Şiir, Sadece: Yugoslavya Şiiri
Yugoslavya Şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yugoslavya Şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2018 Perşembe

Hazreti İsa Oğlumla Oynar

Tanrım ne kadar da benziyor Tanrıya.
Oğlum bize gelen insanlardan
farklı mı dersiniz?

Dikenli çelengi çıkardı
astı holdeki askılığa,
tam şapkaların yanında
incinmesin diye.

Hazreti İsa'nın kadınları yanında
oğlumu görürüm kanat açarken.

Kış gelir pencerelerden.

Soğuktan üşümüş hazret Yeruvim
girmek istemez odamıza.
Belirsiz sözleri çağırır bizi.

O kalkıp yalınayak gider
geçer karlardan
masada içmeden şarabını bırakarak.

Dikenli çelengi bana mı bırakır
yoksa unutkan mı çok?


Pero Zubaç
Türkçesi: Necati Zekeriya

Güneş Tacı

Doğan güneşle uyanıyorum
halkım ayağa kalkmış türkü söylüyor

Işıklarda kaçışan gölgeler
güneşle ağrıyla giriyor şiire

Ağrıdan mutluluktan türkü söylüyoruz
çiçek derlenirken türkü söylenir bizde

Bir gül ayalınca sürüp giden yaşam
türküleri biz biliriz, savaşı da

Kucaklaşırız, sevişiriz savaş sırasında
dünyaya çocuk getiririz askere gideriz

Düşenlere anıt dikeriz savaşta
bıraktığımız yerden başlarız türküye

Evlerimize benzer anıtlar atalarımıza
ak kuleler yükselir alaca karanlıkta

Gökten güneş gibi eksilmez türkü bizde
ekmeğimiz olmadığında da türkü söyleriz ekmeğe

Türkünün en güzel yerinde türküye veririz yüreğimizi
güneş türkü söylediği zaman bakarız gökyüzüne

Çıkar yükseklere koparmak ister güneşi ozan
takmak için bağrına ısısın diye yurdumuz

Ama neylersin savaş gelir türkü yarıda kalır

Sonra yeniden ölürüz durmadan ölürüz ölürüz
indirmek için güneşi tekrar çıkarız gökyüzüne

Bu böyle ne kadar sürer ey ozan
artık yeni şeyler söyle, uyunabilir mi şiirinde

Söyle sessizliği güzelleştirebilir mi şiirin senin
mutluluk verebilir mi yurdumuza söyle

Korkunç bir yerde ev bark kurabilir misin şiirine
ölebilir misin sen de ta-güneş uğruna söyle

Altın yüreğinden bir el silah atabilir misin
herkesin kolay anlayabileceği bir şiir yazabilir misin

Yaz ki biz de ardından şiirler yazalım, türküler söyleyelim


Velimir Miloşeviç
Türkçesi: Necati Zekeriya

Çingeneler

Karanlık yağmurlar gibi dağılmışlar
sıcaklarda
ne dua edecek kiliseleri var
ne savaş duyuracak devletleri
başkaları için kılıç yaptılar
kendilerine salt yalnızlık türküsü söylediler
içlerinde en iyi türkü söyleyeni
seçtiler padişah kendilerine.


Radovan Pavlovski
Türkçesi: Necati Zekeriya

10 Ocak 2018 Çarşamba

Bu Gece

Bu gece bir ot sevecek
doğacak ardından yeşil
gölgelerle

Bu gece bir yaprak sevecek
yağacak ardından yağmur
gümüşlerle

Bu gece bir ağaç sevecek
düşecek ardından gök
mavilerle

Bu gece bir ozan sevecek
kalacak ardından şiir
ağrılarla


Necati Zekeriya

Deniz

Güzelliğinle büyülenmişim işte
Yaldızlı kıyısında duruyorum damlaların
İçime doluyor sabah. Gözlerin öylesine yakında
Soluğun öylesine yakında. Ama bakıyorum
Ellerim bomboş şimdi.

Deniz! Ah, deniz!
Durgun. Üstünde güneş gerdanlığı.
Aynalar korosu. Gülümseyen sessizlik.
Kimseler bilmez derinliklerinde
O erişilmez uçurumlarda gizlenenleri.

Ne gelir elimden, söyle bana kadınım,
Kıpırtısız denizine karşı senin
Uzaklardan kopup gelen bir rüzgarım sadece.
Alevli tenini ıslatırım
Yağmur ellerimle, fırtına bedenimle.

O güzel yokluğun büyük oyununda
Bir ülkesin sen altında gök ayaklarımın
Bulamam seni, ulaşamam sana
Ayak izlerime bakıp oyalanırım.

Yalnız kıyılarda kırışırsın sen
Açmazsın karanlığının gizlerini
Sisler içindeki oyunumuz ansızın biter
Ya yorgunluğumdan benim, ya senin sıkıntıdan

Güzellik yanıltır beni, bu oyun yorar
Kırık kanatlarla havalanırım
Dönüşü olmayan sonsuzluk ülkesine.

Ama kalırsın sen. Kadın. Deniz.
Kendini güneşin öpüşlerine açan.
Rüzgarız, oyunumuz kurutur bizi
Kuşlarız, yitirir bizi türkülerimiz.


Mateya Matevski
Türkçesi: Necati Zekeriya

İnsanlar Silahsız Uyanırlar

İnsanlar döner evlerine. Açarlar küçük kutusunu belleğin.
Ve kaparlar pencereleri.
Sonra bir süre
gizlice
bakarlar perde aralığından sokağa,
fenerden dökülen ışığın
asfalttan oluşturduğu çembere.

Irmağın ötesinde
kerpiç kulübelerine
girer insanlar, eğilerek hafifçe,
ve dinlerler
başkalarının üzerinde
hışırdadığını rüzgarın kamışlar arasından

Kentle ilçe arasında
çiğnenmiş çayırlıkta
askerler çatarlar tüfeklerini
ve girerler çadırlara
eğerek başlarını
birine selam verircesine.
Ve tam bu sırada
kuşlar yaprak kılığına girmişlerdir
yılanlar ağaç kabuklarında nakış süsü verir kendilerine
sular ve balıklar
her şey uykuya varır
ve rüzgar, çizgileri artık seçilemeyen
dağ yamaçlarına uzanır.

Fakat şafakla birlikte
canlanır herkeste
kopmuş anılar
kaldıkları yerden.
Ve yıldızlar herkese ilan eder ki
Başlamaktadır yeniden değişimler.
Ve sessizce değiştirilir kulis arkasında roller.
Kuşlar kuş olur yeniden
her bir yılan kendi çiçeğine döner
ve her çiçek kendi güneşine.
Ve malum olur ki hemen
bu-havadır
bu-dağ
ve rüzgar henüz ayrılmıştır ondan
ve atmıştır ilk adımını...
Ve o anda
her yerde
demirden damlar altında da
saydam cam pencereler ardında da
kerpiç duvarlar ardında da
açılır yeniden
gözleri tüm yaşayanların
kötülükten arınmış
küçük yuvarlacıklar ...

Kısadır bu an
onu yakalamak gerek.
İnsanlar almadan ellerine silahlarını.
İnsanlar, çünkü
silahsız uyanırlar.


Stevan Raiçkoviç
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

9 Ocak 2018 Salı

Kutlu Say O Günü

Kutlu say o günü, ağaç ve hayvan
sevgiyi öğrenmek için insana başvurduklarında.
Kutlu say o günü, her sevgiden
toprağa türküler, denize kuşlar doğduğunda.
Kutlu say o günü, çiçekler ve kadınlar
yemişlerini en bilge bahçıvana sunduklarında.
Kutlu say o günü, "kötülük" sözcüğünün yerini "sevgi"
"acı" sözcüğünün yerini "güneş" sözcüğü aldığında.


Vesna Parun
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

İlinden Ezgilerinden

III.


Dün akşam karanlıkta
hışırdarken karaağaç
yattım, uyur uyumaz
bir düş göründü bana
tuhaf mı tuhaf bir düş.
Gece karanlık, sisli
ve siste iki şahin
kanatlarında bir inci gerdanlık.

- Anne ne demek bunlar
Nedir gizlenen sisin ardında?

- Bir düştür bu oğlum
inilti gibi ağır bir düş.
Yargıdır, zindandır o karanlık
iki kardeştir o iki şahin
prangadır o inci gerdanlık.


Blaje Koneski
Çeviren: A. Behramoğlu

Trenden Seyrederken

Yemyeşil bir ülke, yollar arada
Benim çocukluğum geçti burada.
Şimdi o dağlar, ardımdan ağlar.

Bunlar ötesinde bir köy uzayan
Bir dost yok mu mendil sallayan?
Şimdi o dağlar, ardımdan ağlar.

Tren çiğner ne varsa yolun üstünde
Vaktiyle bir çocuk vardı bu köyde.
Şimdi o dağlar, ardımdan ağlar.

Anılar geriye çağırır çok kez
Yaşamca iter başka yerlere.
Şimdi o dağlar, ardımdan ağlar.


Blaje Koneski
Türkçesi: Necati Zekeriya

8 Ocak 2018 Pazartesi

Akşam Çırpıştırması

Görünmeyen kanatlar hışırdıyor siste
gün batımı alevinin eritemediği.
Hava da kanatlı ve tedirgin;
korkunun kovaladığı bir bulut sürüsü gibi
uçuyor, rastgele korunmaya çalışarak fırtınadan.
Fakat az sonra bitecek koşusu gölgelerin
gece kar gibi dökülecek alacakaranlıklardan.


Oton Jupançiç
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Kürek Mahkumunun Türküsü

Prangaladılar beni bu lanet olası tahtalara
Evimi görmedim bir daha, anamı görmedim
Ak badanalı evimiz durur m'ola; ana, ağardı mı saçların acıdan
Deniz oy, mavi deniz!

Gömdüler beni tahta bir tabuta
Dağlarda çamları göremem, gökte güneşi göremem
Çamlar kürek mi oldu hep, güneş söndü mü yoksa
Deniz oy, mavi deniz!

Kırdılar ayaklarımı, yıkıldı gençliğim yok oldu
Canlı canlı mezardayım! Martılar oy, engindeki martılar
Uçun güneye, iletin anama oğlunun haberini
Deniz oy, mavi deniz!

Bir avuç toprak, bir küçük çiçek getirin yurdumdan bana
O gün kürekler bile filizlenir, ruhum unutur acısını
Dinlerim bana neler fısıldadığını
Deniz oy, mavi deniz!

Türkünle avutursun mahkumu: "Batıracağım bu lanet gemiyi lanet gemiyi
Uçsuz bucaksız enginlikte özgür kılacağım seni
Çocuk gibi sallanacaksın mavi bir çırpıntıda
Uyu uyu ninni!.."


Vladimir Nazor
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Yurdum

Ağlıyorum senin için yoksul toprak!
Ve kendi yüreğimin kanıyla değil sadece.
Çilekeş halkımın tüm kederiyle-
Acılıyım ben de. Onun yazgısını paylaşarak.

O ne zaman horlandıysa, aşağılandıysa-
Horlandım ben de. Ve her yürek çarpışını kanla ödedim ben.
Kanım damla damla akıyor düşmanın ellerinden
Ve duruyor damga gibi acılı toprakta ...

Gözyaşlarımda kutsal tuzu vardır başka gözyaşlarının
Birleşir canımda acısı yüzlerce canın
Ve onların üzüntüsüdür çınlayan benim yakınılarımda.

Sırp ruhunun bulunduğu her yerde
Bulurum bir sığınak kendime
Yurdumun kutsal havasını soluyarak coşkuyla.


Aleksa Santiç
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

2 Mart 2011 Çarşamba

Kıskançlık

O sıra kavak dallarında türkü söylüyordu gün.
Seni hatırlayınca, efkarlandım ansızın.
Sabah bir ırmaktı, sen delice anadan doğma çıplak.
Irmak geçmiş gibiydi erkek sularından
bu yüzden bir çığlık kopardım ağrılardan.

Kıyabilirdim balıklara ben de
inanmıyordum sazlara, yosunlara.
Sen en çirkin balığın altında da yatabilirdin çünkü
beyaz boynuzlar bitişiyordu alnında.

O sıra kavak dallarında türkü söylüyordu gün.
Seni görmek için sazlar da büyüdü iki karış.
İki cinsten vahşiler geliyordu sana doğru
handiyse akacaktı senin göğsünden iki ak ırmak.

Ne yapabilirdim ki
önünde diz çökmekten başka ne yapabilirdim?
Güçlü bir boğaydım belki, ama sen körpe bir anne
bakıyordum senin iki gözün dumanlı.
Bunlara karşı kaynıyordu kan içimde
ve dönüyordu başım sersemce.

O sıra kavak dallarında türkü söylüyordu gün.
Bacakların güçlüydü atların kaslarından
seziyordum alnımda
iki boğa boynuzunun büyüklüğünü.
Ama doludizgin böyle bir koşucuya nasıl varabilirdim?

Delice bir koşuydu bu sabahtan akşama dek.
Otları yumak yapmış, biçmiştik ekinleri.
Sonra bakıyorduk aydınlığa sonsuzluğu görürüz diye.
Ben tıknaz, kalın enseliydim,
sen süt beyaz, ince, uzun, narin.
Ve gün birdenbire kesti türkü söylemeyi kavak dallarında.
Ve tuhaf şey: Büyüdü ormanlar kökleriyle göklere doğru
kurtun gözlerinde dolu kurt ağrısı vardı
suda balıklar konuşuyorlardı gizlice.

Ve unutma iki gök vardı
deredeydi biri.
Ve her kavak dalının elinde sıcaklık vardı.
Tuhaf, kara, kapkara aylar yüzüyordu göklerde
dudaklarında ateş, ellerinde sıcaklık vardı.

Ve gün kesti türkü söylemeyi kavak dallarında
Gece oldu. Sen yatıyordun çimenler üstünde, çırılçıplak,
ben zayıf, cılız bir delikanlıydım
o iki ak boğa boynuzundan yoksun.

Biliyorum: Sen gençtin
kurtun bile altına yatabilirdin
kamçılayarak sözleri kükreye bilirdin
gene de bıçağa değmezdi ellerin.

Kaçmaktan başka ne yapabilirdim, kaçtım
benimle kalın ağaç gövdeleri de sendeledi
beni izliyordu o korkunç iki göz
senin ya da senin o vahşi kurtunun gözleri.


Branko V. Radiçeviç
Türkçesi: Necati Zekeriya

1 Mart 2011 Salı

Ruh Kargaşası

Savaşta öldürülmedin, şeytan gibi şanslısın dediler bana.
Oysa babamı ve bir erkek kardeşimi öldürdüler bu savaşta.
Ve sürükleyip götürürlerken beni, boğazıma bir paçavra tıkamışlardı
Sesim çıkmasın, haykırmayayım diye avazım çıktığınca.

Tahta kurusu muhbirlerdi bakan, sindikleri köşelerden sadece
Ve gündüzleri ve uykusuz gecelerin karanlığında
Örümcekler, tek düze söz ağlarını örüyorlardı çökerek üstüne göğsümün
Kadın haykırışları duyuluyordu betondan koridor cehenneminde
Ve ölü bir kadın canlı bir çocuk doğurdu orada.

Annem, tüm olup bitenlerden sonra otuz gece
Gözleri kapıda, kımıldamadan, oturmuş bekleyerek beni
Otuz birinci sabah, salmışlar onu iyileşenler arasında
Çünkü bu kargaşadaki öteki kadınlar gibi sövüp saymamış muhafıza
Annem bir akıl hastanesine kapatılmıştı.

İnsanlar, sadece insanlar kurtarabildiler ölmekten onu
Bulup çıkardılar, henüz canlıyken.
Ve ölüm kokusu sonsuzca kaldı etinde
Öylesine istiyordu genç bir erik ağacına asmayı kendini
Kimbilir ne zaman çiçek açacak olan.

Ve ben şimdi de -konuşan yine namluysa eğer
Ve bıçak camı şangırdattığında, sönsün diye kitabın üstündeki ışık
Ben şimdi de o tutsaklık karanlığını ilençliyorum, kanatasıya ısırıp dudaklarımı
Ve duyuyorum yeniden öldürücü ayak seslerini karanlıkta ve haykırışım
Ve kendi fısıltımı: "Götürecekler anneciğim"

Kınamayın beni, sevinçten çok sık söz ediyorum diye
Evim bir kül yığınına döndü ve hüzün çok sık konuğumdur hala
Bu yaşam titreşimleri, acıdan kurtuluş çabası
Ben de sizler de üstümüzdeki ağırlığın altında daha kolay yaşayabilelim diyedir.

Düşler bırakmadı beni, tüm İspanyalardan sonra ...
Belki kederlidir bakışlarım ve az çok karardılar acılardan
Fakat güzele eğilim, eksilmiyor yaşamdan ...


Mira Aleçkoviç
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

28 Şubat 2011 Pazartesi

Onu Bildim Bileli

Onu bildim bileli
mavidir gözleri günlerin
suların rengi onun giysileri.

Onu bildim bileli
yel eser onun sesiyle
güller konuşur onun dilini.

Yaz bulutlarına bayılırım
gün batımlarında gelince bana
otlar yürür onun adımlarıyla.

Bayılırım salkım söğütlere
türkü söylerken ona
derede yıkarlar saçlarını.

Yalnız ben anlarım
onların dilinden
ve gülümserim.

Onu bildim bileli
bir ağustos gecesi gibiyimdir
yıldızlarla, uzaklıklarla dopdolu.


İvan Minyati
Çeviren: N. Zekeriya

Ayrılış

Burda değilim artık
yerimden kımıldamadım bile
ama burda değilim artık

Girsinler
arasınlar hele beni

Değirmen, kaburgaların gölgesinde
öğütür olgunlaşmış boşlukları
dumanları ucuz düşlerin
sigara tabağında tüter de
burda değilim artık

Al dalgalarda
sallanır bağlı sandal
olgunlaşmış bir çift söz
asılı kalır bulutun boğazında
burda değilim artık

Yerimden kımıldamadım bile
ama öyle uzaklardayım ki
varamazlar bana hiç.


Vasko Popa
Türkçesi: Necati Zekeriya

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kavgalar

Kayalar arasında tek başıma
Boşuna gezdiğimi sormayın neden
Her gün bir sözü unutuyorum
Yitiriyorum her gece bir yıldızı
Başka başka kapılardan kaçıyorum ben
Her sabah kopup kökümden, evimden

Kışla karanlığın çarpışması
Korunak arıyorum mağaralarda
Aslanlarla canavarlar yanında
Karın boğazıma kadar gelmesi
Atım da batıyor yeraltı deresine
Ben bir topun altında fitil örneği
İki meydan arasında, donuklukta yanıyorum
Ve tatlı anaya sunulan övgüyü duymak istiyorum.

Oysa yolda kimseler yok türkü söyleyen
Göl dibinde kışlıyor kiliseler
Gece olunca tepesinde Velebit'lerin
Kızgın bir ateşi görüyor gözlerim
Ve parmaklarına üfleyen iki celladı.
Beni tohumuma kadar
Ateşte kızartmak istiyorlar.

Ateşlerin nasıl yandığına bakınız
Tepesinde yeller esen bayırın
Ve sormayın neden böyle yapayalnız
At sırtında uçuyorum köyden uzaklara
İlaçlı bitkileri arayarak
Kendime ve birçok yaralı kardeşlere.
Ben de attan ineceğim
Ak saraylardan işitilince borazan sesi
Dargınlığını yitirince ateşler
Pişman olunca yılanlar
Birbiriyle içten kucaklaşınca kardeşler.


Miograd Pavloviç
Türkçesi: İskender Muzbeg

8 Şubat 2011 Salı

Oyundan Önce

Kırpar bir gözünü ilkin
süzer her yanını iyice
bakar çivi olmasın, olmasın hırsız mırsız
bakar olmasın kukukuşu yumurtaları

Kırpar öteki gözünü sonra
bir oturur kalkar bir
sıçrar yükseğe yükseğe
sıçrar tepeüstü

Ağırlığınca düşer ardan
düşer derin derin günlerce
batar dipsizliğine kendisinin

Hangisi paramparça olmamışsa
sapasağlam kalmışsa
durabilmişse ayakta
oyunu sürdürür o


Vasko Popa
Çeviren: N. Zekeriya

Oyundan Sonra

En sonunda o eller sarılır karına
ki gülmekten çatlamasın
oysa karnı yok

Bir el güçlükle kalkar
ki alnından soğuk terleri silsin
oysa alnı yok

Öteki el yüreğe uzanır
ki yürek çıkamasın göğsünden
oysa yüreği yok

Her iki el düşer
düşer işsiz güçsüz bağrına
oysa bağrı yok

Bir avuca yağmur yağar şimdi
ötekinden otlar biter
başka diyeceğim yok


Vasko Popa
Çeviren: N. Zekeriya

7 Şubat 2011 Pazartesi

Senin Gözlerin Olmasa

Senin gözlerin olmasa
gökyüzü
inmez ıssız evimize hiç

Senin gülüşün olmasa
duvarlar
yaşamaz gözlerinde hiç

Senin kuşun olmasa
salkımsöğüt
geçmez eşiğimizden hiç

Senin ellerin olmasa
güneş
gecelemez düşlerimizde hiç


Vasko Popa
Türkçesi: Necati Zekeriya