Şiir, Sadece

6 Aralık 2014 Cumartesi

Şeyh Bedrettin Destanı IX

9.

Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
ezildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,"
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı


* Şimdi ben bu satırları yazarken, "Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyası dökmez mi ?

Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?  Marksist, bir "makina - adam", bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.

Şeyh Bedrettin Destanı VIII

8. 

Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya
indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde
yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi
çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir
yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun
elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ
içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış
dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit
libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık.
Kavuklulardan birisi Nesrî imiş. Dedi ki:
Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid
Paşa'yı gönderir. 
Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Sihâbiddin imiş. Dedi ki:
Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye
muhalif nice işleri âşikâr oldu.
Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
- Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
- Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı.
Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında,
bir kuyuya saldıkları
karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak
Aydına, Karaburuna,
Börklücenin yanına vardık.


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı VII

7. 

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
"Malûm niçin geldik,
malûm derdi derunumuz" diye
her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...

Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine
at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
Deliorman deli olalı beri....


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

5 Aralık 2014 Cuma

Şeyh Bedrettin Destanı VI

6.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
ve göz alabildiğine dümdüzdü.

Sarı Anastasla Adalı Bekir
hamladaydılar.
Koç Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmakları sakalına gömülü
dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

Ben:
Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
Sen bakma havanın durgunluğuna
derya dediğin uyur uyur uyanır.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Ağaçdenizine...


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı V

5. 

Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp
Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de
yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz
gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu
vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. İkincisinin
çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce
müritlerinden. Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu,
yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine
benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış. İlk sözü söyliyen
Aydınlı oldu:
Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz
kıldan incedir.
Dostuz, dedik.
Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Şişmanın ordusunu, yani toprakları tekrar
hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık
geçitlerinde tepelemişlerdir.
Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl
incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz
onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
Müjde büyüktü. Rehberim:
Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş
toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve
kederliydi.
Bedreddin.
Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda
duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden
gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç
anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu.
Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri
yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir
gemiye bindik.


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı IV

4. 

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri
Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine
doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; "cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
"Varalım,
dedik.
Görelim,
dedik.
Yapışıp
sapanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik.»
Düstük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları...

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı III

3. 

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.

Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"Ateş; O âteş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim...

Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptâl edeceğiz..."

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli "Teshil"ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı II

2. 

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaslı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Şeyh Bedrettin Destanı I

1. 

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.


Nazım Hikmet
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

4 Aralık 2014 Perşembe

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı

Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan "Simavne Kadısı oğlu Bedreddin" isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: "O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevasi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi." Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaiz ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya "âdi" demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, "Erzak, mevâsi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır," diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: "Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da tesmil edileceği neticesini çıkarıyor." Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cigara. Bir cigara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkiyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. En çok cigara içen de o. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar. Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek ki, dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim.

Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden, dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan, Âşıkpasazâdeden, Nesriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: "Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür." "Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi." "Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi."
"Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır." "Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini İznikte ikamete memur eylemiş idi." "Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde "...Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek..." demektedir." "Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı." "Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Şişman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı." "Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi. "Bu esnada müsarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine
kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine..." "Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler." "Mübalega cenk olundu." "Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leskeri ilhad mağlub oldu." "Sağ kalanlar Ayaşluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Bunlar "Dede Sultan iris" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler." "Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı." "Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. "Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar...

"Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmis bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti "seran bunun katli helâl amma mali haramdır." "Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır." Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Bir cigara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin altı kayalık olacak. Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm. İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses: 

"Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu." Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o: "Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?"Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dediği gibiydi. Yekpare libası aktı. 

Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi öldü mü, sağ mı, bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: "Gidi hain, diyecektir, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem
vurur." Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım. Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördüğüm ses, renk, hareket, şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu eski bir itiyat yüzünden bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

....


Nazım Hikmet

3 Aralık 2014 Çarşamba

Sesler Geliyor

Sesler geliyor günbatışından
sesler....
Koynunda güneşin kaybolduğu zindan
aydınlanacak mı?
Bekliyelim mi?
Bekliyebilir miyiz?
Biz
gündoğuşunun milyonlarla milyonu
bekliyoruz bunu..
Sesler geliyor günbatışından
sesler..
Biz
çıplak ayaklı Hindistanın açlığını
esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar.
Biz
sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan
kavga meydanlarında kellesini koparıp
kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan
Çin seddinin kulileri....
Biz
Borneo, Sumatra, Cava köylüleri....
Biz...
Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz
mavi gömlekli, mavi gözlü Almanyalılara...
Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası
Krup favrikalarından kopan:
- HURRRA......


* * *

Kurtuluşun kırmızı eli
dolaşıyor üstünde Almanyanın.
Dışarı fırlamak için tepiniyor
amele mahallelerinde tanklar.
Berlinin caddeleri kulak asıyor yine
Spartaküslerin ayak sesine..
Göbeğinden çatlıyacak Avrupa.
Avrupanın çatlıyacak göbeği....
Çatlıyacak
çatlıyor
çatla...
Çabuk olun haydi...
Diyelim:
- . .DI....
Diyelim milyonlarla milyon ağız birden:
- ÇATLADI......


* * *

Söyle Berlin....
Söyle...
Elleri bombalı mavi gömleklilerin
bekliyecek mi yine
Unter den Linden caddesinde nöbet?
Alevden bayrakların üstünde
yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht?
Avrupa bocalıyor..
Hava fırtınalı
omurga delik
serdümen sarhoş..

Kooooş....
Dümen başına.....
Sesler geliyor günbatışından
sesler....


Nazım Hikmet

Ses

Çeneni avuçlarının içine alıp,
duvara dalıp
kalma!.
Çeneni avuçlarının içine alma!.
Kalk!
Pencereye gel!
Bak!
Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel,
çarpıyor pencerene dalgaları..
Gel!
Dinle havaları:
havalar seslerin yoludur,
havalar seslerle doludur:
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle...
Pencereye gel!
Havaları dinle bir:
Sesimiz yanındadır,
sesimiz seninledir...


Nazım Hikmet
1933

Sen

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi..
Düşmanımdır ikisi..
Sana gelince...
Yazıyorsun..
Okuyorum..
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!..
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat
için...
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
biri ötekisi...
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün...
Ne ben sana kızarım
ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz..


Nazım Hikmet
1933

2 Aralık 2014 Salı

Saman Sarısı

II

On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a
Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel
odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum 
Sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına
Sen Mişel Köprüsü'nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak 
bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir seye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte 
suret eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz
Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
Küba'dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmısın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu 
avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel'in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların 
balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris'te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski
yeni tasları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum
ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
Paris'te bir kestane ağacı olacak
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar 
yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar 
para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben 
bir de bir saman sarısı belâsı, başımın.


Nazım Hikmet

Saman Sarısı

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla


I

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova'da Biristol Oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor 
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti 
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cigaranın ucunda senin
ve hosça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor
Katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları 
ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Pırağ
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Pırağ
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bombos
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden
martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakıtları yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
Birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör 
ardında üç mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim
çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yesil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama
onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Pırağ'da aldı
görmedik
vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
...


Nazım Hikmet

1 Aralık 2014 Pazartesi

Şehitler

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!


Nazım Hikmet
1959

Şair

Şairim
şimşek şekillerini şiirlerimin
caddelerde ıslık çalarak
kazırım
duvarlara..
100 metreden
çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm,
elbette gördü
iki ayaklıların
ikiye ayrıldığını..
Sen
benim
hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan
cebime sok
kafanı:
orda
aydınlığı okuyan kara ekmek
sana doğruyu söyler..

Şairim
şiirden anlarım,
en sevdiğim gazel
Anti Düringidir Engelsin..
Şairim
bir yıl yağan yağmur kadar siir yazdım..
Fakat asıl
şaheserime
başlamak için
Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.

Futbolda eski kurdum.
Fenerbahçenin forvetleri
mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken
ben
en ağır hafbekleri yere vururdum.
Futbolda eski kurdum.
Santırdan alınca pası
çakarım
Hooooooooooooooooooooooooop!
5 numro top
açık ağzından girer golkipin karnına.
Bana mahsustur bu vuruş
futbol potinlerim
kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı!
O kurşunkalemim ki
9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
işkembenizde tas.
Şairiz be,
şairiz dedik ya be arkadaş....


Nazım Hikmet
1923

Şarklarımız

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
Şarkılarımız
evlerimizin önünde durmalı
camlara vurmalı
kapıların ellerini sıkmalıdır,
sıkmalıdır
acıtana kadar,
kapılar
bağlı kollarını açana kadar...

Biz anlamayız
tek ağzın türküsünü.
Her matem gecesi
her bayram günü,
şarkılarımız
bir gaz sandığını yere yıkarak
sandığın üstüne çıkarak
kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.

Şarkılarımız
çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
hep bir ağızdan okutmalıdır!!.
Şarkılarımız
ön safta en önde saldırmalıdır düsmana.
Bizden önce boyanmalıdır
şarkılarımızın yüzü kana..
Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!

Şarkılarımız
bir tek yüreğin
perdeleri inik
kapısı kilitli evinde oturamaz!.
Şarkılarımız
rüzgara çıkmalıdır...


Nazım Hikmet

Stronsium 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.


Naızm Hikmet
16 Mart 1958, Varsova - Svider

Zafere Dair

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Simdi çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid...
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı
ölüyor insanlarımız
ne kadar çok
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç
ve fütursuz...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı :
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır...


Nazım Hikmet
1941, Sonbahar...

29 Kasım 2014 Cumartesi

Bir Anıt Diktim

Exegi monumentum*


Öyle bir anıt diktim ki kendime,
Yapılamaz insan eliyle.
Yığınla insan da birikmeyecek önünde.
Uysal başı anıtımın,
Aleksandr'ın sütununu** çoktan geçti.

Hayır, tümüyle ölmeyeceğim. 
Ruhum, Kutsal lirimle kalarak, 
Kurtulurken çürümekten, 
Tozlarım yok olacak. 
Ben de ünleneceğim, 
Duyulacak ünüm her yerde, 
Yeryüzünde, ayın altında, 
Tek bir şair yaşadıkça.

Söylentim büyük Rusya'yı dolaşacak. 
Ses veren her dilde anacaklar adımı; 
Onurlu Slav torunum, Finli, 
Şimdilerde vahşi olan Tunguz, 
Bozkırların dostu Kalmuk.

Uzun yıllar sevgilisi kalacağım bu halkın, 
Lirimle yarattığım duygular için. 
İnsafsız çağımda ben, 
Özgürlük duaları okudum ve düşmüşlere şefkat dilendim.

Tanrı emridir ilham perisi, biraz söz dinle! 
Dargınlıktan korkmadan, başına taç istemeden, 
Duayı ve iftirayı, kabul et, aynı ilgisizliğinle, 
Ve kınama hiçbir aptalı.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1836


* Bir anıt diktim (Latince).
** Aleksandr'ın sütunu: St. Petersburg'da, Kışlık Saray alanında bulunan, 1834'de yapılmış zafer anıtı

Bulut

Dinmiş tufanın son bulutu! 
Bir sen gezinirsin açık mavi gökte. 
Senindir, kimsesiz, neşesiz gölge. 
Sevinç dolu günü, bir tek sen üzersin.

Az önce çepeçevre sarmıştın gökyüzünü, 
Şimşek de seni sarıverdi dehşetle. 
Sen ise saçtın gizemli gürlemeni, 
Ve açgözlü toprağa yağmur içirdin.

Yeter, defol! İşin bitti artık. 
Toprak tazelendi, tufan da kaçtı buralardan. 
Ve işte rüzgar da yaprakçıkları okşarken, 
Kovuyor seni şu huzurlu göklerden.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1835

Birinci Petro'nun Şöleni

Neşeyle oynaşıyor, kıvrakça,
Neva üstünde, yüce divanın alacalı bayrakları.
Kürekçilerin berrak, uyumlu şarkıları,
Kopup geliyor kayıklardan.
Petro'nun sarayında bir neşeli şölen;
Mahmur konukların sohbeti uğultulu.
Ve salvo ateşle dövülmekten,
Neva'nın öteleri köpüklü.
Büyük Çar'ın bu şöleni neye acaba,

Petersburg şehrinde? 
Neden bu salvo ateş ve kalabalıklar? 
Ya nehirde demirli filo? 
Yoksa yeni ve şerefli bir zafer ışığı mı, 
Aydınlatan Rus süngüsünü ve bayrağını? 
Çetin îsveçli'yi mi yendik? 
Barış mı dileniyor korkunç düşman? 
Ya da aldığımız İsveç toprağına, 
Brandt'ın çelimsiz teknesi mi uğradı? 
Ve güney donanmamız ailecek, 
Dedesini görmeye mi gitti? 
Savaşçı torunları, 
İhtiyarın önünde esas duruşta, 
Verilen dersin onuruna, 
Duyulmakta koro ve top gürlemesi.

Poltava'nın yıldönümü mü,
Kutladığı efendilerimizin?
Rus Çarı tahtını, o gün kurtarmıştı Karl'dan.
Yoksa Katerina doğum mu yaptı?
Ya da isim günü mü kendinin,
Kahraman Dev'in, sihirbazın,
Karakaşlı karısının?

Hayır, tebâsıyla barışıyor Çar.
Suçlunun suçunu affedip, neşeyle,
Köpürterek dolduruyor bir kadehi.
Ve alnından öperek onu,
Aydınlık kalbi ve yüzüyle,
Af gününü kutluyor,
Düşmana karşı bir zaferi kutlar gibi.
İşte bundan, gürültü ve kalabalıklar var,
Petersburg şehrinde.

Salvo ateş ve müziğin gümlemesi, bundan. 
Ve nehirde demirli filo. 
Bu yüzdendir ki mutlu vakitte, 
Çar'ın kadehi dolu. 
Ve salvo ateşle dövülmekten, 
Neva'nın öteleri köpüklü.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1835

Yeniden Konuk Oldum

Yeniden konuk oldum,
Bu köşesine dünyanın,
Nasıl geçtiğini anlayamadan
İki yılımı yitirdiğim sürgün yerime.

On yıl geçmiş üstünden,
Çok başka artık yaşamım.
Ben de değiştim zamanla,
Evrensel yasaya tutsak oldum.

Ama burada yeniden,
Canlı geçmişim beni sarıyor.
Ve sanki dün akşam,
Bu korulukta gezinmişim.

İşte talihsizliğimin evi, 
Zavallı bakıcımla yaşadığım yer. 
Yaşlı kadıncağız yok artık. 
Şimdi duvarın ardından, 
Duyamıyorum onun ağır adımlarını, 
Yok artık titiz ilgisi.

İşte ormanlık tepe;
Çoğu zaman üstünde,
Hareketsizce oturur
Göle bakarak hüzünle,
Başka kıyıları,
Başka dalgaları özlerdim.

Altın mısır tarlaları,
Yeşil çayırlar arasında,
Genişçe yayılıyor, masmavi.
Keşfedilmemiş sularında,
Bir balıkçı geziniyor,
Tutmuş, kendine çekiyor,
Sefil ağlarını.

Ağaçlar saçılmış,
Kıyıların yumuşak eğimli yamaçlarına.
Arkadaki değirmen vaktiyle,
Rüzgarda yana yatar,
Var gücüyle çevirirdi kollarını.

Dede toprağımın ucunda,
Yağmurlarla kellenmiş yolun,
Dağa tırmandığı o yerde,
Üç çam dikilidir.

Biri ayrı düşmüş,
Diğer ikisi yakıncacık birbirine.
Ne zaman tepeden
Yanlarından geçsem ayışığında,
Doruklarının hışırtısı
Beni o tanıdık sesiyle selamlardı.

Şimdi geçerken o yoldan,
Yeniden gördüm onları,
Hiç değişmemişler.
Hışırtıları bile aynı.

Ama yorgun kökleri dibinde,
(vaktiyle boş ve çıplaktı oralar)
Şimdilerde bir körpe koruluk dallanmış.
Yeşil aile; gölgeleri altına,
Sıkış tıkış çalı topakları sığınmış,
Çocuklar gibi.

Ötede suratsız yoldaş duruyor,
Aksi ihtiyar, müzmin bekar,
Ve çevresi,
Bomboş eskisi gibi.

Merhaba! Genç, tanımadık kuşak,
Göremeyeceğim nasıl kocaman olduğunu.
Boyun, dostlarımınkini geçince,
Ve yaşlı tepelerini onların,
Gölgen gizleyince yoldan geçen yolcudan,
Bırak duysun torunum,
Konuksever hışırtını.

Bir dostça sohbetten dönerken,
Mutlu ve hoş düşlerle dolu,
Geçsin yanınızdan.
Gecenin koyu karanlığında,
Beni ansın.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1835

Yankı

Kükredi mi bir vahşi hayvan bir orman kuytusunda,
Çaldı mı borular, gürledi mi gök,
Bir genç kız şarkı söyledi mi, tepelerin ardında,
Her sese, boşlukta,
Bir yanıt yaratırsın yeniden.
Gök gürültülerini dinlersin,
Fırtınanın ve kabaran dalgaların sesine,
Köy çobanlarının bağrışmalarına,
Yanıt gönderirsin.
Fakat yoktur seni yankılayan...
Sen de böylesin işte,
Sen şairsin!


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1831

Ötedeki Yurdunun Kıyıları İçin

Ötedeki yurdunun kıyıları için,
Bu gurbeti terkettiğin,
O unutulmaz anda, üzgün vakitte,
Önünde, uzunca zaman ağlamıştım.
Soğuyan ellerim,
Çırpındılar, alıkoymaya seni,
Alıkoymaya, o korkunç bezginliğin ayrılığını.
İniltim yalvardı,
Bitmesin diye.

Ama sen, acılı öpüşmemizden,
Koparır gibi aldın dudaklarını. 
Kapkara sürgün yerimden, 
Beni başka yerlere çağırdın. 
Dedin ki: "Görüştüğümüz gün, 
Sonsuz mavilikler altında, 
Bir zeytinin gölgesinde, 
Aşkın öpücüğünü, 
Yeniden birleştirelim."

Ama yazık ki orada,
Gökyüzü kemerlerinin,
Tozmavi aydınlıkta ışıdığı,
Zeytin gölgelerinin,
Sulara düştüğü yerde,
Son uykuna daldın çoktan.
Güzelliğin ve acıların,
Yok olup gittiler ölüm sandığında.
Ve onlarla birlikte,
Bir buluşma öpücüğü de...
Ama bekliyorum;
Borcun var...


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

28 Kasım 2014 Cuma

Vaktidir Dostum

Vaktidir dostum, vaktidir!
Artık yürek dinginlik istiyor.
Günler birbiri ardına uçup giderken,
Ve geçen her saat,
Yaşamdan bir parça daha alıp götürürken,
Seninle ikimiz,
Sanırız ki yaşıyoruz.
Bir de bakacaksın ki, ölmüşüz.
Dünyada mutluluk yok dostum,
Fakat huzurlu ve özgür olunabilir.
Uzunca bir zamandır,
İmrenilecek bir kısmet düşlüyorum:
Uzunca bir zamandır,
Ben, yorgun köle,
Kaçmayı düşler dururum.
Uzaklara,
Çalışmanın ve kusursuz doyumların tapınağına.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1834

Ağıt

Gözyaşı dökeceğim.
Belki de,
Üzüntülü günbatımımda,
Aşk pırıldayacak.
Bir veda gülücüğü gibi.
Akılsız yılların sönmüş neşesi,
Ağır ve hüzünlü,
Bir içki sersemliği gibi.
Ama, şarap misali,
Geçen günlerin hüznü,
Ruhumda yaşlandıkça,
Daha da güçleniyor.
Yolum, ıssız.
Çaba ve kahır bana,
Geleceğin çalkantılı denizini vaadediyor.
Fakat istemiyorum,
Ah! Dostlarım, ölmeyi.
Yaşamak dileğim,
Düşünmek ve kavga için.
Ve biliyorum ki, eğleneceğim,
Acılar, telaşlar ve dertler arasında.
Kimi zaman,
Yine uyumla içip, sarhoş olup,
Uydurduklarım için,


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830

Adımdan Sana Ne?

Adımdan sana ne?
O da ölecek,
Kasvetli bir uğultu gibi.
Uzak kıyılara çarpan dalgaların,
Sağır ormanlıkta yankılanan,
Gece sesleri gibi.

Bir hatıra defterinde, 
Ölmüş izler kalacak acımdan, 
Bir mezar taşına kazınmış, 
Bilinmez dildeki yazılar gibi.

Nesi kaldı,
Taze ve gergin telaşlarda, 
Çoktan unutulmuş adımın? 
Temiz ve körpe anılar 
Sunamaz artık senin ruhuna.

Ama üzüntülü gününde,
Sessizlikte,
Söyle onu özlemle.
De ki benim de bir hatıram var,
Bir kalp var dünyada,
İçinde yaşadığım...


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

Veda

Senin sevecen hayalini son kez,
Hayalimde okşayıp,
Kalbimin gücüyle rüyama can vermeye,
Ve kimsesiz, ürkek, ilahi huzurumla,
Aşkını hatırlamaya,
Cesaret buldum kendimde.

Koşup gidiyor yıllarımız değişerek, 
Değiştirerek herşeyi ve bizi. 
Sen, çoktan giymişsin şairin için, 
Mezarlıkların alacakaranlığını. 
Ve dostun senin için, 
Sönüp gitmiş çoktan.

Kabul et, uzaklardaki sevgilim, 
Kalbimin vedasını, 
Dul kalmış eş gibi, 
Bir mahpusluk öncesi, 
Dostuna suskunca sarılan, 
İyi dost gibi.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830

Şair'e

Ey şair! 
Önemseme halkın sevgisini o kadar, 
Tez geçer coşkun övgülerin uğultusu; 
Duyarsan, yargısını bir budalanın, 
Ya da kahkahasını soğuk kalabalığın, 
Sıkı dur yine de, 
Sakin ol.

Sen Çar'sın: Yalnız yaşa
Yürü özgür yolunda,
Her nereye götürürse özgür aklın seni.
Yetiştir düşlerinin değerli meyvelerini,
Ödül bekleme soylu çabaların için.

Her şey senindir, sensin kendinin yargıcı. 
Ürününe en iyi sen değer biçersin, 
Ey zor beğenir sanatçı! 
Hoşnut musun kendi çabalarından?

Sen hoşnutsan eğer, 
Varsın kalabalıklar sövsün sana, 
Tükürsünler ateşinin yandığı sunağa, 
Ve yaramaz çocuklar gibi, 
Sarsıp dursunlar masanı.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830

Anonim Şiire Cevap

Her kim olursan ol,
Sevecen şarkın,
Dirilişimi neşeyle ve çılgınca alkışlarsa,
Elin, elimi kavrayıp, sertçe sıkarsa,
Yol gösterir, âsâ verirse,
Her kim olursan ol,
İster, esinle dolu bir ihtiyar,
İster gençliğimin, şimdi eskilerde kalmış bir yoldaşı,
Ya da, esin perileriyle korunan, yeniyetmenin biri;

Utangaç, masum melek, uysal çocuk, 
Sana müteşekkirim, tüm duygulu canımla. 
İlgim zayıf, kuytularda kalmış. 
Alışmadım hiç iyi niyete, 
Ve onun şefkatli, konuksever sesine. 
Gülünçtür şu dünyada yakınlık arayan! 
Ruhsuz, soğuk kalabalıklar bakar şaire. 
Bir gezgin cambazı seyredercesine. 
Eğer duyurursa şair, 
Yürekten, ağır iniltisini derince, 
Ve acı yüklü şiiri, keskin yalnızlığında,

Bilinmez gücüyle ağrıtırsa kalpleri, 
Titrerse avuçlarda ve övgüler düzerse, 
Ya da erdemsiz anlarda kafa sallarsa, 
Ansızın bir telaş alırsa şarkıcıyı, 
Acılı bir kayıp, kovulma, mahpusluk... 
"Böylesi daha iyi" derler, sanatın çokbilmişleri. 
"Böylesi daha makbul! Yeni duygular, 
Başka fikirler edinecek ve bize sunacak". 
Ama şairin mutluluğu, 
Bulamaz bunların arasında, 
Aradığı dostça selâmı; 
Korkak suskunluğa gömülü kaldıkça...


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830

Cinler

Sürükleniyor bulutlar, kıvrılıyor; 
Ve ay hayalet bir ışık gibi, 
Aydınlatıyor uçuşan kar tanelerini; 
Gök kapalı, gece bulutlu, 
Çıngırakları çın çın ederek 
Gidiyor arabam, ıssız ovada, 
Ürperiyor yüreğim korkudan 
Bilinmez düzlükler ortasında.

—Hey! Arabacı hızlan!
—Yapamam, atlarda can kalmadı beyim,
Tipiden köreldi gözlerim,
Kar kapamış yolları,
Öldürsen bulamam bir tek iz.
Kaybolduk! Ne yapmalı?
Bir cin, bizi yoldan çıkaran,
Görünüyor, fırdönüyor çevremizde.

Bakın, bakın, işte oynuyor, 
Üflüyor, tükürüyor bana. 
Bir hendeğe doğru sürüklüyor, 
Ürküterek beygirleri. 
Görülmedik boyuyla şurada, 
Önüme dikiliverdi. 
Cansız bir kıvılcım gibi burada, 
Çakıp sönüyor karanlığa.

Sürükleniyor bulutlar, kıvrılıyor,
Ve ay, hayalet bir ışık gibi,
Aydınlatıyor uçuşan kar tanelerini;
Gök kapalı, gece bulutlu.
Gücümüz yok daha fazla gitmeye.
Çıngıraklar birden sustu. 
Atlar durdu.
—Nedir o karartı?
—Kim bilir, bir kütük ya da kurt belki?

Tipi kuduruyor, tipi ağlıyor; 
Ürkmüş atlar, horulduyor; 
Karartı daha da uzağa sıçrıyor; 
Siste gözleri parıldıyor, 
Yeniden şahlandı atlar, 
Çıngıraklar çın çın etti. 
Görüyorum, cinler toplanmış, 
Bembeyaz ovaların ortasında.

Sonsuz sayıda garip yaratık olarak,
Cansızca oynaşan ayışığında,
Fırdönüyordu çeşit çeşit cin,
Kasım yapraklan gibi...
Ne kadar da çoklar? Nereye koşuşturuyorlar?
O acı acı söyledikleri şarkılar nedir?
İyi huylu bir ev perisine ağıt mı?
Yoksa bir cadının düğün şarkıları mı?

Sürükleniyor bulutlar, kıvrılıyor. 
Ve ay hayalet bir ışık gibi, 
Aydınlatıyor uçuşan kar tanelerini; 
Gök kapalı, gece bulutlu. 
Arı sürüsü gibi cinler, 
Üstümdeki sonsuz boşlukta, 
Acı haykırışlar ve ulumalarla, 
Kalbimi parçalayarak, 
Uçup gidiyorlar...


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1830

Kış Sabahı

Ayaz ve günışığı,
Muhteşem bir gün,
Hala pinekliyorsun güzelim.
Tamam dilberim, uyan,
Aç artık,
Tatlı rüyalar görmek için, örttüğün o gözlerini. 
Ölülere ve tanrılara, 
Işık taşıyan Aurora'nın önüne, 
Sen de kutup yıldızı gibi çık.
Gece vakti, hatırlar mısın,
Tipinin kızışıp,
Bulanık gökte sisin gezinmesini?
Bir donuk leke gibi ay,
Kasvetli bulutlarda sararırken,
Sen üzgün, karamsar oturmaktaydın.
İşte şimdi bakıyorsun.
Bak bakalım pencereden:
Mavi gökler altında, 
Masallardaki halılar gibi, 
Güneşe karşı ışıldayarak yatar kar. 
Saydam orman kararır yalnız başına. 
Kırağı arasından yeşeren köknara yakın, 
Bir derecik parıldar buz altında.
Kehribar sarısı aydınlık tüm oda, 
Mutlu çıtırtılarla ılımış ocak. 
Ve ocak dibindeki kerevette, 
Hoş rüyalar görüyorsun. 
Bilirsin ki boz kısrağı, 
Kızağa koşmamak.
Sabah karında kayarken.
Sabırsız atların koşusuna kapılıp, tatlım,
Issız ovaları gezelim,
Ormanları, önceleri böyle gür olmayan,
Ve o kıyıyı, benim beğendiğim.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829

Dolaştım Mı Gürültülü Sokaklarda

Dolaştım mı gürültülü sokaklarda, 
Girdim mi tıkış tıkış dolu kiliseye, 
Oturdum mu çılgın gençler arasında, 
Ben, hayallerime dalarım.

"Yıllar geçiyor" derim, 
"Buradaki herkes, 
Hepimiz yitip gideceğiz, 
Ve birilerinin saati yakın."

Bakınca bir yalnız meşeye, 
"Ormanların papazı", diye düşünürüm. 
"Beni de eskitecek, 
Dedemi eskittiği gibi."

Bir tatlı bebeği okşarken,
"Hoşçakal" derim,
"Dünyadaki yerim senin olsun,
Benim çürüme, senin tomurcuklanma vaktin."

Alıştım, her günü, her saati, 
Aynı düşüncelerle tüketmeye. 
Çırpınırım bilmek için, 
Gelecekteki ölüm vaktimi.

Ne zaman gösterecek kader ölümü?
Kavgada mı? Ya da bir gezide, dalgaların koynunda mı?
Veya komşu ova,
Soğumuş küllerimi kabul eder mi?

Duyarsız bedenime,
Her yer aynı, çürümek için.
Ama yine de sonsuz uykuya dalmayı,
İsterdim sevdiğim yerlerin yakınında.

Mezarlığın girişinde, o gün, 
Bırakın, bir genç yaşam kıpırdasın. 
Ve doğa, kayıtsızca, 
Ebedi güzelliğiyle ışıldasın.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

27 Kasım 2014 Perşembe

Sevmiştim Sizi

Sevmiştim sizi; ve aşk yine de mümkün;
Henüz tümüyle,
Sönüp gitmedi içimden.
Ama sizi daha fazla üzmesin sevgi;
İstemem hiçbir şeyle üzülmenizi.
Bazen ürkeklikten,
Bazen kıskançlıktan eziyet çeken ben,
Sizi sessizce ve ümitsizce sevmiştim,
Öylesine içten ve şefkatle.
Kısmet etsin Tanrı da size,
Bir başkasının sevdalısı olmayı.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

Kış, Ne Yapılır Köyde?

Kış,
Ne yapılır köyde?
Uşakla karşılaşıyorum. 
Bana sabah çayımı taşıyor. 
Hava ısındı mı?
Tipi dindi mi?
Taze kar yağdı mı?
Yatmayı bırakıp, eğerleri koşmalı mı? 
Gibi sorular... Ya da yemeğe kadar, 
Komşunun eski dergileriyle oyalanmalı.
Taze kar;
Hemen kalkalım, koşalım atları.
Tırıs giderek ovalarda,
İlk ışığıyla günün,
Kamçılar elimizde,
Solgun kara sorgulayan gözlerle bakınıp,
Fır dönelim, ileri-geri atılarak.
Ve günün ileri saatlerinde,
Vurulmuş iki yaban tavşanıyla
eve dönelim.
Bundan iyisi mi olur?
İşte akşam, tipi çıkıyor.
Mum, cansız aleviyle,
Utangaç ışığıyla yanıyor.
Kalbim sızlıyor.
Damla damla, yavaşça yutuyorum,
Bezginliğin zehirini.
Okumak istiyorum; gözlerim harfler üzerinden kayıp geçiyor.
Düşüncelerim, ötelerde. 
Kapatıyorum kitabı, 
Kalemi alıp oturuyorum. 
Zorla söküp almak için
Müz'ün sabuklanmalarını. 
Sesler, seslerle uyumsuz. 
Kaybediyorum tüm gücümü, 
Ritmin ve tuhaf yardakçımın üzerinde. 
Şiir, gevşekçe sunuyor, 
Soğuk ve dumanlı. 
Tartışmayı lirimle kesen ben, 
Yorgunum.
Misafir odasına gidiyorum. 
Orada da duyduğum, 
Gelecek seçimler, şeker fabrikası. 
Evin hanımı somurtmuş, hava gibi. 
Çelik örgü şişlerini, kıvrakça oynatıyor, 
Veya kupa papazıyla fala bakıyor. 
Özlem! Böylece günler inzivada,
Birbiri ardına geçip giderler.
Ama eğer akşama doğru,
Hüzünlü köye,
Ben dama taşlarımla köşemdeyken,
Gelirse uzaklardan kızakla,
Beklenmedik bir aile:
Kocakarı ve iki genç kız, (iki sarışın, iki endamlı kızkardeş) 
Nasıl da canlanıverir, 
Bu, tanrının boşverdiği yerler. 
Nasıl da anlamlı olur hayat. 
Önce, gözucuyla dikkatli bakışlar, 
Sonra birkaç söz ve sohbet, 
Dostça bir kahkaha, akşam şarkıları, 
Canlı valsler, masada fısıltılar, 
Baygın bakışlar, uçuk laflar, 
Dar merdivenlerde uzatılan karşılaşmalar, 
Alacakaranlıkta sundurmaya çıkan bakire, 
Çıplak boynu ve göğüsleri, 
Yüzüne esen tipi...
Ama zarar vermez bu kuzey fırtınaları, 
Rus gülüne.
Nasıl da alev alev yanar, 
Bir sıcak öpücük buz üstünde, 
Nasıl körpedir Rus kızı, kaba karın içinde!


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

Gürcü Dağlarını Sis Basarken

Gürcü dağlarını sis basarken akşamla,
Aragva gürülder önümde.
Üzgünüm ve bir hafiflik var içimde,
Hüznüm, yaşamla dolu,
Seninle dolu,
Karasevdam, yalnız seninle.
Yok artık acısı hiçbirşeyin.
Yine de acıyla yanar kalbim ve sever.
Bilemez çünkü, ne olduğunu aşksızlığın.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.

Çığ

Parçalanarak geliyor korkutucu kayalıklardan, 
Gürüldüyor, köpürüyor dalga dalga, 
Üstümde kartallar, çığlık çığlığa, 
Homurdanıyor çam ormanı, 
Dalgalı sislerin arasından, 
Doruklar ışıldıyor.

İşte, düştü çığ, 
Gelmekte ağır uğultusu, 
Tıkayıp kayalar arası şu geçidi, 
Durduruverdi Terek'in dalgalı suyunu.

Ah, Terek! 
Gücünü tükettin, sustun bir an, 
Kesiliverdi kükremen. 
Ama gelen dalgalarının dirençli öfkesi, 
Delip geçti karları ve sen, coşkuyla, 
Kavuştun kıyılarına.

Öylece durdu, uzunca bir süre, 
Erimeden, göğsü yarılan çığ, 
Ve Terek aktı üzerinden hiddetle. 
Su tanecikleriyle bezeli köpükleri, 
Şırıldayarak erittiler buzdan kemeri.

Ve geniş yolun ona yanaştığı yerde,
Bir at sıçradı geçti,
Öküz, kalakaldı.
Ve bir bozkır taciri devesini,
Sadece,
Göklerin konuğu ve rüzgarların tanrısı Aelus'un uzanabildiği,
O yerlere doğru sürüp götürdü.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829

Kafkas

Altımda Kafkas dağı. 
Dorukta tek başımayım, 
Karların üstünde, uçurumun kıyısında duruyorum.
Bir kartal uzak doruklardan kalkmış,
Kanat çırpmaksızın süzülüyor, benimle aynı yükseklikte.
Buradan görebiliyorum ırmakların doğuşunu, ve korkunç çığların ilk kımıltısını.

Burada bulutlar uçuşuyor usulcacık altımda. 
Aralarından düşerek gürüldüyor çağlayanlar, 
Aşağılarda, sarp kayaların çıplak gövdeleri, 
Diplerinde cılız yosunlar, kavruk çalı topakları. 
Şuralarda, çiğ düşmüş yeşil örtü, 
Kuşları cıvıldaşan, geyikleri seke seke oynaşan barınak.

Tepelerde yuvalanmış köy evleri,
Çimeni gür yamaçlarda otlayarak inen koyun sürüleri
Çiçekli vadilere doğru iner bir çoban,
Gölgelik kıyılar arasından koşturur Aragva*,
Yoksul bir atlı dar geçitte bekleşir,
Terek'in kuduz neşesiyle kaynaştığı yerde.

Köpürür Terek, uğuldar,
Kafesinden avını gören,
Genç bir canavarın hırsıyla.
Döver kıyılarını çaresiz bir öfkeyle,
Yamaçları, aç dalgalarıyla yalar.
Boşuna! Terek ne doyar, ne mutlu olur.

Onu, sadece, ürkünç kütleleriyle dilsiz dağlar kuşatır.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1829


(Bu şiirin, Puşkin' in vaktiyle yazıp da, sansür nedeniyle yayımlanırken iptal ettiği son kıtası:

Böyle kuşatır özgürlük coşkusunu yasalar, 
Vahşi alev, böyle arzu duyar boyundurukta, 
Şimdi suskun Kafkas böyle öfkelenir, 
Yabanın gücü böyle zor gelir ona şimdi.)

* Aragva: Kafkasya'da bir ırmak.

Sen ve Siz

Ruhsuzca siz'i, yürekten sen'le. 
Karıştırıverdi dili sürçerek. 
Ve sevdalı gönüldeki, 
Tüm mutlu düşlere, 
Yeniden can verdi. 
Öyle düşünceli, dururken önünde, 
Ve alamazken ondan gözlerimi, 
Dudaklarımdan dökülen: 
"Siz ne kadar hoşsunuz!", 
Oysa yüreğimdeki: 
"Nasıl seviyorum seni!"


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1828

Çiçek

Kurumuş, kokusuz bir çiçek gördüm, 
Unutulmuş bir kitabın sayfaları arasında; 
Ve bu çiçek tuhaf hayallerle, 
Doldurdu ruhumu ansızın:

Nerede açtın, ne zaman, hangi baharda? 
Çok mu yaşadın, kim seni koparan? 
Tanıdık mı, yabancı bir el mi? 
Ve neden seni böyle bırakıp gittiler?

Sevecen bir buluşmanın mı,
Yoksa ölümcül ayrılıkların anısına mı,
Ya da ıssız kırlarda, orman gölgelerinde yapılmış, 
Bir yalnız yürüyüşün ardından mı buradasın?

Yaşar mı şimdi çiçeği solduranlar? 
Acaba şimdi neredeler? 
Yoksa onlar da, şu gizemli çiçek gibi, 
Çoktan cansızlaşıp gittiler mi?


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1828

Ançar

Çorak ve çıplak bir çölde,
Kızgın sıcağın kavurduğu toprakta,
Ançar*, korkutan bir nöbetçi,
Ve evrende tek başınaymış gibi durmakta.

Susuzluktan çatlayan toprak, 
Doğurduğunda Ançar'ı bir öfke gününde, 
Dallarına ölüm yeşili, 
Köklerine zehir doldurmuştu.

Öğlene doğru kızgın bir eriyik olarak,
Kabuğundan akan zehir,
Akşama doğru katılaşır,
Dönüşür koyu, saydam bir reçineye.

Ne kuşlar yaklaşır yanına onun,
Ne kaplanlar; sadece kara kasırga,
Uğrasa da bir ara bu ölüm ağacına,
O da sıçrayıp çekilir hemen, zehire boğularak.

Eğer yanılıp da bir küçük bulutçuk, 
Islatıverirse dolaşırken, gür ve sık yapraklarını, 
Zehirli sular iner 
Dallarından kızgın kuma, 
Çoktan zehire bulanmış.

Fakat günün birinde, bir adam buyrukla, 
Göndermiş bir başka adamı Ançar'a, 
Adamcağız itaatle çıkıp yola, 
Sabaha karşı dönmüş ağuyla.

Elinde, zehirli reçine damlayan, 
Cansız yapraklı ürkütülü bir dal, 
Ve solgun alnında ter, 
Boşanır soğuk derecikler gibi.

Fenalaşıp, düşüvermiş sonunda adamcağız, 
Kulübenin çardağı altında, hasırlar üstüne. 
Ve ölmüş zavallı kölecik, 
Yenilmez zorbanın ayakları dibinde.

Ve zorba beslemiş o zehirle, 
İtaatkar oklarını.
Bunlarla saçmış ölümü ve yıkımı, 
Sınırötesi komşularına.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1828


* Özsuyu ve meyveleri zehirli ağaç (Puşkin'in notu).

26 Kasım 2014 Çarşamba

Anı

Ölümlü için kesilirse sesi gürültülü günün,
Ve şehrin dilsiz meydanlarına,
Çöreklenirse yan saydam gölgesi gecenin,
Ve uyku; günlük çabaların ödülü,
O zaman benim için sessizlikte,
Sürüklenme vaktidir, işkence nöbeti saatlerinin.
Gecenin eylemsizliğinde,
Alevle yanar içimde gönül acısının yılanları.
Rüyalar kaynaşır, özleme boğulmuş aklımda.
Yığılır ağır düşlerimin tortusu.
Anılar sessizce önümde,
Uzun yumağını yuvarlar.
Ve tiksintiyle yaşamımı okurken,
Titrerim, lanet okurum.
Acıyla sızlanırım.
Acıyla, gözyaşı dökerim.
Acı satırları silemem.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1828

Söyleme Bana Güzel Kız

Söyleme bana güzel kız,
O hüzünlü Gürcü şarkılarını. 
Hatırlatır şarkıların bana, 
Uzak kıyıları ve başka bir yaşamı.

Ah! Hatırlatır bana, 
Senin o zalim şarkıların, 
Bozkırı, geceyi ve ayışığındaki, 
Uzaktaki bir kızın üzgün yüzünü.

Unutsam da güzelliğinle, 
Bu acı veren hülyayı, 
Söylediğin şu şarkılar, 
Diriltir anıları.

Söyleme bana güzel kız, 
O hüzünlü Gürcü şarkılarını. 
Hatırlatır şarkıların bana, 
Uzak kıyıları ve başka bir yaşamı.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1828


Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.