Şiir, Sadece: Ezra Pound şiirleri
Ezra Pound şiirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ezra Pound şiirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2017 Salı

Tavanarası

Gel, acıyalım bizden iyi durumda olanlara
Acıyalım dostum, unutma ki
Zenginlerin uşakları var, dostları yoktur,
Ve bizim dostlarımız vardır, uşaklarımız yok.
Gel, acıyalım evlenmişlere, evlenmemişlere.
Şafak küçük adımlarla giriyor
Yaldızlı bir Pavlova gibi
İşte benim isteğim yanı başında.
Yaşamda hiçbir iyi şey yoktur
Bu aydın serinlik saatinden
Birlikte uyanma saatinden başka.


Ezra Pound
Çeviren: Yaşar Anday - M. C. Anday

Dönüş

Görüyor musun, dönüyorlar; ah bak şu sakınsan
Devinimlere, ve ağır ayaklara,
Güçlükle atılan şu adımlara, ve o sonu belirsiz
Sendeleyişe!

Görüyor musun dönüyorlar birer birer,
Korku içinde, sanki yarı uyanmış uykudan;
Sanki kar duraksamalıymış gibi
Ve rüzgarda mırıldanmalı
     yarı dönmeliymiş gibi geriye;
"Korkuyla Kanatlı" olanlardı bunlar
Dokunulmaz!
Kanatlı ayakkabının tanrıları!
Yanlarında gümüş tazıları
     kokluyorlardı havadaki izi!
Heey! Heey!
Fırlayıp yağmalayanlardı bunlar;
Bunlar keskin burunlular
Kanın ruhu bunlar.

Dizginlere davranmamakta gevşek,
     yüzleri solgun sürücüler!


Ezra Pound
Çeviren: Ülker İnce

11 Nisan 2015 Cumartesi

Ancient Music

A parody of the Anglo-Saxon poem, Cuckoo Song


Winter is icummen in,
Lhude sing Goddamm.
Raineth drop and staineth slop,
And how the wind doth ramm!
Sing: Goddamm.

Skiddeth bus and sloppeth us,
An ague hath my ham.
Freezeth river, turneth liver,
Damn you, sing: Goddamm.

Goddamm, Goddamm, 'tis why I am, Goddamm,
So 'gainst the winter's balm.

Sing goddamm, damm, sing Goddamm.
Sing goddamm, sing goddamm, DAMM.


Ezra Pound

27 Aralık 2014 Cumartesi

12. Kanto

Düşman bir dille konuşan ender bir halkın arasında
Kendilerini bulan ruhun garip efsaneleri değil midir
Eski maskelerin bu hikâyeleri,
Yıldız genişliği hektarlarca önceki miktarda
Bütün geriye kalanlardan unutamadığı bir ruh
Ki orada sınırsız bulutların ortasında dönenir rotasında,
Ya da ağabeyleriyle birlikte şakıyan
Camelot'un peltek dilli eski türkü yapıcıları mı?

Yaşlı şarkıcılar yarısını unutmuş ezgilerinin,
Renk körü yaşlı ressamlar geri gelirler bir kere daha,
Yaşlı şairler hünersizce rüzgâr yürekli abidelerde,
Yaşlı büyücüler yoksunlar keramet bilgilerinden:

Gözlerindeki tuhaf hüzünle dünyanın sönük anlatısı üstüne
Sessizlikte kafa yoranlar bunlar mıdır?


Ezra Pound

17. Kanto

Böylelikle parmaklarımdan fışkırır asmalar
Ve çiçektozuyla ağır arılar
Asma sürgünlerinde ağır ağır kımıldar:
Çir – çir – çir-rik – mırıltılı bir ses,
Ve dallarda uyuklamakta kuşlar.
ZAGREUS! İO ZAGREUS!
Göğün ilk solgun aydınlanmasıyla
Ve tepelerinde kurulmuş kentlerle,
Ve alımlı dizli tanrıçalar
Dolaşır orada, ardında bırakarak meşe ormanlarını,
O yeşil bayırı, etrafında hoplayan
beyaz tazılarla;
Ve oradan aşağı dere ağzına doğru, akşama dek,
Durgun sudur önümde duran,
ve ağaçlar büyür suda,
Mermer sütunlar çıkar sessizlikten,
Mazideki o saray,
sessizlikte,
Işık şimdi, güneşin değil.
Chrysophrase,
Ve su berrak yeşil, ve berrak mavi;
İlerde, o büyük kehribar kayalıklara dek.
Aralarında,
muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı
Nerea'nın Mağarası,
Ve kayık ses çıkarmadan sürüklenir,
Deniz işinin kokusu yok,
Ne de kuş çığlığı var, ne de çarpan dalganın bir sesi var,
Ne de yunusun püskürtüsü var, ne de çarpan dalganın bir sesi var,
Mağarasında, kayanın uysallığında
muazzam bir deniz kabuğu gibi kıvrımlı
Nerea,
uzaktan kurşun yeşili kayalık,
Yakından, kehribar bir koyak,
Ve dalga
Berrak yeşil,ve berrak mavi,
Ve mağara tuz beyazı, ve parıltılı eflatun,
serin, porfir kayganlığında,
denizden aşınmış kaya.
Martı çığlığı yok, yunus sesi yok,
Kum sanki bakır taşından, ve soğuk yok orada,
Işık güneşin değil.
Zagreus, yem vermektedir panterlerine,
ışık altındaki tepeler misali duru çimen.
Ve badem ağaçları altında, tanrılar,
yanlarında, choros nympharum. Tanrılar,
Hermes ve Athena,
Pusula ibresi gibi,
Aralarında, titreyerek
Sol tarafta satirlerin yeri,
sylva nympharum;
Bodur koru, maki ormanı,
maral, genç ala geyik,
hoplamakta katırtırnağı bitkileri arasında,
sarıların ortasında kuru yaprak misali.
Ve tepelerin birinin bitimi yanında,
Memnon'ların muazzam geçidi.
Ötede, deniz, kumul üstünden görünen dalga dorukları
Gecede deniz çalkalar çakılı,
Sol tarafta, servilerin geçidi.
Bir tekne geldi,
Bir adam tutuyordu yelkenini,
Küpeştenin üstüne takılmış kürekle yönlendirerek, dedi ki:
“ Orada, mermer ormanda,
“ taş ağaçlar – suyun dışında –
“ taştan çardaklar –
“ mermer yaprak, yaprak üstünde,
“ gümüş, çelik üstünde çelik,
“ gümüş gagalar kalkar ve kesişir,
“ pruva pruvaya karşı,
“ taş, kat kat,
“ bir akşam parıltısı saçar yaldız. ”
Borso, Carmagnola, zanaatkar, i vitrei,
Oraya, bir seferinde, tekrar tekrar,
Ve sular camdan daha zenginken,
Tunç altın, gümüşteki yangın,
Meşale ışığında boya kapları,
Pruvalar altında dalganın şimşeği,
Ve gümüş gagalar kalkar ve kesişir.
Taş ağaçlar, beyaz ve gül beyazı karanlıkta,
Serviler orada kulelerin yanında,
Gecede karinanın altındadır akıntı.

“Karanlıkta toplar altın
etrafındaki ışığı.” …

Şimdi sırt üstü yatmış yuvasında, yarı eğik böğürtlen çalısı,
Bir gözü denizde, o gözetleme deliği arasından,
Boz ışık, Athene'yle.
Zothar ve filleri, altın etek,
Sistrum, titreterek, titreterek,
Dansözlerin aveneleri.
Ve Aletha, kıyının kıvrımında,
gözleri çevrilmiş denize,
ve ellerinde deniz yosunu
Köpük içinde tuz pırıltısı.
Pırıltılı çayırlık arasından Koré,
çimen içinde yeşil grisi toprakla:
“Bu saat için, Circe'nin biraderi”.
Omzuma konmuş kol,
Gördü güneşi üç günlüğüne, sarı kahverengi güneş,
Kumuldan yükselen bir aslan misali;
ve o gün,
Ve üç günlüğüne, ve sonrasında asla,
Görkem, Hermes'in görkemi gibi,
Ve yola koyuldu oradan
taş alana,
Soluk beyaz, su üstünde,
aşina su,
Ve mermerin beyaz ormanı, eğilmiş dal dal üstüne,
Taştan örülmüş çardak,
Oradaydı Borso, sivri uçlu oku O'na savurduklarında,
Ve Carmagnola, iki sütun arasında,
Sigismundo, Dalmaçya'daki o gemi kazasından sonra.
Güneşin batması uçan çekirge misali


Ezra Pound

29. Kanto

İnci, koca küre, ve içi boş,
Göl üstünde sis, güneş ışığıyla dolu,
Pernella concubina
Yeşil gömleğin yeni ve saçılmış altın elinin üstünde
İster ki oğluna miras kalsın
Umarak daha yaşlı mirasçının savaşta öldürülmesini
Ki öyle cesurdu ki, zehirledi en genç biraderini
Siena'ya yıkarak suçu
Ve bunu bir uşakla yaptı
Getirerek savaşı bir kez daha Pitigliano'ya
Ve uşak pişman olmuş ve anlatmıştı bunu
(daha yaşlı olan) Nicolo'ya,
Babasından o elması geri kazanan Pitigliano
"hâlâ üzerine titrer kapatması Pernella'nın".
Kum o gece tıpkı bir fokun sırtıydı
Parlaktı fenerlerin altında
Via Sacra'dan
(Tritonların hangi çetesinden kaçarak)
Açık havaya yükselip
Hipodromun tepeciği üzerinden:
Liberans et vinculo ab omni liberatos
Sanki dört elle kesişen yollarda
Kralın eliyle ya da sacerdos'un
verilmişti özgürlükleri
- Castra San Zeno'dakileri saymazsak …

Tanrı aşkına Cunizza, babasının ruhunu rahatlatmak için
- Cehennem alsın Zeno'ya ihanet edenleri.
Ve beşinci evladı Alberic'ti
Ve altıncısı Cunizza Hanım.

Cavalcanti'nin evinde
anno 1265:
Sanki tümüyle azat edilmiş gibi serbestçe gitti hepsi
Eccelin'in bütün köleleri, babam, da Romano
Castra San Zeno'da Alberic'le birlikte olanları saymazsak
Ve bırak onlar da gitsin
Bedenlerinde cehennem zebanileri.

Ve altıncı evladı Cunizza Hanım
Ki Richard St Boniface'ye verilmişti ilkin
Ve o kocasından Sordello ayırmıştı O'nu
Ve yatmıştı O'nunla Tarviso'da
Tarviso'dan kapı dışarı edilene dek
Ve bırakıldı Bonius adlı bir askerle
nimium amorata in eum
Ve oradan oraya gidip durdu
"Bu yıldızın ışığı hakkımdan geldi"
Ziyadesiyle kendinden hoşnut
Ve en berbat faturaları çoğaltıp durarak.
Ve bu Bonius öldürüldü bir Pazar günü
ve sonra Braganza'dan bir Lord
ve sonra Verona'da bir ev.

Ve bakıp yer tahtalarından göğe
Dedi ki Juventus: "Ölümsüz…"
Dedi ki: "On bin yıl önce…"
Ya da dedi ki: "Geçerek koninin uç noktasından
Başlarsın kopyasını yapmaya",
Böyleydi dinç Juventus, Eylül'de,
Serin havada, gök altında,
Kızlarının davranışı eleştirilmiş olan
Cenaze levazımatçısının evi önünde.
Fakat yaşlı adam kendisini nasıl hissettiğini bilmiyordu
Hatırlamıyordu da bu lakırdıya yol açan şeyi.
Dedi ki: "Bildiğim şeyi, biliyordum,
"Bilgi vazgeçebilir mi bilgi olmaktan?"
Daha yaşlı ihtiyarın çayırlığında
Sürdürdü dolanmasını:
"Her şeyin en hafifidir madde,"
"Tahıl kabuğu, topak topak, fırlatılmış, döndürülmüş eterde,"
"Kuşkusuz ki ezilmiş ağırlıkla,"
"Işık da gözden kaynaklanır;"
"Başımın üstündeki kürede"
"Çapı yirmi adım, çapı otuz adım"
"Camsı, parıltılı yüzeyi –"
"Pek çok yansımalar var"
"Ki böylelikle insan izleyebilir onların dönüşlerini ve hareketlerini"
"Başları şimdi aşağıdadır, ve şimdi yukarıdadır".
Daha sonra iflas etmiş olan
Minerallerin amatör araştırıcısına doğru gitti;
Fotoğraf makinesi sahibi, yörenin gülünç adamı Jo Tyson'un evinin
Önünden geçti; çarpık bacaklıydı kızı
Ve evliydi meclis üyesi birinin oğluyla.

O-hon dit que-ke fois au vi'-a-ge …

İşlerinde kalabilmelerine engel aşırı kültür sahibi
Emekli üç papazın evini geçti.
Kavrulmuş lokumlara duyulan özlem
Özlemi çağırıyordu
(Kişilerin ozmozundan bahsedelim)
Fonografinin iniltisi onların iliklerine işledi
(Haydi biz …
Pornografinin iniltisi …)
Ağustosböcekleri devam eder kesintisiz.
Nafile bir boşlukla döner evlerine bakireler
Nafile bir kızgınlıkla
Döner meskenine on sekizlik delikanlı,
Caz bandosu vurup durdu ve vurup durdu,
Elli yaşındaki centilmen düşündü
Belki de tam böyle olması da iyi diye.
Nasılsa öyle kalsın her şey.

Mitolojik dış görünüm yatar ormandaki yosunda
Ve Darwin hakkında sorular sorar O'na.
Ve hayal görüntüsünün yanan ateşiyle
"Deh! nuvoletta …" diyerek cevap verir
Böylelikle kendisinin gidişinden pişman olabilirdi kadın.
Yosunun koyda sürüklenişi:
Bir rehber, bir akıl hocası ararken kadın,
Amaçlardı erkek onurlu bir kariyeri
Atalarının izinden gidebilmek adına;
Daha büyük bir anlayışsızlık olur mu?
Gençle genç arasındakinden
Daha büyük bir anlayışsızlık bulunmaz.
Genç anlamaya çalışır;
Orta yaşlı ise arzusunu tamamlamaya.
Deniz yosunu neredeyse kurudu, ve suyun üstünde şimdi,
sürüklenir bellek, yosun, aheste gençlik, sürüklenir,
Yayılmış kaya üstüne, ağarmış ve suyun üstünde şimdi;
Wein, Weib, TAN AOİDAN
Bunların en asli olanı ikincisidir, dişi olan
Bir elementtir, dişi olan
Kaostur
Bir ahtapot
Biyolojik bir süreç
ve bizler çabalarız tamamlamaya …
TAN AOİDAN, arzumuz, sürüklenir ….
Ailas e que'm fau miey huelh
Quar no vezon so qu'ieu vuelh.
Dut yaprağımız, kadın, TAN AOİDAN,
"Nel ventre tuo, o nella mente mia,"
"Evet, Han'fendim, tamamen, bir şeyi
Hakkını vererek yapmış olsaydınız".
"Faziamo tutte le due …"
"Hayır, palmiye odasında olmaz". Hanımefendi
Palmiye odasının çok soğuk olduğunu söyler. Des valeurs,
Nom de Dieu, et
encore des valeurs.

Bir denizaltıdır kadın, bir ahtapottur, kadın
Biyolojik bir süreçtir,
Böylelikle döndü orada Arnaut
Üstünde taşa oyulmuş dalga deseni
Kule tepesi aynı düzeyde kuyu kenarıyla
Ve kesme taştan kule üstündeydi onun, diyerek:
"Ölümden sonraki hayattan korkuyorum".
ve bir moladan sonra:
"Şimdi, nihayet, şaşırtabildim O'nu".
Ve başka gün ya da akşam gün batımına doğru arenada
(les gradins)
Bilekte küçük bir dantel
Ve çok temiz de olmayan bir dantel…
Ve ben, "Fakat bu beni mağlup eder,"
"Beni mağlup eder, yani ki anlamıyorum bunu ben;"
"Onların içindeki bu ölüm aşkını".
Kişilerin ozmozunu göz önünde tutalım
nondum orto jubare;
Kule, fildişi, berrak gök
Fildişi bükülmez güneş ışığında
Ve soluk berrak gök
Dar kalçalı Phoibos,
Keskin serin hava,
Kesik çiçek rüzgârda, Helios yanında
Işık kenarının Efendisi, ve Nisan
Uçuşmuş Tanrı ayakları etrafında,
Bir eşek arabası üstündeki güzellik
Oturur beş çamaşır çuvalı üstünde
Perugia yakınında, San Piero'ya götüren
Yol olmalı bu. Gözler kahverengi topaz,
Kahverengi kum üstünde dere suyu,
Beyaz tazılar yamaçta,
Suyun süzülüşü, ışıklar ve karina,
Geceden çıkan gümüş gagalar,
Taş, dal üstünde dal,
lambalar akar suda,
Gölgesinin siyah gövdesi yanında çam ağacı
Ve tepede gölgenin siyah gövdeleri
Ağaçlar erimiş havada.


Ezra Pound

49. Kanto

Yedi göl ve kimsenin yazmadığı bu dizeler için:
Yağmur: ıssız ırmak; bir yolculuk,
Donmuş buluttan ateş, alacakaranlıkta ağır yağmur
Kulübe çatısı altında bir fener vardı.
Kamışlar ağırdır; eğilmiştir;
ve ağlarcasına konuşur bambular.

Sonbaharın ayı; tepeler yükselir göller etrafında
günbatımına karşı
Akşam buluttan bir perde misali,
bir bulanıklık dalgacıkların üstünde; ve arasından
keskin uzun sivri uçları tarçının,
soğuk bir ezgi sazlıklar arasında.
Tepenin ardında keşişin çanını
taşır rüzgâr.

Yelken geçti buradan Nisan'da; döner galiba Ekim'de
Gümüşte solar tekne; usulca;
Irmakta tek başına alazlanır güneş.

Şarap bayrağının günbatımını tuttuğu yerde
Seyrek bacalar tüter çapraz ışıkta
O zaman kar bulutu gelir ırmağa
Ve zümrütle kaplı bir dünya
Bir fener misali yüzer küçük kayık,
Akan su pıhtılaşır sanki soğudukça. Ve San Yin'de
boş zamanları olan insanlar vardır.

Yaban kazları aniden konar kum setine,
Pencere boşluğuna toplaşır bulutlar
Geniş su; güzle çekilir kazlar
Balıkçı fenerleri üstünde takırdar ekinkargaları,
Göğün Kuzey çizgisinde kımıldar bir ışık;
Ki orada delikanlılar karides için ters çevirir taşları.
Bu tepe göllerine gelmişti Tsing bin yedi yüzlerde.
Göğün Güney çizgisinde kımıldar bir ışık.

Devlet zengin denilenleri yaratarak böylelikle borçlanır mı?
Rezalettir bu; Geryon'dur bu.
Eski kral zevk için yaptırmış olsa da
bu kanal hâlâ TenShi'ye çıkar

KEİ MEN RAN KEİ
KİU MAN MAN KEİ
JİTSU GETSU KO KWA
TAN FUKU TAN KAİ

Güneş yükselir; çalış
güneş batar; dinlen
kuyu kaz ve su iç
tarla kaz; tahıl ye
İmparator gücü mü? ve bizim için nedir ki bu?

Dördüncüsü; dinginliğin boyutu.
Ve yabanıl hayvanları yola getiren güç.


Ezra Pound

Dört Ayrılık

...


İnce toz üstünde ince yağmur
Hanın avlusundaki söğütler
Yeşillendikçe yeşillenecek,
Fakat siz, Efendim, iyisi mi ayrılmadan önce şarap alın,
Değil mi ki Go'nun kapılarına vardığınızda
Dostlarınız olmayacak etrafınızda.


Ezra Pound

Sextus Propertius'a Övgü

VII. 

Mutluyum ben gecede, pırıl pırıl gecede;
Ah mutlu kıldı beni divan uzun zevklerimle;
Söylendi bereketli mumlarla kim bilir kaç kelime;
Ne ki ışıklar olmadığında başlar mücadele;
Şimdi çıplak göğüsleriyle güreşir benimle,

Tuniği saçıldı gecikmeyle;
Ve sonra dudaklarını koyarak üstüne
Açtı uykuya düşen göz kapaklarımı; ve ağzı "miskin!" demekte.
Defalarca kucaklaşmalarımızda kollarımız sürekli değişmekte,
Sayısız öpüşleri dudaklarımdan vazgeçememekte.
Venüs'ü körleştiren bir harekete dönüştürme,
Gözlerdir aşkın rehberi,
Paris çıplak almıştı Menelaus'un yatağından gelen Helen'i,
Endymion'un çıplak bedeniydi, Diana için parlak bir olta yemi,
En azından bu hikâye böyleydi.

Dolanırken kaderlerimiz birbirine, aşkla doyurduk gözlerimizi;
Çünkü hiçbir gün dönmezken geri
Gelir üstümüze bir gün ve uzun bir gece.
Salsın üstümüze tanrılar zincirlerini
Ki hiçbir günün gücü yetmesin onları çözmeye.
Ahmaktır zamanla sınırlandıran aşkın çılgınlığını,
Çünkü güneş sürecektir siyah atları,
Toprak getirecektir arpadan buğdayı,
Evvel aşk bilecektir yatıştırmayı,
Nehir devinecektir çeşmeye,
Yüzecektir balıklar kuru sellerde.

Hayır, şimdi bu olurken, bitmesin hayatın meyvesi.
Kuru çelenkler düşürür taçyapraklarını,
Örülür sepetlerde sapları,
Bugün soluyacağız biz aşıkların büyük nefesini,
Yarınsa içine tıkacak kader bizi.
Bütün öpüşlerini versen bile
Verdiğin azdır gene de.

Acılarımı başkasıyla değiştiremem de
Onun acısıyla ölürüm,
Eğer böylesi geceleri bana bahşederse,
Uzundur yıl hesabı, uzundur ömrüm,
Eğer daha çok bahşederse bana,
Tanrı'yım ben an itibarıyla.


Ezra Pound

26 Aralık 2014 Cuma

73. Kanto

Ve sonra uyudum,
Ve uyandığımda yitirilmiş gökte
Gördüm ve işittim
Ve gördüğüm at üstünde bir şövalyeye benziyordu,
Ve işittim şunu:
"Hoşnut etmez beni
Soyumun öldüğünü görmek,
Utanç içerisinde olsalar bile
Bir domuz tarafından yönetilseler bile.
Roosevelt, Churchill ve Eden
Köpekler ve Yahudi ayaktakımı
Hepsi açgözlü yalancı
Ve her türlü şekilde sağılmış halk
Koyun gibi!
Sarzana'da sessizce yatmışım,
Karşı atağın yer gök inleten
Trompetlerinin çağrısını beklerim.
Guido'yum ben, ki sevmiştin sen
Gökten bir ruh gibi
Ve sevmiştin niyetimin berraklığını.
Gördüm temizleyen ateşini
Venüs'ün üçüncü katmanından
Zaten ata binmiştim
Cavalcanti, şövalye
(Önemsiz bir takipçi değil)
Borgos yollarında
Kargaşalı sokaklar boyunca
Istıraplı şehir
(Firenze)
Ki her zaman bölünmüş,
Öfkeli ve hafifmeşrep insanlar
Kölelerin ırkı!
Arimino'yu geçerken
Rastladım heybetli bir ruha
Şarkı söylüyordu neşeyle
Büyülenmiş olarak!
Genç bir köylü kızıydı
Biraz iri yarıydı, fakat güzeldi
Takmıştı iki Almanı koluna
Ve şarkı söylüyordu
Aşk şarkısı söylüyordu
Düşünmeksizin
Cennete gitmeyi.
İxotta Mabedi'nin olduğu yerdeki
Bir maden ocağına
Götürmüştü
Bazı Kanadalıları.
Dört ya da beş kişilik gruplar halindeydiler
Ve hâlâ aşk ateşi yanıyordu bende
İlerlemiş yaşıma rağmen.
Böyledir kızları
Romagna'nın.
Kanadalılar gelmişti
Almanların pisliğini temizlemeye,
Rimini'den arta kalan ne varsa
Yıkmaya;
Durdular
Via Emilia yolunu bir kıza
Sormak için,
Serserilerin tecavüzüne uğramıştı
O zavallı genç kız.
- Peki! Pekâlâ! Askerler
İzleyin beni.
Haydi gidelim
Via Emilia'ya! –
Gösterdi onlara – nereye gidileceğini.
Erkek kardeşi gömmüştü
Mayınları,
Deniz tarafına doğru.
Deniz tarafına doğru götürdü taburu
Biraz iriyarı fakat o güzel kız.
Aferin çocuk! Aferin kız sana!
Salt sevgiyle
Okşadı elleriyle:
Aferin kahraman kız!
Meydan okudu ölüme
Kuşattı kaderini
Ve öldü
O iriyarı kız –
Gururla
Ulaştı amacına!
Ne yücelik!
Canı cehenneme düşmanın!
Yirmisi öldü onların
O kız da öldü
O ayaktakımının arasında.
Mahkumlar kurtuldu.
O küçük kız çocuğunun
Ruhu öyle güçlüydü ki
Şarkı söyledi, şarkı söyledi
Sevinçle büyülenerek
Denize ulaşan yolda
Biraz önce.
Yurdun şerefi!
Şeref! Şeref!
Öl yurt için
Romagna'da!
Ölüler ölü değildir,
Ben kendim geri döndüm
Üçüncü gökten
Romagna'yı görmeye.
Nasıl da güzel bir kış!
Karşı atak sırasında
Dağları görmeye geldim,
Kuzey'de anayurt yeniden doğar,
Ve o kız,
Ve kızlar
Ve oğlanlar
Karalar giyer!


Ezra Pound

Ağaç

Kımıltısız durmuştum ve ormanın ortasında bir ağaçtım,
Biliyordum daha önce görülmemiş şeylerin gerçeğini;
Daphne'yi ve defne ağacının eğilişini
Ve karaağaçla meşeyi yaylada büyüten
Tanrı eğlencesi o yaşlı ikiliyi.
Tanrılar iyilikle yalvarmayana
Ve gönül evlerinin şöminesi üstüne konulmak için
İçeri taşınmayana kadar bu mucize şeyi
Yapabilecek durumda değildi onlar;
Yine de ormanın ortasında bir ağaçtım ben
Ve önceden kafama göre en rezil akılsızlık olan
Bir çok yeni şeyi anladım


Ezra Pound

Ağıt

Gayrı yok bizim için o küçük iç çekiş,
Gayrı yok alacakaranlıkta rüzgârların eziyeti.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok artık yanışım.
Üstümüzdeki havada vınlayan
Rüzgârların titretmesi bizim için gayrı yok.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok şehvetin beni parçalayışı,
Ellerimiz buluşurken
Gayrı yok bizim için titreyiş.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok bizim için dudakların şarabı,
Gayrı yok bizim için ilim irfan.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok o taşkın sel,
Gayrı yok bizim için buluşma yeri
(Bak şu adil ölüme!)
Tintagoel.


Ezra Pound

Arides

Utangaç Arides
çirkin bir kadınla evlendi,
Usanmıştı kendi hayat tarzından,
Başka bir şeyi yapar gibi bunu da yapabilirim
Diye düşündü lakayt ve bezgin.

Gönlünden şunları geçirerek, "Kendime faydam yok
Beni isterse, alsın beni".
Gitti felaketine doğru.


Ezra Pound

Banyo Küveti

Sıcak su boşaltılırken ya da ılıklaşırken
Kenarları porselen bir banyo küveti nasılsa,
İşte öyledir şövalye ihtirasımızın yavaşça serinlemesi,
Ey benim çok övülmüş fakat-büsbütün-hoşnut-olmayan kadınım.


Ezra Pound

Bay Styrax

1. 

Bay Hecatomb Styrax, büyük bir mülkün
ve güçlü kasların sahibidir,
"Mavi formalı"dır ve dağcıdır, evlendi
28 yaşındayken,
Henüz bakir idi o yaştayken,
"Virgo" tabiri Ortaçağ Latince'sinde erildir;
Beceriksizlikleri
Karısını bir dinsel aşırılıktan öbürüne sürükledi.
Adamın şehveti eksik olduğundan
Terk etti kadın o kilise papazını;
Çağdaş ve ahlâksal bir kültün
Baş-rahibesidir şimdi kadın,
Ve şimdi bile, Bay Styrax
İnanmaz estetiğe.


2. 

Biraderi çingenelere takmış kafayı,
Fakat Bay H. Styrax'ın damadı
İtiraz etmektedir kokulu sigaralara.
Niccolo Machiavelli konuşma tarzıyla:
"Böylece kendi çemberinde ilerler şeyler";
Ve böylece imparatorluk korunur.


Ezra Pound

Bir Antlaşma

Seninle bir antlaşma yapıyorum, Walt Whitman -
Yeterince uzun zaman nefret ettim senden.
Geliyorum sana domuz kafalı bir babası olan
Yetişkin bir çocuk gibi:
Dostluklar kurabilecek yaştayım.
Sendin yeni ağacı kesen,
Şimdi zamanıdır onu oymanın.
Elimizde bir özsu var bir de kök
Selâm sabah olsun aramızda.


Ezra Pound

25 Aralık 2014 Perşembe

Bir Bakire

Hayır, hayır! Git yanımdan. Geç vakit ayrıldım ondan.
Bozmam kınımı azıcık parlaklıkla,
Değil mi ki yeni bir ışıkla doludur beni çevreleyen hava;
Narindir kolları, gene de kuşattı beni sımsıkı
Ve eterli bir gazlı bezle örtülmüş gibi bıraktı beni;
Şirin yapraklarlaymış gibi; lâtif bir berraklıklaymış gibi.
Ah, yakınlığında büyü devşirdim
O'nun sarmalandığı şeyle yarı yarıya sarmalanayım diye.

Hayır, hayır! Git yanımdan. Hâlâ çeşnisi bende,
Huş çardaklarından esen ilkbahar rüzgârı gibi uysal.
Yeşil çıkar filizler, Nisan rüzgârı dallarda,
El çabukluğuyla kışın yarasını iyileştirirken,
Ağaçlara benzerliğin bir lezzetini barındırır:
Ağaç kabuğu gibi beyaz, bu hanımın saatleri gibi öyle beyaz.


Ezra Pound

Bir Dosttan Ayrılış

Surların kuzeyindeki mavi dağların
Etrafını dolanır beyaz ırmak;
Burada ayrılmak zorundayız
Ve ölü çimen üstünde gitmeliyiz binlerce kilometreyi.

Yüzen geniş bir bulut gibidir bellek.
Kenetlenmiş elleriyle uzakta eğilen
Eski tanıdıklardan ayrılmak gibidir günbatımı.
Ayrılırken birbirimizden kişner atlarımız birbirlerine.


Ezra Pound

Bir Metro İstasyonunda

Kalabalıkta bu yüzlerin belirişi:
Islak siyah bir dalda taçyaprakları.


Ezra Pound

24 Aralık 2014 Çarşamba

Blandula, Tenulla, Vagula

Senin neyine gerek cennet, ey ruhum?
Özgürlüğümüzü kazandığımızda, güneşin
Zeytin yaprakları arasından üstümüze
Akışkan bir utku yönelteceği berrak bir yeri
Yeğlemez miyiz sanki? Bu hayat bitince
Sirmio'da rastlarsam sana eğer, ey ruhum,
Bulmayacak mıyız sanki dünya keyfinin yüce azizleri
Tarafından kutsanmış yarımadayı,
Dalgaların, berrak gökyakutun, kobalt mavisinin,
Siyanin rengi üstünde kurmayacak mıyız mezhebimizi?
Sonsuz değişimle kımıltılı kavranamaz aynalar,
Üçlü gökmavileri üstünde?

Ruhum, O bizi karşılarsa orada, cennetin
Hangi söylentisi ve cazip saray bahçesi
Ayartabilir ki bizi Riva'nın bulutlu tepeleri ötesinde?


Ezra Pound