Bütün gençliklerini boşa akıtmışlardır, toprağa çünkü.

Siyasal komşular, toplumsal arkadaşlar ve üretim ilişkileri değişmedi mi yoksa hiç? ipek böceği yetiştiricileri nerede? ya dut ağaçları? haziranda vuruluncaya tutuklanıncaya işkence edilinceye kadar, gece vardiyalarmda çalışmıyorlar mıydı onlar? ha? yapay ipek fabrikalarında.

Biz dragomanların cumhuriyetinden de öte, bir yetkinliğe doğru, temelin getireceği düzayak tertemiz çivit badanalı avadanlıktı bir cumhuriyete çalışırken, bu sefineye de ne oluyor? İç ve dış talanın tezgâhlarında denize indirilmiş Yorikke! İki başlı bir dizgenin zurnası ananevi sanat! İmparatorluğun mehri müeccelini vermemiş miyiz yoksa? Nesnel olguya nesnel karşılık şudur: Her delikanlı cumhuriyet — bundan gönenmeliyizdir— yaşıtı kızlarla çağdaşı arkadaşlarıyla meşrebine göre düşüp kalkacaktır, gerekirse kılıç kında yakalanacaktır. Cumhuriyetin en korkunç günahları dahi imparatorluğu ilgilendirmez. Halkın, bütün imparatorluk boyunca, yüzyıllar dokuduğu özelliklerinden başlıcası, eksendeki birisi ya da, devletten hoşlanmaması, binlerce mezraaya kaçmasıdır; bu olgunun tersini siz kime yutturursunuz. Çok sonraları, Batılılaşalım gülelim eğlenelimcileri, sonucu kendileri hazırladıkları halde, şaşırtan şey, halkı devleti kendisine en az hissettirebilecek düşmanlarıyla bile işbirliğine iten neden bu değil midir? biraz bir yanıyla da, katlanarak.

İnsanların hukukunda baba oğulu red edebiliyorsa, oğul da babayı red edecektir. Hem emlak sahibi aportlar, hem tımar sahibi kıtmirler, gidip uzak çevrelerini dolaşırlarsa, halkın, oğulların babalarını kendi elleriyle yıkayıp gömdüklerini göreceklerdir.

Toplumun tutucu güdülerini beslemek üzre, zihinsel gevşeklikleri yüzünden, kendilerini ilerici uçlardanmış sayarak şipşak ihanetin yeni nitelendirilmesi olan sınıf değiştirmek eğilimini, belki de eğsinimini, böğürlerinde taşıyarak, sahhaflarda, "Eskiharflerlekalbağrısı varını?" diye aranan, bir ayakları çıkarlarının ve pis ölümlerinin çukurundaki ihtiyarlar gençlere böyle tafra satmak isterler. Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir, Ömer Lütfü Barkan filan okunduktan sonra başlamamıştır. Asıl Tanzimat'ın ilanından bu yana, kalemefendileri arasında tartışılır olmuştur. Eshabı mesalih bitsin bekler, Reşit Paşa küçük müydü? büyük müydü? uzun açık görüşmeleri, Hacivat'la Karagöz'ün kavgası, iki beylerbeyinin ağız dalaşı, Rumeli ve Anadolu. Evet, ferman Gülhane kahvehanesinde Hacivatca okunurken, Karagöz aznif oynamayı kesmemiştir. Peki, öteki kıraathaneler açılırken, amuda kalkmayı genelgeçer değerleri ters çevirmek sayıp, karşısında görünme numaralarını sürdürenleri, bir zaman atlamasıyla, o günlere götürdüğümüzde hamamda külhanda çalışmışlıklarını gizleyen Alili Kemal olarak bulmaz mıyız sanıyorsunuz. Anadolu'da her yeni düşünce, geç, erken, vaktinin hoşgörüsüne göre konumu ne olursa olsun, ilk bir on yıl, çeyrek yüzyıl, her neyse işte o kadar, gâvurluktur. Ama siz merak etmeyin hiç, bekleyin, sonra hemen ulusallaşır, yabanlığı yabancılığı unutulur, bir vasi ve rahim topraktır bu, gelenekler içinde asık suratlı kazıklı rüşvetli yerini alır, kosavalılığı, manastırlılığı unutulur gider, şecere hiç akla gelmeden kullanılır, iskele, çeşme, sokak, okul vs. adı olur. İtler kente gidicek Farsça ürürmüş eskiden, şimdi hem İngilizce hem Osmanlıca ürüyor.

Bu topraklarda, Çatalhöyük'den, başkent Sirkeci'ye kadar, iyi sanat, çağdaş sanatlar, biçimi değişir özü değişmez bir ilke gereğince, bütün geçmiş değerlere, değerse, gizli göndermelerini, onlardan açık alıntılarını zaten yapıyordur. Körler köyünde oturanlar, yanlış Batı kulüplerine karşı, Doğu tekkeleri kurmak, çileden geçmeden postnişin olmak kestirmelerini düşlemeleri nedeniyle, çağdaşlarını okuyamamışlardır ve bütün sol kolları kesiktir. Hoşgörüsüzlüğün takma adı olan hoşgörünün her çağdaki her toplumdaki dikenli sınırını, işte bu kimesneler çizerler, biz bu sınırın herhalükârda aşılması ve zorlanmasından yanayızdır, her iki kesim ve uç için.

Hiç bütünlenmiş bir sürecin bir daha yeniden diriltilebildiği görülmüş müdür? Tedavülden çekilmiş paralara bakırcılarda dahi raslanmıyoı. Bir üretim ilişkileri bütününün bir parçası divandı sedirdi diyerek, bitmiş bir aşkın göğsünden koparılabilir mi?

Evet, açıl Doğu açıl! Doğu açılsın, Doğu açılacak elbette. Ama yeni bir Akdenizli der ki, hem yeni ayana, hem yeni divanilere. Doğuya doğru fazla giden, coğrafya yüzünden. Batıya düşer. Tersi de geçerlidir bunun.

İster Hacivat'ın, ister Karagöz'ün olsun, ölü bir altyapıya dayandığı için, birbirinin tersi olmaktan öte, bir anlamı, karşıtların çatışması olmayan bu düşünceler, topraklarda, halkın arasında, bir halife, bir oğul bırakmayacaktır, bırakmıyor. Halk kendi sürecini kendi yaratmak üzere ırmak ağızlarında toplanmaya başlamıştır, deltalarda yatıyor çoluk çocuk. Şairler de şiirlerin denizlere döküldükleri bu yerlerde ayakta. Irmaklar tersine akıtıldığı sabah, ayaklar baş olacak, başlar ayak, hangi kaynaklara gidileceğini biliyor halk.

Ancak rûmun şuarası ölümün arkasından konuşur!


Ece Ayhan

15 Şubat 2010 Pazartesi

Göçen Canlar Dönmez İmiş

İsm-i azam duasıdır
Hergiz usanılmaz imiş
Uçtu bülbül kafesinden
Göçen canlar dönmez imiş

Alay göçmüş yurd'uğradım
Bir acıkmış kurd'uğradım
Bir acayip derd'uğradım
Çekmeyenler bilmez imiş

Ezelidir gönül ezel
Olur bahçelerde gazel
Gel ahımı alma güzel
Bir ah yerde kalmaz imiş

Cevrilüben konan iller
Yaylamızdır Çamlıbel'ler
Bülbülün arzusu güller
Hüb açılan solmaz imiş

Pir Sultan'ım Emirzade
Gel sırrını verme yade
Gaziler fani dünyada
Pir ağlatan gülmez imiş


Pir Sultan Abdal

Şiir Alınlıkları Üzerine

Irmakları, hiç kesilmeden, kaynaklarına kadar yüzüyor, bir yandan da, kutudaki tek renk karayla, bir masala çalışıyordu, alınlığı şöyle: Maveraünnehir Padişahı, oyunsu, Şehrazat erkek, ezberlettirmiştir kendine, saklıyor. 

Ve, insan ruhunun, kıtlık içre, belki yeryüzünün yalnız Orta Doğu'sunda, beslenmeden, birkaç yüzyıl yaşayabilen, umuduyla açarak biraz, külrengi bir masal da tasarlıyordu, onun alınlığıysa şöyle: Çocuk Çocuk İçinde, bileziği takılmış, çocukların bile, eğilip diplerini göremediği ancak baş ağır çekip kaç masal düşülünce suyu içilebilen bir kuyu.

Şiir alınlıkları, nedense, şiirin bağrından koparılıp başa konulmuş dizeler sanılır hep, değildir. Şiir alınlıkları yukarı kaçan çocuk yüzleridir, okulların giriş sınavlarını kazanamayıp, önce kamuya karşı diktreş olduklarından intihara, yetiştirme yurtlarına, sözde açık Kalaba'lara, sonra da tabiata karşı geldiklerinden bacakları koparılmaya, boğulmaya, ölüme yargılanmalarından başka bir nedenle, derin adları, güzel anlamlı bakışlarıyla gazetelere geçmeyen.

Bu yazıda bile, burnunu bir parmağa karıştırtan, zalim bir kamu çiçeğinin bozduğu bir çocuk yüzü, yukarı kaçtığından, onun boş bıraktığı soğan mürekkebiyle yazılmış sırayı, ateşi olanlar yakıp görürler ve utanırlar mı? Çağdaş bir masal babası yerinize utanıyor.


Ece Ayhan

13 Şubat 2010 Cumartesi

Felek

Suyun mu kurudu ey kahbe felek
Gülüp oynadığım günler, gel ha gel.
Yaz bahar ayında dereler gibi
Coşup çağladığım günler, gel ha gel...

Yavru ceylanıdım çölde gezerdim
Yeşil ördeğim gölde yüzerdim
Sarp kayada şahinlere benzerdim
Pervaz kurduğum günler, gel ha gel...

Mahzuni der erenlerin hasından
Gönlümüz kavruldu dostluk yasından
Hacı Bektaş gibi pir kapısından
Düşüp ağladığım günler, gel ha gel.


Aşık Mahzuni Şerif

Felek

Geçti felek geçti gayri zamanım
Gidiyorum kara gözlüm ağlama
Gök yüzünde kayıp oldu dumanım
Savruldu pazara külüm kalmadı.

Erenler konardı erler göçerdi
Mevla'nın aşkına damla içerdi
Güzeller toplanır ekin biçerdi
Harman savuracak yelim kalmadı.

Mahzuni Şerifim ah bire günler
Kırılmış sazımız telleri inler
Altı top perçemli güzel gelinler
Düğünler tutacak halım kalmadı


Aşık Mahzuni Şerif

Eyvah Gönül

Yaktın, yıktın beni böyle
Aman gönül eyvah gönül.
Kerametin neydi söyle
Aman gönül eyvah gönül.

Felç olmuştan diz istersin
Kör olmuştan göz istersin
Kudurdun mu yoksa gönül
Şubatta karpuz istersin.

Bilmem ki neye taparsın
Hem taparsın hem saparsın
Dost edersin düşmanları
Dostu da düşman edersin.

Nettin nettin Mahzuni'yi
Taşa tuttun Mahzuni'yi
Harap ettin Mahzuni'yi
Aman gönül eyvah gönül.


Aşık Mahzuni Şerif

Espri

Bir gerçek yalanım vardır erenler
Deve karıncaya binmiş geziyor
Özüyle işiyle kirli kişiler
Halkın önünde yunmuş geziyor.

Bilenler bir gömlek biçsinler bana
Acep kim benzermiş zalim Mervan'a
Yiğitçe çıkmıştı halkın uğruna
Mahzuni hak ile yanmış geziyor


Aşık Mahzuni Şerif

Erzurumlu Emrah'a Öykünme

Kime açtım ise garip halimi
Hemen bizim ele gel dedi bana.
Gözlerimden döktüm kanlı yaşımı
Götür ateş ile sil dedi bana.

Dedim nerde bulurdum ben o yari
Dedi ki nevsine çal zülfikarı
Dedim nerededir adamın körü
Bak kendi gözüne, bul dedi bana.

Dedim (Necef) nere, dedi özümdür
Dedim (Kabe) nere, dedi gözümdür
Dedim senet nedir, dedi sözümdür
Yalancı ikrarı bol dedi bana.

Dedim cennet nerde, dedi sinemdir
Dedim kahraman kim, dedi yanandır
Dedim Rabbin kimdir, dedi canandır
Bildiğin sultanlar kul, dedi bana.

Dedim namaz nedir, dedi niyazdır
Dedim Muhammet kim? dedi bir özdür
Dedim sidret nedir, kapalı sözdür
Canlı posta namaz, kıl dedi bana.

Dedim Hayber nedir, nefsin kalesi
Dedim matem nedir, sevenin yası
Dedim adem kim, dedi harabın hası
Ara viranede bul, dedi bana...


Aşık Mahzuni Şerif

Erenler

Geçti Mecnun, Leyla çöllerde kaldı
Bu her neyse bitti erenler.
Dün için gelenler yollarda kaldı
Nasıl geldi ise gitti erenler.

Yunus'lar bu günü anlatıp geldi
Pir Sultan bu günü başıyla yazdı
'Yeysel' daha dünden bu günü sezdi
Bu gün yarın için battı erenler.

Hak değil insana bir hanedanlık
Korkutmasın bizi perilik cinlik
Utanmaya değer şu senlik benlik
Artık canımıza yetti erenler.

Yemyeşil edelim şu bizim bağı
İsterse boş kafa, versin göz dağı
Unutma çağımız uranyum çağı
O Nuh'un gemisi battı erenler.

Çalma düdüğünü hiç oğlu hiçin
İnsan sevmeyeni sevelim niçin
Mahzuni Şerifim yarınlar için
Yarına bak bugün bitti erenler


Aşık Mahzuni Şerif

12 Şubat 2010 Cuma

Elveda

Anlaşıldı meyhaneci
Elveda oy oy elveda
Benden başka kimse yoktur
Elveda oy oy elveda.

İçtiğim iftira benim
Ciğerlerim yara benim
Herkes gitmiş sıra benim
Elveda oy oy elveda.

Son kadehim son yudum
Üç sabah burda uyudum
Yoktur hayattan umudum
Elveda oy oy elveda.

Al şu sazı sende kalsın
Param yoktur helâl olsun
Telleri Mahzuni çalsın
Elveda oy oy elveda


Aşık Mahzuni Şerif

Düzene Tepki

Gene it dilinden çaldı makamlar
Çok ayılar göbek attı hırsınan.
Çayırın harmanı çıktı bakalım
Uyuz beygir şaha kalktı tırsınan.

Kolay çıkmaz bu tahtanın cilası
Temeli bulaşık oldu olası
Bizim başımızın böyle belası
Özel gelmiş mektebinen kursunan.

Gizli pazarlığın yahşi rızası
Ne bir tesadüftür ne iş kazası
Çok yamandır doğru sözün cezası
Tepem ezer tırpanınan örsünen.

Mahzuni Şerifim necidir neci
Yaktı sinemizi hac'oğlu hacı
Züğürt ah der fakat zenginin piçi
Avrupa'ya gider gelir forsunan.


Aşık Mahzuni Şerif