Şiir, Sadece

30 Mart 2020 Pazartesi

Beowulf VI - Heorot'ta Kutlama

     Derken gün doğdu ve duyduğuma göre
hediye salonunda toplandı savaşçılar,
uzak kabile şefleri koştular akın akın.
Güzergahları üstünde, Grendel'in
hayretle baktılar ayak izlerine. Bir tek kişi bile
üzülmedi kaçışına. Düşe kalka,
tamamen tükenmiş, mücadelede mağlup,
kanla kirlete kirlere keçi yolunu
ölmeye gidişine şeytanın gölüne.
Kaynayıp fokurdadı kanlanan sular,
dalgalar kıvrandı, kusturucu pıhtılar
vurdu yüzeye. Yeryüzünde vadesi dolunca
balıklama dalmıştı bataktaki inine,
boğularak can vermiş ve cehenneme
teslim etmişti tesellisiz ruhunu.
     Yaşlı refakatçiler ve yanlarında gençler
ayrıldılar sonra. At sırtında bir grup...
doru küheylanlarla, keyifli m i keyifli.
Beowulf'un başarısı övüldü defalarca,
"Hiçbir yerde" dediler, "iki deniz arasında,
Kuzey'de ve Güney'de, yüksek gökler altında,
yani dünyada yoktur ondan daha layığı,
kalkan taşımaya ya da kraliyet tacına."
Suçlamaya kalkmadı fakat kimse
şanlı Hrothgar'ı. Şüphesiz, o iyi bir kraldı.
     Zaman zaman dörtnala devam ediyor,
kestane renkli atlarını kamçılayarak
yarışıyorlardı bir düzlük bulduklarında,
avuçlarının içi gibi bildikleri güzergahta
yol alıyorlardı. Bu sırada savaşçılardan biri,
geleneği hatmetmiş bir hikayeci,
eski kalıplara uygun, yeni bir konu
bulmuş, anlatıyordu Beowulf'un zaferini
sağlam bir vezinle.
     Wael oğlu Sigemund'a dair 1
söylencelerden kulağına ulaşanları aktarıyordu,
bütün maceralarını, mucizevi işlerini.
Fitela haricinde hiç kimse
bilmezdi amcasının boğuştuğu onca
fitneyi fesadı, fenalıkları.
Sırt sırta verirlerdi dar vakitlerde,
omuz omuza savaşırlardı, bu sebeple,
sırrını sadece yeğenine verirdi Sigemund.
Kim bilir kaç devi devirmişlerdi.
 
     Ama asıl ölümünden sonra
şahlanıp yürüdü Sigemund'un şanı,
cesareti göklere çıkarıldı gömüyü bekleyen
ejderhayı öldürdüğünde. Kır kayanın altına
indi, kötünün kötüsüyle yüzleşmeye,
yanına Fitela'yı almadan, yalnız başına.
O parıltılı pulları para etmedi,
kılıç deldi, ecel aldı ejderhayı.
Sigemund cesaretiyle ele geçirdi gömüyü,
dilediğince harcayabilirdi. Bir tekneye doldurdu
ve yeraltı yaratığı kendi ateşiyle
küle dönerken, demir alıp açıldı.
     Sigemund adı yayıldı her yöne.
Pek yiğitti gerçekten, gözünü budaktan
sakınmazdı, göğsünü siper ederdi askerlerine.
Aldı yürüdü bu yüzden, Heremod'un
seferleri seyrelip gücü zayıflayınca.
İhanet değdi, Jutland'de pusuya düştü,
katledildi kral. Üzüntüsü kemiriyordu içini,
dostlarına bir yüktü, daimi
kaygı kaynağıydı tüm asillerin:
O yılları görenler hayırla yad etmez
kralın tavrını; dara düştüklerinde
umutlarını boşa çıkarmasını beklemiyorlardı
çünkü kraldan, değil mi ki babasından kalan
toprağı, hazineyi ve halkım korumak,
tam manasıyla tahta layık olmaktır
vazifesi bir veliahtın? Beowulf işte buydu
dostlarının gözünde ve dünya yüzünde.
Oysa kötülük hakim olmuştu Heremod'a.


     Kumlu yollarda devam etti yarış
atlı grubun arasında. Gün ışıdı,
saat ilerledi. Soylular akın akın
kemerli salona koştular, herkes
merak ediyordu mucizeyi. Ve bizzat kral
Hrothgar, iyiliğin vücut bulmuş hali,
hazinenin muhafızı heybetle yürüdü
hareminden bu yana, yanında kalabalık
refakatçileri, resmi eşi ve onun nedimeleri.
     Salona varan Hrothgar şöyle hitap etti,
dikilip sarmaşıklı merdivende ve dikip
gözünü ahşap kolona ve Grendel'in pençesine:
"Her şeyden evvel, teşekkürler Tanrı'ya
ki bu güzel günü gösterdi bize.
Grendel'den çok çektim. Ama Göklerdeki Çoban
her yerde, her zaman yaratabilir mucizelerini.
Düne değin umudum yoktu yarama merhem
bulur muyum diye, ıstırabımı dindirecek
küçük bir teselli, binaların en güzeli
kokuşmuş bir kan gölüne dönmüşken.
Bu her şeyden çok üzüyordu hem beni,
hem canavar ve şeytanlara karşı haneleri
korumakla yükümlü yardımcılarımı.
Ama işte Tanrı'nın yardımıyla, bir yiğit
hiçbirimizin yapamadığı harika bir iş
başardı. Onu karnında taşıyan kadın
bilsin boşa gitmediğini çektiği çilenin,
kutlu bir oğul bağışlandığını kendisine.
Bu nedenle, Beowulf, seni değerli
oğlum sayıp bağrıma basıyorum.
Besle ve yaşat aramızdaki bu yeni bağı,
yiğitlerin en asili ve en yüreklisi,
yeryüzünde bir şey yok ki senden kıskanayım.
Daha sıradan işleri ödüllendirdim sık sık,
yanına yaklaşamayacak yiğitleri
takdir ettim, hak etmedikleri halde
ödüllere boğdum. Ama sen ölümsüz
kıldın kendini şanlı icraatınla.
Tanrı üstüne titresin hep ve hak
ettiğin hediyeyi versin sana."
     Ecgtheow oğlu Beowulf dedi ki:
"Müthiş bir iş başardık, mücadelemizde
bizi gözetti Tanrı ve böylelikle
bilinmeze kılıç çektik. Gerçi daha çok
sevinirdim boylu boyunca serilmiş
görseydiniz canavarı. Gönlümden geçen,
yapışıp yakasına, üzerine çullanıp,
çekip çalmaktı yere, çıplak elle
nefesini kesmekti doğrusu niyetim,
onu kıskıvrak, kıpırtısız bırakmaktı.
Fakat o kadar sıkı kavrayamamışım,
sıyrılıp kaçıverdi parmaklarımın arasından;
Tanrı'nın dileği buymuş, şiddetle direndi,
kurtardı postu ama ne pahasına?
İşte bakın, eli, kolu, omzu burada,
zavallı izleri bizi ziyaretinin.
Zaten pek fazla zamanı kalmadı,
o yarayla asla yarına çıkamaz.
Mahvetti sancısı onu, ah vah etci,
sarsıldı, sersem sepelek yola koyuldu.
Şimdi ise, tüm sürgünler gibi,
Tanrı'nın bilgece kararını bekleyecek."
     Böbürlenmeyi seven Unferth'in sesi
soluğu çıkmıyordu, açıktı çünkü her şey,
korkunç kanıt, kopuk el
sarmaşıkların altında sergileniyordu.
Pençesindeki her tırnağı, her pulu,
eli üstündeki her kılı o kafir yaratığın
çelikten çubuklardı sanki.
Dediler ki, hiçbir dövülmüş demir,
keskinliği kanıtlanmış hiçbir kılıç,
delemez kanlı kabuk bağlamış bu eli.
     Sonra Heorot'a tekrar tertip düzen
vermek için kollar sıvandı. Kadınlı
erkekli herkes işe koyuldu hemen.
Altın iplikler ışıyordu duvar dokumalarında, 2
göz alıcı manzaralar, o muhteşem
yapı demir destekli olmasına rağmen
epey hasar görmüştü. Menteşelerinden
çıkmıştı kapılar, çatı dışında
her yer harap olmuştu ve o günahkar
kıstırıp kuyruğunu kaçmıştı can havliyle.
Vakit saat gelince kurtulan var mı fakat?
Ruh sahibi hepimiz, yeryüzü sakinleri
ve tüm insan soyu kalkıp sofradan
uzanacağız daracık ölüm döşeğine.
      Sonra Halfdane oğlu salona yürüdü.
Kral da bizzat katılacaktı şölene.
Denir ki, efendilerinin etrafında Danlar
eşi görülmemiş bir grup olarak
oturmuşlar masaya, müthiş düzenli,
muhteşem bir kalabalık. Pek çok meşhur isim
yemeklere yumulmuş iştihayla, kupalar
elden ele geçmiş, iki güçlü akraba
Hrothgar ve Hrothulf kirişli Heorot'ta
çok neşeliymişler o gün, çın çın
arkadaşlık varmış havada. Henüz
kan davaları başlamamış Shieldingler arasında
ve dosta ihaneti öğrenmemişler daha. 3
     Ardından Halfdane oğlu altın
işlemeli bir bayrak verdi Beowulf'a,
zafer anısı bir miğfer, göğüslük ve mücevherle
süslü bir kılıç, son derece değerli.
Böylelikle, rahatça içti birasını Beowulf,
herkesin önünde ödüle boğulmak
ayıp bir şey değildi, şöyle bir
dost meclisinde dört değerli
hediye her vakit verilmezdi nihayet.
Önden arkaya kalın bir şerit koruyordu
miğferi, dövüş esnasında keskin demir
varamasın diye kalkanı kaldıran
elin sahibine. Sonra kral, "Sekiz
at getirin" dedi, "dizginleri altın."
Değerli taşlardan yapılmış bir desen
vardı birinin eğerinde. Bunun üstüne
kurulup Halfdane oğlu, koşmuştu
nerede kıyamet gibi kopuyorsa kavga,
en ön safta hem ve ölümüne.
Sonra Ing'in kanından gelen kral
silahlarla atları sunarak Beowulfa,
"Güle güle kullan!" dedi. Danların lideri,
hazineleri ve hanelerin bekçisi, böylece,
geleneksel saygı kurallarını gözeterek
teslim etti iki takım hediyeyi.
Taraf tutmayan bir tanık, mutlaka
fark ederdi fevkalade zarif
davrandıklarını ikisinin de.
     Diğerleri de unutulmadı:
Beowulf'la birlikte gemiye binip
hayatını tehlikeye atan herkesin
doldu kucağı kıymetli hediyelerle.
Grendel'in daha önce öldürdüğü Got
için uygun bir tazminat takdir
olundu alcın cinsinden. -O cesur
adam ve elbet önce Tanrı
bıraksa başkalarının da alırdı canını.-
O demler ya da şimdi, yani daima,
Tanrı'nın dediği olur, bundan dolayı
idrak sahibi ve ihtiyatlı olmaktır
en hayırlısı. Her kim ki uzun bir hayat sürer,
çok keyif yaşar, evet, bir o kadar da keder.
      Kahramanın gönlünü hoş kılmak için
çaldılar, söylediler. Bin bir serüven
nakledildi arp notaları eşliğinde:
Hazzın zirve yaptığı zamanlar oldu,
saray ozanı, mesela, söylencesini okudu
Finn ve oğullarının, Frizya'da gerçekleşen
vahşi saldırıyı, ki Danimarka kralı
Hnaef bu sırada kaybetmişti hayatını: 4

Jute'lar hakkında iyi
                               düşünemezdi Hildeburh:
Oğul ve kardeş,
                               ikisini de kaybetmişti
o masum ve harap,
                               ötekilerse harcanmış
muharebe alanında,
                               mızrağa geçmiş.
O şok olmuş kadın,
                               kederden yok olmuş
Hoc'un kızı-
                               kederine yanmasın mı
gece bitip de
                               yükseldiğinde güneş
canı bellediklerinin
                               görünce cesetlerini?
Hoşça kaim öyleyse
                               dünyada hazlar;
yiyip bitirdi savaş
                               Finn'in birliklerini,
birkaçı dışında.
                               Deyin öyleyse, nasıl
muhafaza etsin Finn
                               muharebe düzenini,
ve sonunda Hengest'i
                               nasıl haklasın,
ordusunu kurtarsın
                               düşman komutanından?
Bu yüzden bir ateşkes
                               yapılması önerildi, *
anlaşmanın şartları
                               aynen şöyleydi:
Sıkışacaklardı biraz
                               Danlar sığsın diye,
tahtlar burada
                               bir arada duracaktı,
ikinci şart her gün
                               hediye saatinde
Folcwald oğlu Finn
                               fitne fesat bilmeden
Danlara hörmet edip
                               Hengest ve adamlarına
altın bileklikler verecekti,
                               kendi Frizyalı beylerine
verdiklerine eşit miktarda,
                               moralleri yüksek tutmak için
bira salonunda.
                               Böylece taraflar
anlaşmaya imza koydular:
                               Finn kara kara
düşünüp yüksek sesle,
                               yemin verdi Hengest'e,
ki sağ kalan beylere
                               saygı gösterilecekti,
makamlarına göre.
                               Bu maddeye katiyyen uyulacak
sözle ya da hareketle
                               hiçbir kışkırtmaya ve tacize
mahal verilmeyecekti.
                               Denmeyecekti mesela. "Efendiniz
artık yaşamıyor,
                               bir baştan yoksunsunuz,
katlanmak zorundasınız
                               onu katleden düşmana."
Herhangi bir Frizyalı,
                               aksine hareketle,
ima ya da sataşmada
                               bulunursa, söz kılıca
düşerdi, kılıcın ağzında
                               çözülürdü düğüm.
Ölüleri yakmak için
                               bir yığın hazırlandı
göz alıcı çok altın
                               getirildi hazineden.
Shieldinglerin yüz akı,
                               kralları, yatmış,
alevleri bekliyordu.
                               Kana bulanmış
zırhlar, yaban domuzu
                               desenli altın miğferler
vardı yığında
                               ve elbet çok sayıda
dirimsiz bedenleri
                               Dan askerlerinin.
Derken Hindeburh
                               Hnaef'le beraber
yakılsın istedi oğlu,
                               dayısının yanında
ateşe konsun yeğen.
                               Kadınlar ağlaştı
ağıtlar yaktılar.
                               Kaldırıldı yiğit,
alevler kıvrıldı, duman
                               dikildi havaya.
Çevresinde durup
                               içten çığlıklar attılar
erirken başlar,
                               kabuk bağlamış yaralar
patır patır patlayıp
                               kan pıhtıları sıçratırken.
Tutuştu aç ateş,
                               iki taraftan da
camız gövdeleri
                               güp güp yuttu.
Dünde kalmıştı mutluluk,
                               dağılmıştı savaşçılar
hanelere, kalelere
                               her yanına Frizya'nın.
Kalan birkaçı
                               kaybını dostların
yüreğinde taşıyordu,
                               yokluğun yakan acısını.
Hengest kaldı,
                               iğrenç ve kanlı
o koca kışı
                               eli kolu bağlı,
yurt hasreti çekerek,
                               Finn'in yanında geçirdi.
O günlerde
                               hiçbir gemi
açılamazdı denize.
                               Dalgalar coşuyordu
deli rüzgarla,
                               buz derseniz
kilit vurmuş,
                               kapamıştı yolları.
Gitmeye niyetlenenler
                               ancak gelecek sene...
bugün olduğu gibi
                               ziyaret edince bahar
ışıltılı gökleri
                               ılık güneşiyle.
Kış geçmiş,
                               dünyanın kucağı güzelleşmişti,
sıla hasreti daha da
                               depreşiyordu Hengest'in içinde,
ama ondan da fazla,
                               bir intikam fırsatı
arıyordu, bir bahane
                               kavgayı başlatacak:
Juteları selamlamak
                               için sabırsızlanıyordu.
Bu nedenle hayır
                               demedi, Hunlafing
kucağına bıraktığında
                               kılıçların en mahiri,
Cenk Celladı'nı.
                               Jutelar iyi bilirdi
onun keskin tadını.
                               Kan döküldü,
kendi evinde
                               katledildi yiğit Finn.
Guthlaf ve Oslaf
                               gemileriyle dönüp
gündeme getirince
                               geçmişteki bir ithamı,
o vahşi pusunun
                               ve yaşanan her şeyin
Finn'di tek sorumlusu.
                               Taşmak zorundaydı
kalplerindeki nefret,
                               düşmanların kanıyla
kızıla boyandı salon.
                               Finn'in başı kesildi,
kraliçeyi esir aldılar
                               ve ne kadar
değerli eşya buldularsa
                               Finn'in duvarlarında
yüklenip gemiye
                               götürdü Shieldingler,
değerli taşları, kolyeleri.
                               Deniz yoluyla sonra
bu savaşçı birliği,
                               o soylu hanımefendiyi
Danimarka'ya geri,
                              
yurduna getirdiler.

     Şiir sona ermiş, ozan
görevini layıkıyla yerine getirmişti.
Memnuniyet dolu bir mırıltı
yayıldı masalara, muhteşem sürahilerden
içkiler sundu kızlar ve kraliçe
Wealhtheow başında altın tacıyla
gelip oturdu güzel iki adamın arasına,
birbirine henüz huzur içinde
yaslanabilen amcayla yeğenin.
Sözünü damaktan sakınmaz Unferth,
cümlenin aklına ve cesaretine hayran
olduğu genç -gerçi kardeşlerini
öldürmesi biraz gölgelemişti şöhretini-
kralın yanı başında yerini almıştı.
     Kraliçe şöyle dedi: "Şerefe cömert efendim;
kaldırın kadehinizi, eğlendirin
Gotları, usulü gereğince,
dostça sohbet edin, eli açık davranın
sevin ve sevinin, mutlu olun.
Tadını çıkarın beraberliğin ama çıkarmayın
hatırınızdan getirdikleri onca hediyeyi.
Heorot şimdi tertemiz. Ve doğruysa şayet,
bu savaşçıyı oğul sayacakmışsınız.
Sefasını sürün öyleyse imkanınız varken,
ecel gelip çatınca da, gitmeden evvel,
arkada kalanlara devredin krallığı.
Hrothulf'tan yana içim çok rahat,
asil biri o, küçüklere de kötü
davranmayacaktır. Ondan daha önce
ölürseniz eğer, küçükken kendisine
gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı
hatırlayıp, haksızlık etmeyecek,
vaktiyle ona verdiklerimizin hatırına,
hoş tutacaktır her iki oğlumuzun kalbini."
Dönüp oğullarına baktı, masada başka
beylerin çocuklarıyla beraber oturuyordu
Hrethric'le Hrothmund, o iyi adam
Got Beowulf'sa ortasındaydı biraderlerin.
     Kupa ona sunuldu, kibar sözlerle
hoş geldin dendi ve hazine değerinde
hediyeler verildi cömertçe, hep altından:
Yüzükler, zırh, iki bileklik ve yeryüzünün
en zevkli işlenmiş zinciri. Zaten denir ki,
Hama'nın Brosing'e ait kolyeyi çalışından beri
tam takım halinde değerli taşıyla,
(Eormenric'in kötülüğünden kaçıyordu,
sonra parıltılı kalesine kapandı.)
görülmemiş böyle kıymetli bir kolye. 5
Swerting'in soyundan Got Hygelac'ın
bu zincir boynundaydı son seferinde
hazinesi ve ganimetlerini savunurken. Heyhat!
Fırlatıp attı felek onu da, kendini
dev aynasında görüp dalaştığı için
Frizyalılara hiç yoktan. Yığıldı kaldı
kalkanı altında, aynı mücevherli miğfer
vardı kafasında, köpüklü dalgaları
geçerken giydiği. Böylece ölü kral
Franklar'ın eline geçti. Göğüslüğünü aldılar,
boynundan zincirini, zira,
savaş sona erince, soysuz askerler
yağmalardı cesetleri. Ve bütün cephe
Ölü Gotlardan geçilmiyordu.
     Alkıştan inledi salon ve sonra
şöyle dedi Wealtheow herkesin huzurunda:
"Güle güle kullan bu kolyeyi
sevgili Beowulf, uğur olsun boynuna,
bu zırhı da al ve zerre zarar
gelmesin sana! Gücünle nam sal,
ve kendin gibi yetiştir iki yavrumu,
sana yok yok artık ve hayır haram.
Aldı yürüdü adın. Uzak yakın
her yerde herkes biliyor seni
ve bilecekler, çünkü nüfuz bölgen
yellerin yurdu kadar geniş şimdi
ve engin kayalıkları saran deniz kadar.
Bu yüzden, prensim, yaşadığın sürece
bahtın açık olsun ve bu hazinenin
kısmet olsun sana keyfini sürmek.
Şefkatle yaklaş yavrularıma, yani
tatlı sert ol. Tam bir güven
duyar burada herkes birbirine,
sevgiyle kucaklaşır ve sadıktır krala.
Tek bir gaye için beraberdirler,
halkımız ise her an hazır dövüşe,
yer içer ve ne dersem yaparlar derhal."
     Sonra yerine geçti. Su gibi
şarap içildi o eşsiz şölende;
kim nereden bilsindi başa gelecekleri,
alacağı o korkunç hali her şeyin,
askerleri bekleyen büyük tehlikeyi
karanlık çökerken usulca ve kral
Hrothgar odasına çekilmeye hazırlanırken?
Eski günlerdeki gibi kalabalık
bir grup serildi yattı yine salonda.
Masalar itildi, yataklar açıldı,
yastıklar yerleştirildi, fakat içlerinden biri
bir daha kalkmamak üzere koydu başını.
Başucunda cilalı ahşap kalkanları,
hemen yanındaki masada her adamın
takım taklavatı hazır duruyordu:
Yüksek miğfer, örgü zırh, uzun mızrak.
Mizaçlarında vardı her yerde, her vakit
tetikte durmak, acil bir durumda
kenetlenmek etrafında krallarının.
Düzgün insanlardı.
 
 
Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl
 
 
1. Orta Avrupa'nın Almanca konuşan bölgelerinde Sigemund efsanesi çok yaygındı.
Beowulf'un Sigemund'la karşılaştırılması çok yüksek bir övgü olarak anlaşılmalı.
2. Anglosakson soyluları duvarlarını harika işçilik ürünü kilimlerle süslüyorlardı. 
3. Bu dizeler Hrothgar'ın yeğeni Hrothhulf'un sonradan kuzenlerine ihanet edişine
bir göndermedir. 
4. Finn'in hikayesi oğlunu, kardeşini ve kocasını kaybeden Hildeburh'un açısından
aktarılıyor. Ozan çok yoğun bir anlatımı benimseyip, ayrıntılara girmekten özellikle
uzak duruyor. Nedeni hikayeye konu olan olayların zamanın dinleyicileri tarafından
zaten biliniyor olması. 
5. Beowulf'a verilen hediye Tanrıça Freyja'nın taktığı, sonradan kötü kral Eormenric'in
eline geçen kolyeye benzetiliyor. 

27 Mart 2020 Cuma

Beowulf V - Grendel'le Kavga

     Hrothgar beraberindekilerle ayrıldı salondan,
Shieldinglerin Efendisi, Savaşta Sığınakları,
çıkıp içki evinden, istirahata çekildi,
kraliçesi, yatakdaşının yanına.
Muzaffer kral, dendiğine göre, muazzam
bir bekçi bulmuştu, Grendel'e denk,
canavarlara karşı çok özel bir koruma.
Ve Got'un güveni tamdı ki Tanrı
kayıracaktı kendisini ve kopmaz kaslarını.
     Soyunmaya davrandı demir göğüslüğü,
miğferini çıkarıp nakışlı, muhteşem
kılıcını yaverine verdi yatmadan evvel.
İyiliklerin şahı Beowulf şöyle dedi:
"Konu kavgaysa eğer, doğrusu kendimi
Grendel'den bir milim aşağıda görmüyorum.
Bu yüzden onu yere sermek için
elimi keskin demire değmeyeceğim,
benim için biraz basit olurdu bu,
haberi yok çünkü savaş sanatlarından,
ne kılıç bilir nadan ne de kalkan,
yalnızca vahşi bir kuvveti var.
Ben de bunları bir kenara koymalıyım,
karşıma çıkabilirse çıplak bulmalı beni;
engin bilgisiyle Yüce Tanrı zaferi
layık bulduğu kuluna bağışlasın."
     Sonra gözü pek yiğit yastığa
bıraktı başını, yanındakiler de öyle.
Denizi dürüp gelenlerin hiçbiri doğduğu
yerleri yeniden görmeyi umamıyordu,
ne de bir daha dönmeyi baba ocağına.
Salonda olup biteni biliyorlardı çünkü,
çok kişinin ölümün kucağına düştüğünü.
Fakat Tanrı zafer dokuyordu tezgahında
Hava Gotları için; içlerinden birinin
gücü sayesinde hepsi galip çıkacak,
düşmanlarını ezip zafer kazanacaklardı,
yüzleri gülecekti. Şüphe yok ki Tanrı
insanın kaderine her zaman hükmeder.
     Gecenin içinden çıkıp geldi,
gölge kabus gizlice, şimşek gibi.
Nöbetçiler gevşemiş, içleri geçmişti,
hepsi uyuyorlardı, hayır, birisi hariç!
Tanrı lüzum görmedikçe lanetli canavar
kapıp götüremeyecekti onları kara inine.
İşte bir kişi vardı gözünü kırpmayan,
her an kavgaya hazırdı ve içi kıpır kıpır.
Bataklıklar içinden bata çıka
geliyordu Grendel, lanetli ve aç,
pus bulutu içinden usulca ilerliyordu,
yem bulmayı umarak yüksek yapıda.
Sisler içinden sinsice sokuldu,
ışıldayıp belirdi altınla kaplı bina.
İlk gelişi değildi Hrothgar'ın hanesine,
ama hayatında doğrusu hiç böyle
ters gitmemişti talihi ve görmemişti
böylesine belalı, sıkı bir savunma.
Koyu kin ve küçümsemeyle yüklü,
yürüdü, yaklaştı borda kapıya,
demir destekli kapı bir dokunuşta
açıldı sonuna dek. Sonra dellendi hepten,
yıkıp geçti binanın girişini,
kan içmek için çıldırıyordu, çabuk
adımlarla yürüdü, yağlı ayaklarıyla,
basıp güzelim zemine; gözlerinden bu ara
şiddetli bir ışık, şimşeksi bir alev
saçıyordu. İçeride birçok savaşçıyı
kıvrılmış uyuyor gördü koyun koyuna,
kopacak kıyameti hayal edince, kat kat
arttı coşkusu: Tamamının canını
alırdı güneşten evvel, leşlerini bir güzel
mideye indirirdi; maalesef o gece
dönecekti talihi ve talan günleri
nihayet bulacaktı.
     İş bilir ve kudretli
yeğeni Hygelac'ın, ilk hamleyi
sabırsızlıkla bekliyordu. Fazla sürmedi
hücum etti yaratık ve yerde yatan
adamlardan birine geçirdi dişlerini,
kemiklerini gümletti, kanını güpletti,
löp löp yuttu etlerini, öyle ki
ne el ne ayak kaldı geriye.
Sıra Beowulf'a gelmişti, Grendel
vurmaya davrandı yerde yatan yiğide,
tam pençesini kaldırmıştı ki onu pürdikkat
gözleyen kahraman kapıverdi kolunu.
Kötülüğün şahı neye uğradığını şaşırdı,
mücadeleye girdiği kimse böyle mengene
gibi sıkmamıştı kolunu o güne değin.
Gövdesindeki kemikler gerilip esnedi,
ama kurtulmak ne kelime? Nasıl
isterdi şimdi kaçıp şeytanın
dölleriyle yaşadığı yere dönmeyi,
gizlenmeyi ininde. Doğduğu günden beri
yakayı hiç böyle kötü kaptırmamıştı.
Sonra, yatmadan önceki sözlerini
hatırladı Hygelac'ın güvenilir fedaisi,
derhal ayağa fırlayıp çok daha sıkı
kavradı düşmanını. Parmakları dişli gibi
delip geçiyor, canavar çaresizce debeleniyor,
Beowulf bastırdıkça bastırıyordu.
Kaçacak delik arıyordu kara kabus,
yakayı kurtarıp ara yollardan
varsaydı bir baraklıktaki mağaraya!
Parmakları giderek gevşedi kan içicinin,
bu en bahtsız ziyareti olmuştu buraya.
Şimdi kirişler çatırdıyor, sanki şakıyordu.
Kalede yaşayan kahraman Danlar
paniğe kapılmıştı öd patlatan bu müzikle:
Bir sağa bir sola savrulup duran
kızgın rakiplerin binayı ayağa kaldıran
ayak sesleri... Kağşayıp çatırdadı duvarlar,
kalkıp oturdu çatı, ama hala
yerinde duruyordu muazzam yapı.
Esaslı bir binaydı, kunt kolonlarla,
işinin piri bir demircinin elinden
çıkına kemerlerle dayanıklı kılınmıştı.
Rivayet odur ki, iki rakip kapıştığı sıra,
ne masa, ne sıra kaldı kırılmadık,
ayak altına saçıldı altın süslemeler.
O güne dek gün görmüş, safa sürmüş
hiçbir Shieldingli -yeter ki yangın olmasın-
karın, fırtınanın, hiçbir felaketin
viran edeceğini sanmazdı fildişi varaklı evi.
Korkunç bir çığlıkla çınladı ortalık,
tir tir titredi dışarıdan sesini duyanlar,
canhıraş ulumasını, cehennem uşağı
bağırdıkça bakıp bakıp açılan yarasına.
Gördüğü en kuvvetli adamın kelepçe
gibi parmakları arasında perişandı.
     Ne yazık ki hiç niyetli değildi
soylu komutan, konuğunu yaşatmaya,
böylesi hunhar bir canavarın canından
kimseye yarar gelmezdi. Beowulf'un yanındakiler
ata yadigarı kılıçlarıyla yardım ediyor,
canavarın kalbine en kati vuruş için
her türlü çabayı harcıyorlardı.
Fakat bir şey vardı bilmedikleri: Fani
ellerden çıkma en keskin kılıç dahi
şuncacık işlemezdi o lanetli şeytana,
her tür silahtan gelecek hasara şerbetliydi. 1
Ölümü ise çok çileli olacaktı,
sürgün ruhu dünyadan uzaklara sürüklenecek,
yeniden şeytanlar diyarına dönecekti.
     Uzun zaman insanlara zulmeden cani,
Tanrı'nın gazabını ateşleyen girişimlerin
sahibi tüm gücünü yitirdiğini hissetti.
Hygelac'ın yeğeni hareketsiz bırakmıştı onu.
Kim hayatta kalırsa nefretle, kinle 
anacaktı diğerini. Bedeni acıyla dağlandı
yandı, omzunda geniş bir yara vardı,
kasları yırtılmış, kolu kopmuştu.
Beowulf galip gelmiş, Grendel sürülmüştü
bataklıktaki harap barınağına, ağır yaralı.
Günleri sayılıydı, yaklaşmıştı ömrünün sonu,
iyi biliyordu ki bu kanlı kapışma
düşünü gerçek kılmaya yetmişti Danların.
Sonradan gelen, kendine güvenli adam
temizlemişti salonu, tehlikeyi savuşturmuştu,
memnundu geceki marifeti ve cesaretinden.
Beowulf boşuna böbürlenmediğini kanıtlamıştı,
son vermişti uzun süren sıkıntılara,
hesapsız horlanmaya, boyun eğmek zorunda
kaldıkları kara yazgıya... az buz acı değil.
İşte kahramanın tutup havaya kaldırdığı
eldi bunun açık delili. Grendel'in
omzu, kolu ve korkunç kavrayan eli.


Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl
 
 
 
1. Bu büyü Grendel'i annesinden farklı kılıyor.

23 Mart 2020 Pazartesi

Beowulf IV - Heorot'ta Şölen

     Sonra yan yana otursunlar diye yeni,
bir masa temizlendi. Mağrur,
güçlü ve cesur yiğitler aldılar yerlerini.
Süslü bir sürahi tutan bir hizmetkar
yanlarında duruyor, boşaldıkça dolduruyordu.
Derken, ozan başladı şarkısına, duru
sesiyle yıkadı Heorot'u, oradaki herkesin,
Danların ve Gotların hoş etti gönlünü.
     Hrothgar'ın hemen ayak dibinde,
mühim bir mevkide oturan Ecglaf oğlu Unferth
çöktüğü yerden konuşmasa çatlayacaktı,
ters sözler sarf etti. Beowulf'un geliş sebebini,
denizdeki kahramanlıklarını kıskanmıştı.
Herhangi bir kimsenin kendinden
daha çok saygı görmesini sindiremiyordu:
"Breca'yla yüzme yarışına giren
Beowulf musun sen? Sırf kendini kanıtlamak
için canını hiçe sayan, açık sularda?
Katıksız kibirdendi bu işe kalkışmanız
ve kim ne derse desin, dost ya da düşman,
vazgeçiremedi sizi. Saplantınızdı suda sınanmak.
Birlikte daldınız, dalgaların sırtından
akıntıya hükmederek hünerle kaydınız,
deniz coştu, çılgınca çalkalandı
kışın kırbacının kışkırtmasıyla,
ama yetmedi sizi durdurmaya, daha
yedi gece boyunca yüzdünüz.
Seni geçti Breca, galip geldi,
sağ salim sahile vardı bir sabah
Heatho-Reams havalisinde. Toparlanıp
ana yurdu Bronding'e yöneldi;
yuvası, hazinesi ve onu seven halkı
bekliyordu kendisini orada.
Böylece seni kat kat aştığını kanıtladı Breca.
Hangi kuvvetli hasımla kapıştın,
nasıl yendin fark etmez bu nedenle,
bu kez kötü tökezleyeceksin: Sağ çıkan
olmadı çünkü Grendel'li geceden."
     Ecghtheow oğlu Beowulf buyurdu:
"Değerli dostum Unferth, diyeceğini dedin,
ama konuşan sen değil, biraydı sanki.
Kulağını aç da duy, kazın ayağı farklı:
Yüksek dalgalara karşı yüzme konusunda
bil ki, kimseler bükemezdi bileğimi.
Breca'yla beraber büyümüştük ve her fırsatta
böbürlenir, meydan okurduk, bakalım kim
daha hünerli diye deli denizde.
Elimizde birer kılıçla balinalara karşı
yüzmeye başladık yine o gün.
Breca beni geçip geride bırakamıyordu,
bense onu geçebilirdim, yine de yan yana
mücadele ettik beş gece boyu.
Azgın dalgalar, dondurucu soğuk,
zifiri karanlık ve kuvvetli poyraz
ayırdı maalesef bizi. Deniz depreşti
çalkantısı çıldırttı canavarları,
zıvanadan çıkardı, ama zırhım vardı.
Sert halkalı örme zincir, el yapımı,
dar kesimli, ince işli altın bir kumaş,
bir deniz canavarı dibe çektiğinde
koruyordu bedenimi. Böylece kıstırılmış,
kıpırdayamazken, son bir şansım kalıyordu:
Kılıcı sokup çekiyordum, tamamdı çile,
kendi ellerimle alıyordum canavarın canını.
     "Başka korkunç yaratıklarla da boğuşuyordum,
şahlanıp saldırıyorlardı, ama çok sinirlenmiştim,
haddini bildiriyordum hepsine kılıcımla.
Şölen sofrası sanmasınlardı bedenimi,
derimi dişleyen, etimi didikleyenlere
tahammülüm yoktu derinde. Tam tersine,
sabaha, kalkamamışlar gibi kılıç uykusundan,
okyanusun çöpleri gibi, paramparça
yüzüyorlardı suyun yüzünde. Bundan sonra
güvende demekti tüm gemiciler.
Derken Doğudan göründü güneş,
Tanrı'nın parlak ispatı, dalgalar duruldu:
Rüzgarın dövdüğü dorukları seçer oldum.
Çoğu zaman, -çizmediyse daha üstlerini-
cesaret gösterenleri korur, esirger Kader.
Dokuz canavarın canını almıştı kılıcım
bense sağ kalmıştım başka maceralara.
Geceleyin yaşanan böylesi yaman
tehlikeler ve böyle müthiş mücadeleleri
anlatan hikayeler duymadım hiç,
ne de doğrusu benim kadar zor
durumda kalan birini azgın denizde.
Yorgundum fakat yaşıyordum hala,
okyanus kaldırıp karaya koydu beni,
sağ esen çıktım Finlandiya sahiline.
     "Seninse, hatırlamıyorum Unferth,
benimkilere benzer bir boy ölçüşmeni.
Böbürleniyor sayılmam sen ya da Breca'dan
daha iyiyim dersem kılıç kullanmakta,
cenk alanında cesaretinizse övülmez fazla.
Sen kendi yarenlerini, yakınlarını öldürdün,
olanca aklına, kıvrak diline karşın
cezanı çekeceksin cehennem çukurunda.
İşin aslı, Unferth, eğer gerçekten
iddia ettiğin kadar keskin zekalı
ya da cesur olsaydın, bunca cürüm
işleyip sonra gidemezdi Grendel,
sallaya sallaya elini kolunu. Söyle olur mu,
tacı taciz etsin, altüst etsin Heorot'u
dehşet salsın dört yana? Ama demek ki
bir bildiği var: Zerre kadar zarar
gelmez kılına senin kılıcından,
ne de intikam bekliyor buradakilerden,
mızrak taşıyan Muzaffer Shieldinglerden.
Biliyor ki siz Danları böcek gibi ezebilir,
hakaret edip öldürebilir hiçbir
misillemeden korkmadan. Farklı bir muamele
görecek benden. Ona Gotların nasıl
cengaver olduğunu göstereceğim. Sonra canı dileyen
çekinmeden girip binaya içer birasını,
gün ışığı parıltıyla süzülürken Güneyden,
değişik bir şafakla tanışırken dünya."
     Ak saçlı Mücevher Saçan mutlu oldu;
Namlı dövüşçü, Parlak Danların kalkanı
kral, kararlılığına kesinlikle güveniyordu
Beowulf'un, sözüne bel bağlıyordu.
Kahkahalar geldi sonra, gürültü çoğaldı,
herkes neşeyle güldü. Hrothgar'ın kraliçesi
Wealtheow göründü, gerektiği şekilde.
Altınları vardı üstünde, zarifçe selam verdi
salondaki adamlara, sonra kupayı uzattı,
memleketin muhafızı Hrothgar'a ilkin.
"Durma, dik" dedi, "çünkü bizim
kıymetlimizsin sen." Kırmadı tabii o da,
gerçek bir savaşçı gibi, coşkuyla içti.
Ve herkesi dolaştı Helming kadını,
ece zarafetiyle. Asil, yüzüklü parmakları
her yaştan kişiye sundu kadehi,
hem yerlilere hem yeni katılanlara,
sonunda Beowulf'a geldi sıra.
Ölçülü sözcüklerle Got'u selamladı
kraliçe ve şükretti kabul olduğu için
duası, epeydir süren acıyı dindirecek
güvenilir bir kurtarıcı geldiği için.
Kadehi kabul edip aldı kahraman,
korkutucu bir tip, kavgaya gelmez,
ki her fırsatta kapışmaya fazla hevesli .
Ecghteow oğlu Beowulf şöyle dedi:
"Belli bir amacım vardı daha başında,
yoldaşlarımla teknedeyken. Yapabileceğimin
en iyisini yapacaktım ya da yok olup
gidecektim canavarın elinde. Gerçekleştireceğim,
göğüs kabartan bir işle kendimi kanıtlayacağım
veya kanatlanacak ruhum burada."
Got'un bu geleneksel methiyesinden
hoşlandı hanımefendi, varıp Hrothgar'ın
yanında yerini aldı, altın takılarıyla.
     Eski günler geri gelmişti,
yankılanıyordu salon, gurur doluydu sesler,
gürültücü, heyecanlıydılar. Derken Hrothgar
istirahata çekildi. Saldırı saatinin çok
yaklaştığını hissediyordu. Yememiş içmemiş,
günün ağarmasından gurup vaktine
kadar kesin bunu kurmuştu Grendel.
Birazdan sinsi gölgeler birer birer
çıkarlardı meydana, gece çökerdi.
Liderler helalleşirken hazır bulunanlar
dikilip beklediler. Sağlık ve şans diledi
Beowulf'a Hrothgar, onu salonun bekçisi
ilan ederek şöyle konuştu:
"Elim kılıç tutalı beri kimseye
bırakmadım salonu, ama sen başkasın.
Danların binası sana emanet, koru,
yapıların en yücesidir çünkü.
Görev başına şimdi, şöhretini düşün,
dikkatli ol ve dile benden ne dilersen
hala hayatta olursan sabaha."
 
 
Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl
 

20 Mart 2020 Cuma

Beowulf III - Kahraman Heorot'a Geliyor

     Grendel'i duyduğunda Gotland'da
yurdundaydı Hygelac'ın yeğeni, 1
bir eşi daha yoktu yeryüzünde,
hem asil hem güçlüydü. Bir gemiyle
kuğu yolunu katedip bulacaktı o kralı,
bir koruyucu güce muhtaçtı madem.
Hiç çaba harcanmadı yola çıkmasın diye,
dil dökmedi yaşlılar, onu çok sevseler de.
Tersine, kehanetleri incelediler, tam
destek verdiler gitme dileğine ve
en seçkin gençleri seçip aldı savaşçı,
on dört adamıyla beraber binecekti tekneye.
Deneyimli bir denizciydi kendisi,
kılavuz istemezdi burunlarda, koylarda.
     Çok geçmeden suya inmişti gemi.
Kıyıdaki kayaların karaltısında
iskele tahtasını tırmanıp çıktı hepsi.
Deniz dalgalanıyor, kumlar kaynaşıyordu.
Kucaklar dolusu kuşamlarını,
göz alan silahlarını yığdılar güverteye
ve kunt karınlı gemi kararlılık içinde
demir aldı. Dalgaların sırtında,
boynunda köpüklerle, kuğu gibiydi,
kıvrık burnu karıştı enginlere
ve ertesi sabah hesapladıkları saatte,
ufukta karayı gördüler güverteden,
parlak kayaları, sarp uçurumları,
geniş burunları. Yolculuk bitmişti, 2
sahile inip gemiyi sağlama aldılar,
zırh ve silah şakırtıları sakinleyince,
şükranlarını sundular sağ salim kıyıya
varmalarına izin veren Tanrı'ya.
      Görevi sahili gözetlemek olan
Shieldingli nöbetçi burcundan bakıyordu,
gemiden indirilirken gözünü alan
muharebe malzemelerini görünce meraklandı,
kimdi bu gelenler, neydi gayeleri?
Doğruca kıyıya sürdü kısrağını
Hrothgar'ın bu hızlı süvarisi,
mızrağıyla meydan okuyarak,
"Dost musunuz, düşman mısınız?" dedi,
"Zırhlara bürünüp gelmişsiniz buraya,
koca karınlı geminizle geçerek denizi.
Uzun süredir burada sabit nöbetçiyim,
görevim korumak Dan kıyılarını.
Doğrusu daha evvel silahlı hiçbir birlik,
böyle dikkat çekmemeye çabalamadan,
veya danışmadan izin var mı diye
ayak basmadılar şu an bulunduğunuz yere. 
Ne de daha heybetli bir dövüşçü gördüm
şurada dikilenden: Şayet yanılmıyorsam
tam bir soylu. Belli ki laf olsun
diye taşımıyor savaş takımlarını.
Ama belki casussunuz. Bu yüzden,
daha fazla ilerlemenize fırsat vermeden
sormam gerek kimsiniz, hangi kıyıdan
ve nasıl bir gayeyle çıkıp geldiniz?
Suyun öte yanından gelen yabancılar,
ya yanıtlayın beni, ya da siz bilirsiniz!"
     Sözün kilidini açtı birliğin komutanı,
o seçkin şahsiyet, şöyle cevap verdi:
"Got soyundanız bizler, Hygelac'a bağlı,
Ecgtheow adıyla bilinirdi babam,
nam salmış bir savaşçıydı vaktiyle.
Nice kışlar gördü de günü geldi
göçüp gitti, ama değişik ülkelerde
birçok bilge kişi hatırlar onu hala.
İyi niyetlerle geldik ta nerelerden,
halkınızın kalkanı Halfdane oğlunu
görmek dileriz yolu gösterirsen.
Halfdane oğluna ciddi bir hizmet
sunmaktır amacımız, bu yüzden saklama,
biz bir şeyler duyduk ama ne kadar doğru?
Büyük bir bela varmış başınızda,
karanlık gecelerde ecel gibi gezermiş
ceset saçan bir canavar, Shielding ülkesinde.
Yürekten yardıma geldim, yol göstermeye,
düşmanını yenebilir Hrothgar ve huzura
erebilir kısmetse, kafasından kaygıyı
yüreğindeki yılgıyı kovabilir. Yoksa,
daha günlerce gözyaşı döker,
yası dinmez ufukta dikildikçe salonu."
     Gözü pek gözcü dimdik durup dedi ki:
"Basiret sahibi herkes bilir,
fersah fersah farklıdır vaat ve icra,
sözlerine inandım, kralınıza sadık
bir birliksiniz. Gelin öyleyse benimle,
silahlarınız, zırhınızla, zarar yok.
Bense arkadaşlarımdan sıkıca söz alıp,
'Göz kulak olun' diyeceğim gemiye:
katranı taze tekneye iyi baksınlar,
ki yine dalgaları yarsın burnu,
dönüş yolunda tekrar açılınca denize.
Got ülkesine sağ salim geri
götürsün bu yiğidi, böyle yürekli
ve yılmaz biri yara almadan
çıksın dilerim kavganın koynundan."
     Böylece yola devam ettiler. Devasa
gemileri güzelce bağlandı gergin halatlarla.
Kuyumcuların altından dövdükleri domuz
figürleri yanıp sönüyordu yanak 3
zırhları üstünde bu sert suratların,
onları koruyordu. Epeyce koştuktan
sonra seçtiler altın salonu.
Ona benzer bir başka bina
görmemişti hiçbiri: "Azamet"
yaşıyordu orada, ışığı yayılıyordu her yöne.
Nazik kılavuz görkemli kaleyi
ve ona giden kestirmeyi gösterip
şöyle dedi: "Şimdi ayrılmam gerek.
Her Şeye Gücü Yeten gözetsin sizi,
Yüce Tanrı işlerinizi tamama erdirsin."
     Çiğnenmiş bir yoldu, çabuk çıktılar,
örme demir giysiler gıcırdıyordu;
çarpıp çınlıyordu geçme halkalar.
Korkunç savaş kuşanılan ve silahlarıyla
varır varmaz, -denizde yorgun düşmüşlerdi-
sert keresteden geniş kalkanlarını
dayar dayamaz daha duvara,
banklara yığıldılar; yine şakırdadı
teçhizatları. Mızrakları toplayıp
dişbudak değneklerinden bir demet yaptılar.
Savaşçılar da seçkindi silahlan kadar.
     Sonra mağrur bir asker sorguladı
hepsini, neseplerini, geliş sebeplerini:
"Nereden geliyorsunuz, zırhlar giyinmiş,
yanak yastıklı miğferler, mızraklar,
kakmalı kalkanlarınızla? Hrothgar'ın bir komutanı
ve habercisiyim ben, ömrüm boyunca
böyle etkileyici ve bunca kalabalık
bir yabancı grubunu asla görmedim.
Sürgün değil, demirden yürekleriniz
sürükledi herhalde sizi Hrothgar'a"
     Yiğitliği dillere destan komutan
kaskı içinde kendinden emin,
metanetle dedi ki: "Hygelac'ın maiyetiyiz bizler.
Beowulf'tur benim adım.
Şayet kralınız, şanlı Halfdane oğlu
dinlerse beni, lütfedip gelsin derse
kendisine söylerim ziyaret sebebimi."
     Wendel Beyi Wulfgar bilgeliği,
savaşçılığı ve sağduyusuyla nam salmıştı,
"Mesajınızı ileteceğim" dedi, "meraklanmayın,
Danların dostu, yüzük yağdıran
soylu kralımızın katına varıp
ne düşünür öğreneceğim gelişinize dair,
uygun gördüğü cevabı getireceğim size."
     Böyle deyip kralının yanına döndü,
maiyetiyle beraber oturur buldu onu;
saray adabını bilen değerli subay
Hrothgar'ın önünde hürmetle dikilip,
sevgili efendisine şöyle seslendi:
"Got diyarından konuklar geldi,
engin denizi geçip varmışlar.
Başlarındaki adamın adı Beowulf,
huzura kabul diliyor kendileri,
resmi bir toplantı talep ediyorlar.
Saygıdeğer Hrothgar, hayır demeyin
ve bir cevap bağışlayın onlara.
Kılık kıyafetleri gerçekten asil
ve değerli olduklarının delili,
hele ki liderleri, hayranlık verici."
     Shieldinglerin koruyucusu Hrothgar konuştu:
"Daha toy bir oğlanken tanıdımdı onu,
babası Ecgtheow'u iyi bilirdim.
Got Hrethel, Ecgtheow'a gelin
verdi kızını, Beowulf böyle doğdu.
Köklü dostluğun gereği gelmiştir buraya.
Bir gemi dolusu hediye göndermiştim
geçmiş günde, kendisini görenlerden
müthiş şeyler dinlemiştim ona dair.
Derler ki otuz adam gücüne denkmiş
bir elindeki kuvvet. Kısmet oldu da
demek buraya düştü yolu,
Batı Danları yurduna. Onun yardımıyla
kurtuluruz Grendel'den, gönlümden geçen
budur ve kahramanlığına karşılık,
zengin bir hazine hediye etmek isterim.
Çabuk git şimdi, Gotları çağır.
Gelsinler beraberce içeri buyursunlar,
görünce söyle hepsine, hoş gelmişler,
safalar getirmişler Danimarka'ya."
     Salonun kapısında
Wulfgar hemen iletti haberi:
"Efendim, Danların fatih kralı buyurdu ki,
tanırmış aralarınızı. Heorot'a hoş geldiniz
diyor ve takdirle karşılıyor koca denizi
geçerek gelmenizi ta buralara,
miğferle, zırhla hem, savaşa hazır.
Şimdi huzura buyurun, ama haliyle,
kalkanlar burada kalacak, mızraklar da
görüşmenin sonucunu bir görelim."
     Kahraman doğruldu, kuvvetli dostları
sıkı sıkı sarmışlardı etrafını.
Bir kısmı nöbetçi kaldı silahlarla,
diğerleri izleyip değerli komutanı
Heorot'un çatısı altında huzura çıktılar.
Demircinin ince bir işçilikle döverek
yaptığı balık pulu zırhı parıldarken,
başında miğferiyle mağrur, konuştu Beowulf:
"Selam size Hrothgar!
Hygelac'ın erkanından, hatta kanındanım,
çok zaferler kazandım bugüne kadar,
Grendel'in haberi geldi derken.
Duyarsız kalamazdım: Denizcilerden duydum
dara düştüğünüzü bu destanlara
konu olan salonda, öyle ki sonunda
tamamen terk edildiğini, bomboş bırakıldığını
güneş gizlenir gizlenmez gök kubbenin altına.
Hal böyle olunca, sevgili Hrothgar,
tüm danışmanlar destekledi düşüncemi.
Bileğimin bükülmezliğini biliyordu hepsi.
Düşman kanına batık görmüşlerdi beni,
beş canavarla baş etmiş çıkarken sudan;
gece denizinde bir devler inine
dalıp dağıtmıştım koca bir sürüyü.
En büyük güçlüklere göğüs gererek
hep sordum ölen Gotların hesabını,
düşmanların hatasıydı, helak oldular.
Şimdi de Grendel'e geldi sıra,
teke tek dövüşerek vereceğim dersini.
Ey Parlak Danların kralı, Shieldinglerin Prensi,
Koruyucu Kalkanları, kırmayın beni bu yüzden,
bunca mesafeyi madem aşıp da geldim
yalnızca kendi adamlarımın yardımıyla,
bana düşsün Heorot'u temizleme şerefi.
Ne kadar doğru bilmem, duydum ki bu canavar
silaha tenezzül etmezmiş, tamam,
sırf hoşnut olsun diye Hygelac,
şanı çoğalsın diye, kaldırıp çöpe
atacağım ben de kılıcı, kalkanı:
Çıplak elle çıkacağım karşısına,
ölüm kalım kavgasına canavarla.
Ölüm kime düşerse Tanrı'nın takdiri
diye düşünsün artık. Diyelim Grendel
galip geldi: Korkunç bir gün demek;
kana kana içecek Gotların kanını,
çekinmeden çökecektir çiçeği burnunda
gençlerin üzerine, öncekilere yaptığı gibi.
Beni gömmek için telaşa girmeyin,
bulamazsınız çünkü ölü bedenimi:
Alıp beraberinde götürür bataklığa,
tıka basa doymuş, her tarafı kan
içinde geri dönerken; yuvasında yalnız
yiyecektir cesedimi çiğ çiğ, her yere
kanım sıçrayacaktır. Uzun sözün kısası,
ardımdan yas tutmaya, cenaze törenine
hacet yok: Ölürsem Hygelac'a
gönderin üstümdeki bu göğüslüğü,
Weland yapımı ve Hrethel'in yadigarıydı. 4
"Neyleyim, kaderi yolundan eylemek olmaz."
     Shieldinglerin Miğferi aldı şimdi sözü:
"Beowulf, dostum, kalkıp ta buralara
bizim için vuruşmaya gelmişsin, var ol.
Bir kan davası başlatmıştı baban,
Wulfing Kabilesi'nden Heatholaf'ı katlederek,
Ufukta savaş belirmişti, bundan sakınan
halkı sürgüne zorladı babanı. Buraya
Güney Danimarka'ya geldi işte o vakit,
şerefli oğullar diyarına, aştı da dalgaları.
Ben o günlerde henüz taç giymiş,
bu kahramanlar yurduna yeni yeni
hükmediyordum. Ağabeyim, Halfdane oğlu
ve benden daha becerikli Heorogar ölmüştü.
Kısaca, ben bitirdim kan davasını,
Wulfinglere bir gemi yükü hazine hazırladım.
Ecgtheow da bana biat etti.
     "Grendel'in sebep olduğu gamı kasaveti,
burada Heorot'a verdiği hasarı,
hakaretlerini anlatmak hiç hoş değil.
Birer ikişer eriyor birliğim,
kader onları süpürüp Grendel'e sunuyor.
Ama Her Şeye Gücü Yeten, hikmetiyle,
elbet bir son verebilir bu saldırılara.
     "Kadehler boşalıp cesaret veren bira
coşturunca duygularını, bazı delikanlılar
Heorot'u savunmaya soyunuyorlar sık sık,
kılıçlarını bileyip Grendel'i bekliyorlar.
Fakat güneş yürüyüp gün ağarınca,
hepsi masal oluyor, boş masalar
kalıyor geriye sadece, salonun
zemininde kalansa, vıcık vıcık kan.
Tüm vefalı dostlarım böyle vefat etti işte,
azaldı maiyetim. Ama şimdi masaya buyur."
 
 
Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl

 
 
 
1. Beowulf. Kahramanın adı birkaç sayfa sonra açıklanacak. 
2. Şimdiki İsveç'in bulunduğu güney sahilinden Heorot'un kurulu olduğu Danimarka'ya
ait Zealand adasına yapılan yolculuk.
3. Çeşitli kazılarda üzerinde yaban domuzu motifi bulunan miğferlere rastlanmıştır.
Yaban domuzunun saldırganlığı nedeniyle tercih edildiği sanılıyor.
4. Weland: Germen kültüründe efsanevi demirci, bu da zırhın ne kadar kaliteli olduğunu
gösteriyor.

16 Mart 2020 Pazartesi

Beowulf II - Heorot Saldırıya Uğruyor

       Geceleri gezinen bir kara şeytan,
koyu kin besliyordu o ara,
dahası, kanı donuyordu duydukça
şölenden yükselen şen sesleri:
Arpın telleri tınlar tınlamaz
şakımaya duruyordu duru dilli bir ozan:
İnsanın nasıl yaratıldığını naklediyordu,
dünyanın dört yanı dümdüz
bir ova halinde halk edilişini,
dünyaya fener olsunlar diye
göğe asılışını Güneşle Ayın,
yerin geniş kucağının yaprakla,
dalla cömertçe doldurulup
hayat verilişini hareket eden her şeye.
      
Kısaca, hayatından hoşnuttu herkes,
cehennem çukurundan çıkıp gelinceye dek
olanca şerriyle bir kara şeytan:
Grendel'di bu gaddar canavarın adı,
sınırlara musallat oluyor, meralarda
bomboş bataklıklarda barınıyordu.
       Tanrı'nın sürgün ettiği, Kabil'in soyundan
kovgun canavarlarla kalmıştı bir süre.
Habil'in canına karşılık ağır bir cezaya
layık görülmüştü Kabil, lanetlenmişti.
Bu sürgün sırasında insan yiyiciler, cinler,
kötücül ruhlar ve devler doğmuştu kanından.
Tanrı'yla dövüşürlerdi durup durup,
ağızlarının payını alıp otururlardı sonra.
      
Gece yarısını geçmişken, Grendel,
heybetli yapıya doğru yola çıktı,
içkilerini yuvarlayıp yatan Danları
ziyaret edecekti. Ziyafet sonrasında,
en seçme savaşçılardan oluşan bir grup
sızıp kalmışlardı, insani kaygılardan,
her tür acıdan uzak. Hızla hücum
etti cani canavar, doymaz bir iştihayla
ve dehşet saçarak daldı,
otuz yiğidi kaldırıp kaçırdı inine,
katliamın hazzıyla halinden hoşnut,
salak sarhoş sendeleyerek, parçalanmış cesetlerle.
      
Gün ışıyıp güneş yükselince
Grendel'in imha gücü apaçık görüldü:
Çalgı cümbüş bitmişti, çığlık çığlığa
ağlaştılar, yas tuttular sabahta.
Şanlı kral çöküp kaldı çaresizce,
hakareti taa yüreğinde hissetti,
içini çeke çeke bomboş gözlerle baktı
korkunç geceden geriye kalanlara.
Acısı dayanılmazdı ama daha bitmemişti,
çünkü ertesi gece zalim Grendel
yine vurdu ve vahim bir katliam yaptı.
Doğuştan kötüydü, pişmanlık duymuyordu.
Bunun üzerine, korkan kimseler
oradan uzaklaşmakta buldular çareyi,
çevredeki çiftlik evlerine çekildiler.
Göz önündeydi her şey, kimse göze alamazdı
salonu gözetleyen gözün gazabını,
kurtulan, aman deyip uzakta kaldı.1
      
Böylece Grendel üstünlüğü ele geçirdi,
Hükmü yetti Heorot'a tek başına,
sonunda bomboş kaldı binaların en büyüğü.
On iki kış geçti kederle dolu,
Shielding Kralı kahroldu kederinden,
çok geçmeden her yana yayıldı haber.
Hüzünlü türküler yakıldı yenik krala,
korkunç katliamını anlatan Grendel'in,
son vermek niyetinde değildi canavar kan dökmeye,
barışın yakınına bile yanaşmıyordu,
kan bedeli ödemeye... kimse onun
tazminat ödeyeceğini tahmin etmiyordu.2
Kimse güvende değildi, uzun gecelerde
bu gözü dönmüş, ölümcül gölge,
genç yaşlı gözetmeden çullanıyordu.
Pusuda bekleyip puslu bataklıklar
üzerinden süzülüp geliyordu. Sahiden de,
cehennem firarisi bu ifritler nerelerde
dolaşır bilinmez ki.
      
Böylece sürüp gitti,
her fırsatta felaket yağdırdı Grendel,
onmaz hasarlar verdi Heorot'a,
ışıltılı salonu karanlık bastıktan sonra
işgale geliyordu artık her gece.
Şu var ki, tahtın yanına yaklaşamıyordu,
Tanrı tarafından korunuyordu o taht.
Zor zamanlardı, zayiat ağır,
kederi kalındı Shielding Kralı'nın.
Sözü dinlenen danışmanlar,
memleketin en yüksek mevkide adamları
sürekli tavsiye veriyorlardı ani tacizlere
son vermek için yürekli yiğitlerle.
Pagan tapınaklarına gidip tanrılara
yakarıyor, yeminler veriyorlardı, yeter ki
yardıma yetişsindi o Ruhları Yok Eden.3
İnanışları buydu, Pagancaydı umutları.
Yüreklerinin bir yerinde, derinde,
cehennemi hatırlıyorlardı, ama haberleri yoktu
Hayır ve Şerrin Kaynağı, Yerin ve Göğün Kralı,
Her Şeye Gücü Yeten Yaradan'dan.
Ah yazık, zor zamanda
ateşe sarılmak zorunda kalan zavallıya,
ondan yardım umana, yönelecek başka
bir yeri olmayana. Ne mutludur oysa
ölümden sonra Yaradan'a yaklaşabilen,
huzur bulan, babanın şefkatli kucağında.
      
Yürek yoran günler art arda yığılıyor,
acısı bitmek bilmiyordu Halfdane oğlunun,
koyu bir korku kaplıyordu kalpleri,
gecenin kabusu asla gecikmiyordu.


Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl



1. Çiftlik evleri daha çok bekar işçiler içindi. Grendel Danimarka tahtının merkezi
olan şölenevini işgal etmekle yetinip çevredeki öteki binalara dokunmuyor. (ç.n.)
2. Anglo-Sakson kanunlarına göre cinayet işleyen birinin kurbanın ailesine kan bedeli
ödemesi gerekiyordu. Bu uygulamanın amacı kan davalarını, dolayısıyla daha
fazla kan dökülmesini önlemekti. (ç.n.)
3. Hıristiyanlar eski Pagan tanrılarını Şeytanla bir tutuyorlardı. (ç.n.)










13 Mart 2020 Cuma

Beowulf - Kim Kimdir?

Aelfhere: Wiglaf'ın akrabası.
Aeschere: Hrothgar'ın yakın dostu, baş danışmanı
Beow: Eski Danimarka kralı, Shield'in oğlu
Beowulf: Ecgtheow'un oğlu, sonradan Gotların kralı olur.
Breca: Açık sularda Beowulf'la yüzme yarışına giren Bronding lideri.
Dayraven: Hygelac'ın Frizya baskını sırasında Beowulf tarafından öldürülen bir savaşçı.
Eadgils: Beowulf tarafından desteklenen İsveç prensi, Ohthere'nin oğlu.
Eanmund: Ohthere'nin diğer oğlu, Weohstan tarafından öldürülür.
Ecglaf: Unferth'in babası olan bir Dan.
Ecgtheow: Beowulf'un babası.
Ecgwela: Tanınmayan eski bir Danimarka kralı.
Eofor: İsveç kralı Ongentheow'u öldüren bir Got.
Eomer: Offa'nın oğlu, Angles kralı.
Eormenric: Doğu Gotları'nın kralı.
Finn: Hnaef'in kız kardeşi Hildeburh ile evli olan Frizya kralı.
Fitela: Sigemund'un yeğeni.
Folcwald: Finn'in babası.
Freawaru: Hrothgar'ın kızı.
Garmund: Offa'nın babası.
Grendel: Beowulf tarafından öldürülen korkunç bir insanyıyen.
Guthlaf: Danimarkalı bir savaşçı.
Habil: Adem'in iki oğlundan biri.
Haereth: Hygd'ın babası.
Haethcyn: Got kralı Hrethel'in ikinci oğlu.
Halga: Hrothgar'ın erkek kardeşi.
Halfdane: Hrothgar'ın babası.
Heardred: Kral Hygelac'ın oğlu, babasının ölümünden sonra Gotların kralı olur.
Heatholaf: Wulfing Kabilesi'nden bir savaşçı.
Hemming: Offa ve Eomer'in akrabası.
Hengest: Hnaef Finn'in adamları tarafından öldürülünce Danimarka ordusunun komutanı olur.
Heorogar: Hrotgar'ın ağabeyi.
Heoroweard: Heorogar'ın oğlu.
Herebeald: Got kralı Hrethel'in en büyük oğlu.
Heremod: Danların kralı.
Hildeburh: Frizya kralı Finn'in karısı, Danimarkalı Hnaef'in kız kardeşi.
Hnaef: Finn'i ziyaret eden Danların lideri, Hildeburh'ün erkek kardeşi.
Hoc: Hildeburh ve Hnaef'in babası.
Hondscio: Beowulf'un Grendel tarafından öldürülen ahbaplarından biri.
Hrethel: Got kralı, Hygelac'ın babası ve Beowulf'un dedesı.
Hrethrich: Hrothgar'ın oğlu.
Hrothgar: Darıların kralı, Wealhtheow'un kocası.
Hrothmund: Hrothgar'ın oğlu.
Hrorthulf: Halga'nın oğlu, Hrothgar'ın yeğeni.
Hrunting: Unferth'in kılıcı.
Hunlafing: Hengest'in ordusundan bir Dan savaşçısı.
Hygd: Hygelac'ın karısı, Haereth'in kızı.
Hygelac: Got kralı, Hygd'ın kocası ve Beowulf'un amcası.
Ing: Danların efsanevi ataları.
Ingeld: Heatho-Bards prensi.
Kabil: Ademin öteki oğlu. Kardeşi Habil'i öldürmüştü. Aynı zamanda Grendel ile annesinin ataları.
Modthryth: Angles kraliçesi, Offa'nın karısı.
Naegling: Beowulf'un emektar kılıcı.
Offa: Angles kralı, Modthryth'in kocası.
Ohthere: Ongentheow'un oğlu.
Onela: Ongentheow'un oglu.
Ongentheow: İsveç kralı.
Oslaf: Danimarkalı bir savaşçı.
Shield: Danimarka kraliyet ailesinin kurucusu, efsanevi kral.
Sigemund: Dillere destan bir Alman kahraman.
Swerting: Hygelac'ın dedesi.
Unferth: Hrothgar'ın hanedanlığının bir üyesi.
Wael: Sigemund'un babası.
Wealhtheow: Danların kraliçesi, Hrothgar'ın karısı.
Weland: Kılıçlarıyla ünlü, efsanevi bir Alman demirci ustası.
Weohstan: Wiglaf'ın babası, Eanmund'un katili.
Wiglaf: Beowulf'un sadık bir akrabası.
Withergeld: Heatho-Bard savaşçısı.
Wonred: Wulf ve Eofor'un babaları olan bir Got.
Wulf: Bir Got savaşçısı, Wonred'in oğlu.
Wulfgar: Hrothgar'a sadık bir Wendel Beyi.
Yrmenlaf: Aeschere'nin erkek kardeşi olan bir Dan.






9 Mart 2020 Pazartesi

Beowulf I - Prolog: Danların Yükselişi

Evet. Mazide yaşayan Mızraklı Danlar (1)
ve kralları gözü pek adamlardı, görkemliydiler.
Hep dinledik onların destanlarını.
           Başta Shield Sheafson, şimşek hızıyla
dağıtırdı şölenleri, hışımla dalıp,
salonlara korku salardı. Terk edilmiş bir çocuk
olarak başladıysa da açıldı sonra bahtı,(2)
kudret kazandı, kendini kanıtladı.
Boyun eğdirdi balina yolunun öte
kıyısındaki kavimlere. Tam bir kraldı.
           Sonraları bir oğlu oldu Shield'in,
huzur bulsunlar diye bağışladığı
bir hediye, başsız geçen günlerde
uzun süren sıkıntılarını gören Tanrı'nın.
Çok şöhret kazandı Shield'in oğlu:
Beow adı bilindi koca Kuzey'de.(3)
Her prens, onun gibi, görmeli geleceği,
hediyeler dağıtmalı babası sağken daha
ki sonra yaşlanınca bir savaşa girerse
sadık dostlar bulsun saflarında.
Dört yanında dünyanın, böylesi takdir
gören davranışlar götürür başarıya.
Shield gücünün doruğundayken
çattı ecel, Tanrı çağırdı onu yanına.
Askerleri yaptılar sağken dediğini,
her kelamı kanunken Danlar arasında:
Sırtlanıp sahile taşıdılar bedenini,
hürmetle bunca yıllık hükümdarlarına.
Kıvrık burunlu, kırağı kaplı bir tekne
hazır duruyordu demir almaya.
Getirip gemi direğinin hemen dibine
yatırdılar kralı ve yığdılar üzerine
uzak memleketlerden gelen mücevherleri.
Doğrusu, daha evvel duymadım
kılıçla, kalkanla, kemerle, zırhla
böyle tepeleme dolu bir tekne.
Göğsünün üstünde bir öbek mücevherle
açılacaktı kral usulca kıyıdan,
onu çocukken dalgaların koynuna koyup,
yalnız başına sürgüne yollayanlardan
daha az cömert davranmamıştı Danlar
böyle değerli taşlarla bezerken bedenini.
En son, altın sancağını alnına serip
üzülerek razı oldular rüzgarın
alıp sürümesine onu derin sulara.
Ne bilge bir danışman, ne bir emektar asker,
bugüne dek bilen yok, hazinenin
hangi kıyıda, kime kısmet olduğunu.
           Beow'a kaldı böylece kaleyi savunmak,
babasını yitirdikten sonra yıllar boyu
yönetti halkını, büyük hürmet gördü.
Sonra veliahdı, büyük Halfdane başladı
devranına, dört çocuk doğurttu:
Heorogar, Hrothgar, iyi kalpli Halga
ve bir kız duyduğuma göre, İsveç kralı
yüzü yaralı Onega'nın karısı oldu.
           Savaştan yana şansı yaverdi Hrothgar'ın,
bileği güçlü, gencecik adamlardan
koca bir ordu kurdu. Derken,
bir salon yaptırmak sevdasına düştü,
ve bir bina buyurdu ki devasa,
yeryüzünde benzeri yok bir yapı;
taht odası yapacaktı burayı ve genç yaşlı
herkese oradan verecekti hediyelerini,
ortak araziler hariç, bir de insan hayatı.(4)
Duydum ki, dünyanın dört bucağına
ulaklar salınıp ustalar seçildi,
az zaman zarfında çıktı ortaya
bu harika bina. Heorot dedi adına (5)
Beğenisi Buyruk Olan. Sözünü tutup
yüzükler, mücevherler dağıttı masada.
Yüksek tavanlı, geniş yapıyı
korkunç bir yangın bekliyordu yalnız,
birbirine düşünce kralla damadı.(6)


Anonim
Eski İngilizce'den Uyarlayan: Seamus Heaney
İngilizce'den Çeviren: Nazmi Ağıl


(1) Aynı Dan kabilesi için farklı adlar kullanılıyordu: Mızraklı Danlar, Batı Danları, Zafer Shieldingleri vs.
(2) Burada nakledildiği gibi Shield denizden bulunmuş bir çocuktu fakat sonra Danimarka kraliyet ailesinin kurucusu oldu. (ç.n.)
(3) Beowulf değil, onunla daha sonra tanış acağız. (ç.n.)
(4) Güçlü bir hükümdar bile halkından birini keyfi için öldüremez, ortak arazileri istediği gibi dağıtamazdı. (ç.n.)
(5) Heorot asalet sembolü olan "erkek geyik"' anlamına geliyor. (ç.n.)
(6) Burada Danlarla Heatho-Bardlar arasındaki bir çatışma yüzünden şölenevinin harap olacağına bir gönderme var. Yurduna, sonraki bölümlerde Gotların arasına geri dönen Beowulf Dan kralı Hrothgar"ın kızını Heatho-Bard kralı İngeld'le evlendirerek aradaki düşmanlığı gidermeyi umduğunu ama bunun aslında çözüm olmayacağını söyleyecek. (ç.n.)

6 Mart 2020 Cuma

Ceza ve Suç

zehirli yanılgılar içinden geçiyor zaman
gururunu ve tekbaşınalığını yeniden yaratıyor
maskelere aldırma–, cezayı umursamayan
tragedyaya gülüyor, komedyaya ağlıyor
her şeyin yeri değişmiş diyor: görmüyor musunuz
cezalar suçlarımıza ne güzel uyduruluyor
kıpkızıl bir resim: işte kardeşlik anısı
zevkini çıkarıyor havada uçuşan cinayetlerin
mevsimin ayarttığı uzun ağaçların en yenisi
acısına yaslanıyor kökünden çektiklerinizin
dağdağa büyüyor: giderek ayrılıyor ırmaklar
nabzını dinleyin, zehrini alın kalbinize
bırakılırsa küstah bir yabancıya satılacaklar
ne kayıt ne bilgelik ne erdem ne gökyüzü
dağılıyor her şey suçun ağırlığında
zehirli zamanlar içinden geçiyor yanılgılar da
 
 
Baki Ayhan T.
Fırtınaya Hazırlık

2 Mart 2020 Pazartesi

Fırtından Ses

kalbini daya fırtınadan süzülen sese
herkesten kendine kaygılı bir yolculuk
çığlığı tuhaf rüzgârlardan herkese
bir ses ki yalnız vahşi kuşlara yakışır
bir sis ki kanyonlara yaraşır yalnız
kendini ısırır dudak: soluk mu soluk
çürümüştür kurdu tanımayan orman
uzayıp giden yalnızlıktır ulumalarından
bir gökyüzü gerilir gecenin üstüne
başladığı yerde ansızın biter zaman
yol ne kadar uzunsa, kısaysa dünya
yürüsün azgın bir kısrakla dünyaya
uzayıp giden renkli ufuklar gibi
yaban çığlıkların umudu kesilse
açılacaktır yeniden vahşi kanatlarıyla atlar
daya kalbini fırtınadan süzülen sese
 
 
Baki Ayhan T.
Fırtınaya Hazırlık

28 Şubat 2020 Cuma

Karışık Zamanlar

şekil verilmemiş gümüş ruhu yansıtır
gereksizdir tozunu silmek eşyanın
alınsa da anlatır itirazın güzelliğini
güzeldir itiraz yazın fırtınayla dolmasına
gecenin gece sanılmasına düşünülmeden
şaşırmayın: birkaç karga uçabilir serçeden
aynayı ayna sanırsınız: ruhun göğüdür
sır: üşümüş halidir güzün bilmezsiniz
saatli maarif takviminden öğrendikleriniz
filizkıran fırtınasının vakitsiz söküğüdür
ben-, sen-, şey-, tedavisiz durur gece
saklanan köşeleri bir bir görülmüş
hastanın zamandan habersiz öldüğüdür
yıldızlar düşkırıklarıdır uzak tanrıların
kör kütük bıçaklarla yanlış kesilmiş
ruhu yansıtır şekil verilmeyen gümüş
 
 
Baki Ayhan T.

24 Şubat 2020 Pazartesi

Küstah Yabancı

sen burda bir yabancısın, üstelik küstah
bilmezsin tende dolaşan rüzgârın tadını
kâğıttaki mürekkebe üflemenin hazzını
ellerini yağmurla yıkadığın görülmemiştir
sislere boğulmuştur sırtlan bakışların
istersen gümrah ormanları yanında getir
en çok da kara sular içersin uzak iklimlerden
kum ve okyanus çizersin yol haritalarına
cesaretin korkuya gizlendiği bellidir gözlerinden
kurnazlığın hazırdır kurgulanmış oyuna
sen bu haritanın kırık çizgisisin, yabancısın:
arıların, kuşların ve atların bakir çığlığına
kızıl akan nehirlere karışır çürük yaprağın
ipeği yıpratan zehir saçılır sözcüklerinden
demir kuşlar derin vadilere akarken
dünden daha yabancı, üstelik de barbarsın


Baki Ayhan T.

21 Şubat 2020 Cuma

Flower of Love

Sweet, I blame you not, for mine the fault
was, had I not been made of common clay
I had climbed the higher heights unclimbed
yet, seen the fuller air, the larger day.

From the wildness of my wasted passion I had
struck a better, clearer song,
Lit some lighter light of freer freedom, battled
with some Hydra-headed wrong.

Had my lips been smitten into music by the
kisses that but made them bleed,
You had walked with Bice and the angels on
that verdant and enamelled mead.

I had trod the road which Dante treading saw
the suns of seven circles shine,
Ay! perchance had seen the heavens opening,
as they opened to the Florentine.

And the mighty nations would have crowned
me, who am crownless now and without name,
And some orient dawn had found me kneeling
on the threshold of the House of Fame.

I had sat within that marble circle where the
oldest bard is as the young,
And the pipe is ever dropping honey, and the
lyre’s strings are ever strung.

Keats had lifted up his hymeneal curls from out
the poppy-seeded wine,
With ambrosial mouth had kissed my forehead,
clasped the hand of noble love in mine.

And at springtide, when the apple-blossoms
brush the burnished bosom of the dove,
Two young lovers lying in an orchard would
have read the story of our love;

Would have read the legend of my passion,
known the bitter secret of my heart,
Kissed as we have kissed, but never parted as
we two are fated now to part.

For the crimson flower of our life is eaten by
the cankerworm of truth,
And no hand can gather up the fallen withered
petals of the rose of youth.

Yet I am not sorry that I loved you—ah!
what else had I a boy to do,—
For the hungry teeth of time devour, and the
silent-footed years pursue.

Rudderless, we drift athwart a tempest, and
when once the storm of youth is past,
Without lyre, without lute or chorus, Death
the silent pilot comes at last.

And within the grave there is no pleasure,
for the blindworm battens on the root,
And Desire shudders into ashes, and the tree
of Passion bears no fruit.

Ah! what else had I to do but love you?
God’s own mother was less dear to me,
And less dear the Cytheraean rising like an
argent lily from the sea.

I have made my choice, have lived my
poems, and, though youth is gone in wasted days,
I have found the lover’s crown of myrtle better
than the poet’s crown of bays.


Oscar Wilde
Flower of Love
Selected Poems

17 Şubat 2020 Pazartesi

From "The Burden Of Itys"

This English Thames is holier far than Rome,
Those harebells like a sudden flush of sea
Breaking across the woodland, with the foam
Of meadow-sweet and white anemone
To fleck their blue waves,—God is likelier there
Than hidden in that crystal-hearted star the pale monks bear!

Those violet-gleaming butterflies that take
Yon creamy lily for their pavilion
Are monsignores, and where the rushes shake
A lazy pike lies basking in the sun,
His eyes half shut,—he is some mitred old
Bishop in Partibus! look at those gaudy scales all green and gold.

The wind the restless prisoner of the trees
Does well for Palaestrina, one would say
The mighty master’s hands were on the keys
Of the Maria organ, which they play
When early on some sapphire Easter morn
In a high litter red as blood or sin the Pope is borne

From his dark House out to the Balcony
Above the bronze gates and the crowded square,
Whose very fountains seem for ecstasy
To toss their silver lances in the air,
And stretching out weak hands to East and West
In vain sends peace to peaceless lands, to restless nations rest.

Is not yon lingering orange after-glow
That stays to vex the moon more fair than all
Rome’s lordliest pageants! strange, a year ago
I knelt before some crimson Cardinal
Who bare the Host across the Esquiline,
And now—those common poppies in the wheat seem twice as fine.

The blue-green beanfields yonder, tremulous
With the last shower, sweeter perfume bring
Through this cool evening than the odorous
Flame-jewelled censers the young deacons swing,
When the grey priest unlocks the curtained shrine,
And makes God’s body from the common fruit of corn and vine.

Poor Fra Giovanni bawling at the Mass
Were out of tune now, for a small brown bird
Sings overhead, and through the long cool grass
I see that throbbing throat which once I heard
On starlit hills of flower-starred Arcady,
Once where the white and crescent sand of Salamis meets sea.

Sweet is the swallow twittering on the eaves
At daybreak, when the mower whets his scythe,
And stock-doves murmur, and the milkmaid leaves
Her little lonely bed, and carols blithe
To see the heavy-lowing cattle wait
Stretching their huge and dripping mouths across the farmyard gate.

And sweet the hops upon the Kentish leas,
And sweet the wind that lifts the new-mown hay,
And sweet the fretful swarms of grumbling bees
That round and round the linden blossoms play;
And sweet the heifer breathing in the stall,
And the green bursting figs that hang upon the red-brick wall,

And sweet to hear the cuckoo mock the spring
While the last violet loiters by the well,
And sweet to hear the shepherd Daphnis sing
The song of Linus through a sunny dell
Of warm Arcadia where the corn is gold
And the slight lithe-limbed reapers dance about the wattled fold.

* * *

It was a dream, the glade is tenantless,
No soft Ionian laughter moves the air,
The Thames creeps on in sluggish leadenness,
And from the copse left desolate and bare
Fled is young Bacchus with his revelry,
Yet still from Nuneham wood there comes that thrilling melody

So sad, that one might think a human heart
Brake in each separate note, a quality
Which music sometimes has, being the Art
Which is most nigh to tears and memory;
Poor mourning Philomel, what dost thou fear?
Thy sister doth not haunt these fields, Pandion is not here,

Here is no cruel Lord with murderous blade,
No woven web of bloody heraldries,
But mossy dells for roving comrades made,
Warm valleys where the tired student lies
With half-shut book, and many a winding walk
Where rustic lovers stray at eve in happy simple talk.

The harmless rabbit gambols with its young
Across the trampled towing-path, where late
A troop of laughing boys in jostling throng
Cheered with their noisy cries the racing eight;
The gossamer, with ravelled silver threads,
Works at its little loom, and from the dusky red-eaved sheds

Of the lone Farm a flickering light shines out
Where the swinked shepherd drives his bleating flock
Back to their wattled sheep-cotes, a faint shout
Comes from some Oxford boat at Sandford lock,
And starts the moor-hen from the sedgy rill,
And the dim lengthening shadows flit like swallows up the hill.

The heron passes homeward to the mere,
The blue mist creeps among the shivering trees,
Gold world by world the silent stars appear,
And like a blossom blown before the breeze
A white moon drifts across the shimmering sky,
Mute arbitress of all thy sad, thy rapturous threnody.

She does not heed thee, wherefore should she heed,
She knows Endymion is not far away;
'Tis I, 'tis I, whose soul is as the reed
Which has no message of its own to play,
So pipes another’s bidding, it is I,
Drifting with every wind on the wide sea of misery.

Ah! the brown bird has ceased: one exquisite trill
About the sombre woodland seems to cling
Dying in music, else the air is still,
So still that one might hear the bat’s small wing
Wander and wheel above the pines, or tell
Each tiny dew-drop dripping from the bluebell’s brimming cell.

And far away across the lengthening wold,
Across the willowy flats and thickets brown,
Magdalen’s tall tower tipped with tremulous gold
Marks the long High Street of the little town,
And warns me to return; I must not wait,
Hark! ‘tis the curfew booming from the bell at Christ Church gate.


Oscar Wilde
From "The Burden Of Itys"
Selected Poems

14 Şubat 2020 Cuma

The Harlot’s House

We caught the tread of dancing feet,
We loitered down the moonlit street,
And stopped beneath the harlot’s house.

Inside, above the din and fray,
We heard the loud musicians play
The "Treues Liebes Herz" of Strauss.

Like strange mechanical grotesques,
Making fantastic arabesques,
The shadows raced across the blind.

We watched the ghostly dancers spin
To sound of horn and violin,
Like black leaves wheeling in the wind.

Like wire-pulled automatons,
Slim silhouetted skeletons
Went sidling through the slow quadrille,

Then took each other by the hand,
And danced a stately saraband;
Their laughter echoed thin and shrill.

Sometimes a clockwork puppet pressed
A phantom lover to her breast,
Sometimes they seemed to try to sing.

Sometimes a horrible marionette
Came out, and smoked its cigarette
Upon the steps like a live thing.

Then, turning to my love, I said,
"The dead are dancing with the dead,
The dust is whirling with the dust."

But she—she heard the violin,
And left my side, and entered in:
Love passed into the house of lust.

Then suddenly the tune went false,
The dancers wearied of the waltz,
The shadows ceased to wheel and whirl.

And down the long and silent street,
The dawn, with silver-sandalled feet,
Crept like a frightened girl.


Oscar Wilde
The Harlot’s House
Selected Poems

10 Şubat 2020 Pazartesi

From "The Garden Of Eros"

     In this poem the author laments the growth of materialism in the nineteenth century. He hails Keats and Shelley and some of the poets and artists who were his contemporaries, although his seniors, as the torch-bearers of the intellectual life. Among these are Swinburne, William Morris, Rossetti, and Brune-Jones.

Nay, when Keats died the Muses still had left
One silver voice to sing his threnody,1
But ah! too soon of it we were bereft
When on that riven night and stormy sea
Panthea claimed her singer as her own,
And slew the mouth that praised her; since which time we walk alone,

Save for that fiery heart, that morning star2
Of re-arisen England, whose clear eye
Saw from our tottering throne and waste of war
The grand Greek limbs of young Democracy
Rise mightily like Hesperus and bring
The great Republic! him at least thy love hath taught to sing,

And he hath been with thee at Thessaly,
And seen white Atalanta fleet of foot
In passionless and fierce virginity
Hunting the tusked boar, his honied lute
Hath pierced the cavern of the hollow hill,
And Venus laughs to know one knee will bow before her still.

And he hath kissed the lips of Proserpine,
And sung the Galilaean’s requiem,
That wounded forehead dashed with blood and wine
He hath discrowned, the Ancient Gods in him
Have found their last, most ardent worshipper,
And the new Sign grows grey and dim before its conqueror.

Spirit of Beauty! tarry with us still,
It is not quenched the torch of poesy,
The star that shook above the Eastern hill
Holds unassailed its argent armoury
From all the gathering gloom and fretful fight—
O tarry with us still! for through the long and common night,

Morris, our sweet and simple Chaucer’s child,
Dear heritor of Spenser’s tuneful reed,
With soft and sylvan pipe has oft beguiled
The weary soul of man in troublous need,
And from the far and flowerless fields of ice
Has brought fair flowers to make an earthly paradise.

We know them all, Gudrun the strong men’s bride,
Aslaug and Olafson we know them all,
How giant Grettir fought and Sigurd died,
And what enchantment held the king in thrall
When lonely Brynhild wrestled with the powers
That war against all passion, ah! how oft through summer hours,

Long listless summer hours when the noon
Being enamoured of a damask rose
Forgets to journey westward, till the moon
The pale usurper of its tribute grows
From a thin sickle to a silver shield
And chides its loitering car—how oft, in some cool grassy field

Far from the cricket-ground and noisy eight,
At Bagley, where the rustling bluebells come
Almost before the blackbird finds a mate
And overstay the swallow, and the hum
Of many murmuring bees flits through the leaves,
Have I lain poring on the dreamy tales his fancy weaves,

And through their unreal woes and mimic pain
Wept for myself, and so was purified,
And in their simple mirth grew glad again;
For as I sailed upon that pictured tide
The strength and splendour of the storm was mine
Without the storm’s red ruin, for the singer is divine;

The little laugh of water falling down
Is not so musical, the clammy gold
Close hoarded in the tiny waxen town
Has less of sweetness in it, and the old
Half-withered reeds that waved in Arcady
Touched by his lips break forth again to fresher harmony.

Spirit of Beauty, tarry yet awhile!
Although the cheating merchants of the mart
With iron roads profane our lovely isle,
And break on whirling wheels the limbs of Art,
Ay! though the crowded factories beget
The blindworm Ignorance that slays the soul, O tarry yet!

For One at least there is,—He bears his name
From Dante and the seraph Gabriel,3—
Whose double laurels burn with deathless flame
To light thine altar; He4 too loves thee well,
Who saw old Merlin lured in Vivien’s snare,
And the white feet of angels coming down the golden stair,

Loves thee so well, that all the World for him
A gorgeous-coloured vestiture must wear,
And Sorrow take a purple diadem,
Or else be no more Sorrow, and Despair
Gild its own thorns, and Pain, like Adon, be
Even in anguish beautiful;—such is the empery

Which Painters hold, and such the heritage
This gentle solemn Spirit doth possess,
Being a better mirror of his age
In all his pity, love, and weariness,
Than those who can but copy common things,
And leave the Soul unpainted with its mighty questionings.

But they are few, and all romance has flown,
And men can prophesy about the sun,
And lecture on his arrows—how, alone,
Through a waste void the soulless atoms run,
How from each tree its weeping nymph has fled,
And that no more ‘mid English reeds a Naiad shows her head.


Oscar Wilde
From "The Garden Of Eros"
Selected Poems

1. Shelley
2. Swinburne
3. Rossetti
4. Burne-Jones

7 Şubat 2020 Cuma

Roses And Rue

To L. L.

Could we dig up this long-buried treasure,
Were it worth the pleasure,
We never could learn love’s song,
We are parted too long.

Could the passionate past that is fled
Call back its dead,
Could we live it all over again,
Were it worth the pain!

I remember we used to meet
By an ivied seat,
And you warbled each pretty word
With the air of a bird;

And your voice had a quaver in it,
Just like a linnet,
And shook, as the blackbird’s throat
With its last big note;

And your eyes, they were green and grey
Like an April day,
But lit into amethyst
When I stooped and kissed;

And your mouth, it would never smile
For a long, long while,
Then it rippled all over with laughter
Five minutes after.

You were always afraid of a shower,
Just like a flower:
I remember you started and ran
When the rain began.

I remember I never could catch you,
For no one could match you,
You had wonderful, luminous, fleet,
Little wings to your feet.

I remember your hair—did I tie it?
For it always ran riot—
Like a tangled sunbeam of gold:
These things are old.

I remember so well the room,
And the lilac bloom
That beat at the dripping pane
In the warm June rain;

And the colour of your gown,
It was amber-brown,
And two yellow satin bows
From your shoulders rose.

And the handkerchief of French lace
Which you held to your face—
Had a small tear left a stain?
Or was it the rain?

On your hand as it waved adieu
There were veins of blue;
In your voice as it said good-bye
Was a petulant cry,

"You have only wasted your life."
(Ah, that was the knife!)
When I rushed through the garden gate
It was all too late.

Could we live it over again,
Were it worth the pain,
Could the passionate past that is fled
Call back its dead!

Well, if my heart must break,
Dear love, for your sake,
It will break in music, I know,
Poets’ hearts break so.

But strange that I was not told
That the brain can hold
In a tiny ivory cell
God’s heaven and hell.


Oscar Wilde
Roses And Rue
Selected Poems

3 Şubat 2020 Pazartesi

Libertatis Sacra Fames

Albeit nurtured in democracy,
And liking best that state republican
Where every man is Kinglike and no man
Is crowned above his fellows, yet I see,
Spite of this modern fret for Liberty,
Better the rule of One, whom all obey,
Than to let clamorous demagogues betray
Our freedom with the kiss of anarchy.
Wherefore I love them not whose hands profane
Plant the red flag upon the piled-up street
For no right cause, beneath whose ignorant reign
Arts, Culture, Reverence, Honour, all things fade,
Save Treason and the dagger of her trade,
Or Murder with his silent bloody feet.


Oscar Wilde
Libertatis Sacra Fames
Selected Poems

*Libertatis Sacra Fames: The Hunger of Liberty

31 Ocak 2020 Cuma

Ave Maria Gratia Plena

Was this His coming! I had hoped to see
A scene of wondrous glory, as was told
Of some great God who in a rain of gold
Broke open bars and fell on Danae:
Or a dread vision as when Semele
Sickening for love and unappeased desire
Prayed to see God’s clear body, and the fire
Caught her brown limbs and slew her utterly:
With such glad dreams I sought this holy place,
And now with wondering eyes and heart I stand
Before this supreme mystery of Love:
Some kneeling girl with passionless pale face,
An angel with a lily in his hand,
And over both the white wings of a Dove.


Oscar Wilde
Ave Maria Gratia Plena
Selected Poems
Florence, Italy.

27 Ocak 2020 Pazartesi

Sonnet On Hearing the Dies Irae Sung in the Sistine Chapel

Nay, Lord, not thus! white lilies in the spring,
Sad olive-groves, or silver-breasted dove,
Teach me more clearly of Thy life and love
Than terrors of red flame and thundering.
The hillside vines dear memories of Thee bring:
A bird at evening flying to its nest
Tells me of One who had no place of rest:
I think it is of Thee the sparrows sing.
Come rather on some autumn afternoon,
When red and brown are burnished on the leaves,
And the fields echo to the gleaner’s song,
Come when the splendid fulness of the moon
Looks down upon the rows of golden sheaves,
And reap Thy harvest: we have waited long.


Oscar Wilde
Sonnet On Hearing the Dies Irae Sung in the Sistine Chapel
Selected Poems

24 Ocak 2020 Cuma

Phedre

To Sarah Bernhardt

How vain and dull this common world must seem
To such a One as thou, who should’st have talked
At Florence with Mirandola, or walked
Through the cool olives of the Academe:
Thou should’st have gathered reeds from a green stream
For Goat-foot Pan’s shrill piping, and have played
With the white girls in that Phaeacian glade
Where grave Odysseus wakened from his dream.

Ah! surely once some urn of Attic clay
Held thy wan dust, and thou hast come again
Back to this common world so dull and vain,
For thou wert weary of the sunless day,
The heavy fields of scentless asphodel,
The loveless lips with which men kiss in Hell.


Oscar Wilde
Phedre
Selected Poems

20 Ocak 2020 Pazartesi

Fabien Dei Franchi

To my Friend Henry Irving

The silent room, the heavy creeping shade,
The dead that travel fast, the opening door,
The murdered brother rising through the floor,
The ghost’s white fingers on thy shoulders laid,
And then the lonely duel in the glade,
The broken swords, the stifled scream, the gore,
Thy grand revengeful eyes when all is o’er,—
These things are well enough,—but thou wert made
For more august creation! frenzied Lear
Should at thy bidding wander on the heath
With the shrill fool to mock him, Romeo
For thee should lure his love, and desperate fear
Pluck Richard’s recreant dagger from its sheath—
Thou trumpet set for Shakespeare’s lips to blow!


Oscar Wilde
Fabien Dei Franchi
Selected Poems

17 Ocak 2020 Cuma

Portia

To Ellen Terry. Written at the Lyceum Theatre

I marvel not Bassanio was so bold
To peril all he had upon the lead,
Or that proud Aragon bent low his head
Or that Morocco’s fiery heart grew cold:
For in that gorgeous dress of beaten gold
Which is more golden than the golden sun
No woman Veronese looked upon
Was half so fair as thou whom I behold.
Yet fairer when with wisdom as your shield
The sober-suited lawyer’s gown you donned,
And would not let the laws of Venice yield
Antonio’s heart to that accursed Jew -
O Portia! take my heart: it is thy due:
I think I will not quarrel with the Bond.


Oscar Wilde
Portia
Selected Poems

13 Ocak 2020 Pazartesi

Greece

The sea was sapphire coloured, and the sky
Burned like a heated opal through the air;
We hoisted sail; the wind was blowing fair
For the blue lands that to the eastward lie.
From the steep prow I marked with quickening eye
Zakynthos, every olive grove and creek,
Ithaca’s cliff, Lycaon’s snowy peak,
And all the flower-strewn hills of Arcady.
The flapping of the sail against the mast,
The ripple of the water on the side,
The ripple of girls’ laughter at the stern,
The only sounds:- when ‘gan the West to burn,
And a red sun upon the seas to ride,
I stood upon the soil of Greece at last!


Oscar Wilde
Greece
Selected Poems
Katakolo, Greece

10 Ocak 2020 Cuma

Theocritus - A Villanelle

O singer of Persephone!
In the dim meadows desolate
Dost thou remember Sicily?

Still through the ivy flits the bee
Where Amaryllis lies in state;
O Singer of Persephone!

Simaetha calls on Hecate
And hears the wild dogs at the gate;
Dost thou remember Sicily?

Still by the light and laughing sea
Poor Polypheme bemoans his fate;
O Singer of Persephone!

And still in boyish rivalry
Young Daphnis challenges his mate;
Dost thou remember Sicily?

Slim Lacon keeps a goat for thee,
For thee the jocund shepherds wait;
O Singer of Persephone!
Dost thou remember Sicily?


Oscar Wilde
Theocritus - A Villanelle
Selected Poems

6 Ocak 2020 Pazartesi

Magdalen Walks

After gaining the Berkeley Gold Medal for Greek at Trinity College, Dublin, in 1874, Oscar Wilde proceeded to Oxford, where he obtained a demyship at Magdalen College. He is the only real poet on the books of that institution.

The little white clouds are racing over the sky,
And the fields are strewn with the gold of the flower of March,
The daffodil breaks under foot, and the tasselled larch
Sways and swings as the thrush goes hurrying by.

A delicate odour is borne on the wings of the morning breeze,
The odour of deep wet grass, and of brown new-furrowed earth,
The birds are singing for joy of the Spring’s glad birth,
Hopping from branch to branch on the rocking trees.

And all the woods are alive with the murmur and sound of Spring,
And the rose-bud breaks into pink on the climbing briar,
And the crocus-bed is a quivering moon of fire
Girdled round with the belt of an amethyst ring.

And the plane to the pine-tree is whispering some tale of love
Till it rustles with laughter and tosses its mantle of green,
And the gloom of the wych-elm’s hollow is lit with the iris sheen
Of the burnished rainbow throat and the silver breast of a dove.

See! the lark starts up from his bed in the meadow there,
Breaking the gossamer threads and the nets of dew,
And flashing adown the river, a flame of blue!
The kingfisher flies like an arrow, and wounds the air.


Oscar Wilde
Magdalen Walks
Selected Poems

3 Ocak 2020 Cuma

To My Wife - With a Copy of My Poems

I can write no stately proem
As a prelude to my lay;
From a poet to a poem
I would dare to say.

For if of these fallen petals
One to you seem fair,
Love will waft it till it settles
On your hair.

And when wind and winter harden
All the loveless land,
It will whisper of the garden,
You will understand.


Oscar Wilde
To My Wife - With a Copy of My Poems
Selected Poems

1 Ocak 2020 Çarşamba

Ave Imperatrix

Set in this stormy Northern sea,
Queen of these restless fields of tide,
England! what shall men say of thee,
Before whose feet the worlds divide?
 
The earth, a brittle globe of glass,
Lies in the hollow of thy hand,
And through its heart of crystal pass,
Like shadows through a twilight land,
 
The spears of crimson-suited war,
The long white-crested waves of fight,
And all the deadly fires which are
The torches of the lords of Night.
 
The yellow leopards, strained and lean,
The treacherous Russian knows so well,
With gaping blackened jaws are seen
Leap through the hail of screaming shell.
 
The strong sea-lion of England’s wars
Hath left his sapphire cave of sea,
To battle with the storm that mars
The stars of England’s chivalry.
 
The brazen-throated clarion blows
Across the Pathan’s reedy fen,
And the high steeps of Indian snows
Shake to the tread of armed men.
 
And many an Afghan chief, who lies
Beneath his cool pomegranate-trees,
Clutches his sword in fierce surmise
When on the mountain-side he sees
 
The fleet-foot Marri scout, who comes
To tell how he hath heard afar
The measured roll of English drums
Beat at the gates of Kandahar.
 
For southern wind and east wind meet
Where, girt and crowned by sword and fire,
England with bare and bloody feet
Climbs the steep road of wide empire.
 
O lonely Himalayan height,
Grey pillar of the Indian sky,
Where saw’st thou last in clanging flight
Our winged dogs of Victory?
 
The almond-groves of Samarcand,
Bokhara, where red lilies blow,
And Oxus, by whose yellow sand
The grave white-turbaned merchants go:
 
And on from thence to Ispahan,
The gilded garden of the sun,
Whence the long dusty caravan
Brings cedar wood and vermilion;
 
And that dread city of Cabool
Set at the mountain’s scarped feet,
Whose marble tanks are ever full
With water for the noonday heat:
 
Where through the narrow straight Bazaar
A little maid Circassian
Is led, a present from the Czar
Unto some old and bearded Khan,—
 
Here have our wild war-eagles flown,
And flapped wide wings in fiery fight;
But the sad dove, that sits alone
In England—she hath no delight.
 
In vain the laughing girl will lean
To greet her love with love-lit eyes:
Down in some treacherous black ravine,
Clutching his flag, the dead boy lies.
 
And many a moon and sun will see
The lingering wistful children wait
To climb upon their father’s knee;
And in each house made desolate
 
Pale women who have lost their lord
Will kiss the relics of the slain—
Some tarnished epaulette—some sword—
Poor toys to soothe such anguished pain.
 
For not in quiet English fields
Are these, our brothers, lain to rest,
Where we might deck their broken shields
With all the flowers the dead love best.
 
For some are by the Delhi walls,
And many in the Afghan land,
And many where the Ganges falls
Through seven mouths of shifting sand.
 
And some in Russian waters lie,
And others in the seas which are
The portals to the East, or by
The wind-swept heights of Trafalgar.
 
O wandering graves! O restless sleep!
O silence of the sunless day!
O still ravine! O stormy deep!
Give up your prey! Give up your prey!
 
And thou whose wounds are never healed,
Whose weary race is never won,
O Cromwell’s England! must thou yield
For every inch of ground a son?
 
Go! crown with thorns thy gold-crowned head,
Change thy glad song to song of pain;
Wind and wild wave have got thy dead,
And will not yield them back again.
 
Wave and wild wind and foreign shore
Possess the flower of English land—
Lips that thy lips shall kiss no more,
Hands that shall never clasp thy hand.
 
What profit now that we have bound
The whole round world with nets of gold,
If hidden in our heart is found
The care that groweth never old?
 
What profit that our galleys ride,
Pine-forest-like, on every main?
Ruin and wreck are at our side,
Grim warders of the House of Pain.
 
Where are the brave, the strong, the fleet?
Where is our English chivalry?
Wild grasses are their burial-sheet,
And sobbing waves their threnody.
 
O loved ones lying far away,
What word of love can dead lips send!
O wasted dust! O senseless clay!
Is this the end! is this the end!
 
Peace, peace! we wrong the noble dead
To vex their solemn slumber so;
Though childless, and with thorn-crowned head,
Up the steep road must England go,
 
Yet when this fiery web is spun,
Her watchmen shall descry from far
The young Republic like a sun
Rise from these crimson seas of war.


Oscar Wilde
Ave Imperatrix
Selected Poems

30 Aralık 2019 Pazartesi

The Ballad Of Reading Gaol VI

In Reading gaol by Reading town
There is a pit of shame,
And in it lies a wretched man
Eaten by teeth of flame,
In a burning winding-sheet he lies,
And his grave has got no name.
 
And there, till Christ call forth the dead,
In silence let him lie:
No need to waste the foolish tear,
Or heave the windy sigh:
The man had killed the thing he loved,
And so he had to die.
 
And all men kill the thing they love,
By all let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!


Oscar Wilde
The Ballad of Reading Gaol
Selected Poems

27 Aralık 2019 Cuma

The Ballad Of Reading Gaol V

I know not whether Laws be right,
Or whether Laws be wrong;
All that we know who lie in gaol
Is that the wall is strong;
And that each day is like a year,
A year whose days are long.
 
But this I know, that every Law
That men have made for Man,
Since first Man took his brother’s life,
And the sad world began,
But straws the wheat and saves the chaff
With a most evil fan.
 
This too I know - and wise it were
If each could know the same -
That every prison that men build
Is built with bricks of shame,
And bound with bars lest Christ should see
How men their brothers maim.
 
With bars they blur the gracious moon,
And blind the goodly sun:
And they do well to hide their Hell,
For in it things are done
That Son of God nor son of Man
Ever should look upon!
 
The vilest deeds like poison weeds,
Bloom well in prison-air;
It is only what is good in Man
That wastes and withers there:
Pale Anguish keeps the heavy gate,
And the Warder is Despair.
 
For they starve the little frightened child
Till it weeps both night and day:
And they scourge the weak, and flog the fool,
And gibe the old and grey,
And some grow mad, and all grow bad,
And none a word may say.
 
Each narrow cell in which we dwell
Is a foul and dark latrine,
And the fetid breath of living Death
Chokes up each grated screen,
And all, but Lust, is turned to dust
In Humanity’s machine.
 
The brackish water that we drink
Creeps with a loathsome slime,
And the bitter bread they weigh in scales
Is full of chalk and lime,
And Sleep will not lie down, but walks
Wild-eyed, and cries to Time.
 
But though lean Hunger and green Thirst
Like asp with adder fight,
We have little care of prison fare,
For what chills and kills outright
Is that every stone one lifts by day
Becomes one’s heart by night.
 
With midnight always in one’s heart,
And twilight in one’s cell,
We turn the crank, or tear the rope,
Each in his separate Hell,
And the silence is more awful far
Than the sound of a brazen bell.
 
And never a human voice comes near
To speak a gentle word:
And the eye that watches through the door
Is pitiless and hard:
And by all forgot, we rot and rot,
With soul and body marred.
 
And thus we rust Life’s iron chain
Degraded and alone:
And some men curse, and some men weep,
And some men make no moan:
But God’s eternal Laws are kind
And break the heart of stone.
 
And every human heart that breaks,
In prison-cell or yard,
Is as that broken box that gave
Its treasure to the Lord,
And filled the unclean leper’s house
With the scent of costliest nard.
 
Ah! happy they whose hearts can break
And peace of pardon win!
How else may man make straight his plan
And cleanse his soul from Sin?
How else but through a broken heart
May Lord Christ enter in?
 
And he of the swollen purple throat,
And the stark and staring eyes,
Waits for the holy hands that took
The Thief to Paradise;
And a broken and a contrite heart
The Lord will not despise.
 
The man in red who reads the Law
Gave him three weeks of life,
Three little weeks in which to heal
His soul of his soul’s strife,
And cleanse from every blot of blood
The hand that held the knife.
 
And with tears of blood he cleansed the hand,
The hand that held the steel:
For only blood can wipe out blood,
And only tears can heal:
And the crimson stain that was of Cain
Became Christ’s snow-white seal.


Oscar Wilde
The Ballad of Reading Gaol
Selected Poems

25 Aralık 2019 Çarşamba

The Ballad Of Reading Gaol IV

There is no chapel on the day
On which they hang a man:
The Chaplain’s heart is far too sick,
Or his face is far too wan,
Or there is that written in his eyes
Which none should look upon.
 
So they kept us close till nigh on noon,
And then they rang the bell,
And the Warders with their jingling keys
Opened each listening cell,
And down the iron stair we tramped,
Each from his separate Hell.
 
Out into God’s sweet air we went,
But not in wonted way,
For this man’s face was white with fear,
And that man’s face was grey,
And I never saw sad men who looked
So wistfully at the day.
 
I never saw sad men who looked
With such a wistful eye
Upon that little tent of blue
We prisoners called the sky,
And at every careless cloud that passed
In happy freedom by.
 
But there were those amongst us all
Who walked with downcast head,
And knew that, had each got his due,
They should have died instead:
He had but killed a thing that lived,
Whilst they had killed the dead.
 
For he who sins a second time
Wakes a dead soul to pain,
And draws it from its spotted shroud,
And makes it bleed again,
And makes it bleed great gouts of blood,
And makes it bleed in vain!
 
Like ape or clown, in monstrous garb
With crooked arrows starred,
Silently we went round and round
The slippery asphalte yard;
Silently we went round and round,
And no man spoke a word.
 
Silently we went round and round,
And through each hollow mind
The Memory of dreadful things
Rushed like a dreadful wind,
And Horror stalked before each man,
And Terror crept behind.
 
The Warders strutted up and down,
And kept their herd of brutes,
Their uniforms were spick and span,
And they wore their Sunday suits,
But we knew the work they had been at,
By the quicklime on their boots.
 
For where a grave had opened wide,
There was no grave at all:
Only a stretch of mud and sand
By the hideous prison-wall,
And a little heap of burning lime,
That the man should have his pall.
 
For he has a pall, this wretched man,
Such as few men can claim:
Deep down below a prison-yard,
Naked for greater shame,
He lies, with fetters on each foot,
Wrapt in a sheet of flame!
 
And all the while the burning lime
Eats flesh and bone away,
It eats the brittle bone by night,
And the soft flesh by day,
It eats the flesh and bone by turns,
But it eats the heart alway.
 
For three long years they will not sow
Or root or seedling there:
For three long years the unblessed spot
Will sterile be and bare,
And look upon the wondering sky
With unreproachful stare.
 
They think a murderer’s heart would taint
Each simple seed they sow.
It is not true! God’s kindly earth
Is kindlier than men know,
And the red rose would but blow more red,
The white rose whiter blow.
 
Out of his mouth a red, red rose!
Out of his heart a white!
For who can say by what strange way,
Christ brings His will to light,
Since the barren staff the pilgrim bore
Bloomed in the great Pope’s sight?
 
But neither milk-white rose nor red
May bloom in prison-air;
The shard, the pebble, and the flint,
Are what they give us there:
For flowers have been known to heal
A common man’s despair.
 
So never will wine-red rose or white,
Petal by petal, fall
On that stretch of mud and sand that lies
By the hideous prison-wall,
To tell the men who tramp the yard
That God’s Son died for all.
 
Yet though the hideous prison-wall
Still hems him round and round,
And a spirit may not walk by night
That is with fetters bound,
And a spirit may but weep that lies
In such unholy ground,
 
He is at peace - this wretched man -
At peace, or will be soon:
There is no thing to make him mad,
Nor does Terror walk at noon,
For the lampless Earth in which he lies
Has neither Sun nor Moon.
 
They hanged him as a beast is hanged:
They did not even toll
A requiem that might have brought
Rest to his startled soul,
But hurriedly they took him out,
And hid him in a hole.
 
They stripped him of his canvas clothes,
And gave him to the flies:
They mocked the swollen purple throat,
And the stark and staring eyes:
And with laughter loud they heaped the shroud
In which their convict lies.
 
The Chaplain would not kneel to pray
By his dishonoured grave:
Nor mark it with that blessed Cross
That Christ for sinners gave,
Because the man was one of those
Whom Christ came down to save.
 
Yet all is well; he has but passed
To Life’s appointed bourne:
And alien tears will fill for him
Pity’s long-broken urn,
For his mourners will be outcast men,
And outcasts always mourn 
 
 
Oscar Wilde
The Ballad of Reading Gaol
Selected Poems