Şiir, Sadece

27 Nisan 2012 Cuma

Bana Seni Gerek Seni

Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar öldürür aşk denize daldırır
Tecelli ile doldurur bana seni gerek seni

Aşkın şarabın içem Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem bana seni gerek seni

Sufılere sohbet gerek ahılere ahret gerek
Mecnun'lara leylı gerek bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar
Toprağım anda çagıra bana seni gerek seni

Yunus'durur benim adım gün geldikçe artar odum
İki cihanda maksudum bana seni gerek seni


Yunus Emre

İşitin Ey Yarenler Aşk Bir Güneşe Benzer

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Aşkı var gönlü yanar yumuşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp kah kışa benzer

Ol sultan kapısında hazreti tapısında
Aşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer

Geç Yunus endişeden gerekse bu pişeden
Ere aşk gerek evvel ondan dervişe benzer


Yunus Emre

Ecel Ere Ölem Bir Gün

Ey yarenler ey kardeşler ecel ere ölem bir gün
İşlerime pişman olup kendözüme gelem bir gün

Yanlarıma kona elim söz söylemez ola dilim
Karşıma gele amelim nittim ise görem bir gün

Oğlan gider danışmana saladır dosta düşmana
Şol dört takdir namaz ile (ömrüm) tamam kılam bir gün

Beş karış bezdürür donum yılan çiyan yiye tenim
Alemler ümidi hoca sana ferman olam bir gün

Yunus Emre sen bu sözü dahı tamam etmemişsin
Tek yürüyeyim neyleyim üstadıma gelem bir gün


Yunus Emre

Korkarım Ben Ölem Deyi

Ey yarenler ey kardeşler korkarım ben ölem deyi
Öldüğüme kayırmazam ettiğimi bulam deyi

Bir gün görünür gözüme ayıbım vuralar yüzüme
Endışeden del'olmuşum nidem ben ne kılam deyi

Eğer gerçek kul imişsem ona kulluk kıla idim
Ağlayaydım bu dünyada yarın onda gülem deyi

Hemin geldim bu dünyaya nefsime kulluk eyleyi
İyi amel işlemedim azaptan kurtulam deyi

Ey bıçare miskin Yunus günahım çok neyleyeyim
Sığındım ol Allah'ıma dedi hem afvedem deyi


Yunus Emre

26 Nisan 2012 Perşembe

Ey Padişah! Ey Padişah!

Ey padişah! Ey padişah!
Çün ben beni verdim sana,
Genç ü hazinem kamusu
Sensin benim önden sona.

Evvel dahi bu akl u can
Seninleydi asl iken;
Ahır gerü sensin mekan
Uş varırım senden yana

Senden sana varır yolum,
Sana seni söyler dilim,
İlla sana ermez elim,
Bu hikmette kaldım tana

Bu hikmeti kim ne bile,
Bilse dahi gelmez dile;
Bu ah ile bu zar ile
Gözüm yaşı nice dine!

Dursam seninle dururam,
Baksam seninle görürem
Her kancaru kim yürürem,
Gönlüm yönü senden yana.

Sensin bana can u cihan,
Sensin bana genc-i nihan,
Sendendürür assı, ziyan;
Ne iş gelir benden yana.

Söz söyleten dilimde sen,
Hükmeyliyen içimde sen,
Alıveren elimde sen
Cümle işim önden sona.

Şöyle yakın olmuş iken,
Görmez seni bu can u ten
Kim geçiser bu perdeden,
Kim mani olur hükmüne?

Aşık sana tuttu yüzün
Unuttu cümle kendözün
Cümle sana söyler sözün
Söz söyleten sensin yine.


Aşık Paşa

Söyler İsem Bu Derdi Ben

Söyler isem bu derdi ben
Sırrım cihana faş olur
Sakin olup oturursam
Sağmaz yüreğim baş olur

Seyrim daim senden sana
Seyranlarım senden yana
Sultandürür aşkın bana
Süvar ü hem yoldaş olur

Sen tınma Aşık ol erür
Sayruyu sağı ol görür
Serkeşleri yoldan sürür
Sakinlere ferraş olur


Aşık Paşa

Dilim Bülbül Oldu Öter

Dilim bülbül oldu öter
Ahım cana kılur eser
Türlü türlü yemiş biter
Mamur oldu bostanımız

Geçenler n'etti n'eyledi
Her birisi bir ad koydu
Leyla ile Mecnun gibi
Söyleniser destanımız

Aşk ile başım hoşdürür
Kande varsam yoldaşdürür
Yıl on iki ay sarhoşdürür
Aşktan içmiştir canımız

Muti olduk aşk haline
Bakmadık dünya malına
Girdiler erenler yoluna
Tamam oldu imanımız

Ne kaşadır ne gözedir
Meylimiz güzel yüzedir
Daima solmaz tazedir
Bu bizim gülistanımız

Kim buldu derman ecele
Görsek geri kim ki gele
Dahi gideriz ol yola
Menzildedir kervanımız

Aşık Paşa'm nice nice
Devlet anın ol göz aça
Bizden dahi gelüp geçe
Bu yalancı devranımız




Aşık Paşa

Benden Mi Bana Bu Elem

Benden mi bana bu elem
Aşktan mı yoksa derd ü gam
Bunca bela cevr ü sitem
Bilsem nedendir bilmezem

Canan olursa ger nihan
Kalmaya canda zerre can
Buluban bu sözü ıyan
Bilsem nedendir bilmezem.

Aşkın yürekte yarası
Pes olmuşam avaresi
Ya Rab bu derdin çaresi
Bilsem nedendir bilmezem.

Daim dilefkar olduğum
Şurıde zar olduğum
Talib-i Didar olduğum
Bilsem nedendir bilmezem.

Aşık'ta bu hayret nedir
Ma'şuktaki şevket nedir
Derviş buna hikmet nedir
Bilsem nedendir bilmezem.




Aşık Paşa

Her Kim Bana Ağyar İse

Her kim bana ağyar ise
Hak Tanrı yar olsun ona
Her kancaru varır ise
Bağ u bahar olsun ona.

Bana ağu sunan kişi
Şehd ü şeker olsun işi
Kolay gele müşkül işi
Eli erer olsun ona.

Acı dirliğim isteyen
Tatlı dirilsin dünyada
Kim ölümüm ister ise
Bin yıl ömür olsun ona.

Her kim diler ben har olam
Düşman elinde zar olam
Dostları şad u düşmanı
Dost maşuk yar olsun ona.

Ardımca taşlar atanı
Hak tahta ağdırsın onu
Önüme kuyu kazanı
Güller nisar olsun ona.

Her kim diler ise benim
Ol dostumdan ayrıldığım
Gözlerinden hicap gitsin
Dizar ıyan olsun ona.

Bu Muhlis oğlu Paşa'nın
Güldüğün istemiyenin
Ağladığım istiyenin
Gözüm pınar olsun ona.


Aşık Paşa

25 Nisan 2012 Çarşamba

Deniz

Ben deniz kenarındaki odamda,
Pencereye hiç bakmadan,
Dışarda geçen kayıkların
Karpuz yüklü olduğunu bilirim.

Deniz, benim eskiden yaptığım gibi,
Aynasını odamın tavanında
Dolaştırıp beni kızdırmaktan
Hoşlanır.

Yosun kokusu
Ve sahile çekilmiş dalyan direkleri
Sahilde yaşayan çocuklara
Hiçbir şey hatırlatmaz.


Orhan Veli
(Eylül 1937/Varlık,15.9.1937)

Ağaç

Ağaca bir taş attım
Düşmedi taşım
Düşmedi taşım
Taşımı ağaç yedi
Taşımı isterim
Taşımı isterim


Orhan Veli
(Ağustos 1937/Varlık, 15.9.1937)

Sicilyalı Balıkçı

Yüz sene sonra bugünkü dünyadan
Bir tek insan kalmadığı gün,
Sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı
Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize
O zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp
Benden bir mısra mırıldanacak
Şarkı halinde;
Bu dünyadan, Mehmet Ali isminde bir şairin
Gelip geçtiğini bilmeksizin.
Bu güzel düşüncenin
Olmayacağından eminim
Fakat nedense bu iş
Benim pek tuhafıma gidiyor.


Orhan Veli
(Ağustos 1937/Gençlik, 15.5.1938)

Yaşıyor Musun?

Takmaya çalışırken kuyruğunu
Birlikte yaptığımız şeytan uçurtmasının
Görürdüm çırpınırdı ufacık kalbin.
Hatırımdan bile geçmezdi
Sana duyduklarımı söylemek.
Acaba hâlâ yaşıyor musun?


Orhan Veli
(Ağustos1037/Varllk, 1.5.1952)

24 Nisan 2012 Salı

Hoy Lu-Lu

İsterim benim de acaip isimleri
Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun.
Onlarla Madagaskar limanlarından
Çin'e kadar yolculuk yapmak isterim.
İsterim içlerinden bir tanesi
Vapurun güvertesinde, yıldızlara karşı
«Hoy Lu-Lu» şarkısını söylesin her gece.

Ve bir gün ansızın bir tanesine
Rastgelmek isterim
Paris'te..,


Orhan Veli
(Ağustos 1937/Varlık,15.0.1937)

Yolculuk

Yolculuk niyetinde değilim
Fakat böyle bir iş yapmaya kalksam
Doğru İstanbul'a gelirim.
Beni Bebek tramvayında görünce
Ne yaparsın acep?

Maamafih söylediğim gibi
Yolculuk niyetinde değilim!..


Orhan Veli
(Ağustos 1037/Varlık, 15.0.1037)





  

Yokuş

Öteki dünyada, akşam vakitleri,
Fabrikamızın paydos saatinde
Bizi evlerimize götürecek olan yol
Böyle yokuş değilse eğer
Ölüm hiç de fena bir şey değil.


Orhan Veli
(Ağustos 1937/Varlık,15.9.1937)

Şarkı II

Dem bezm-i visalinde heba olmak içindir
Canım senin uğrunda feda olmak içindir
Nabzım helecanımda seda olmak içindir
Canım senin uğrunda feda olmak içindir

Bardak boşanır bencileyin dolmayı bilmez
Benzim gibi yaprak sararıp solmayı bilmez
Hiçbir şey canımca feda olmayı bilmez.
Canım senin uğrunda feda olmak içindir.


Orhan Veli
(Papirüs,Ocak 1067)
 
1. Şarkı I, Refik Fersan bestelemiştir.
2. Şarkı II, Suphi Ziya bestelemiştir.

Şarkı I

Felah bulmadı bir türlü derd ü mihnetten
Ne türlü ateşe yanmış gönül muhabbetten
Müreccah olmadı divanelik bu haletten
Ne türlü ateşe yanmış gönül muhabbetten


Orhan Veli

Rubai

Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.


Orhan Veli
(Aile. 1951, Sayı 17)

Canan I

Canan ki Degütasyon'a gelmez
Balıkpazarı’na hiç gelmez.


Orhan Veli
(Yeni Dergi, 1.2.1951) 

1. Bu şiirin, Orhan Veli'nin arkadaşı Nahit Hanım'a göre, şu biçimde olanı da vardır:
«Canan ki gündüzleri gelmez
«Gece yansından sonra hiç gelmez»










19 Nisan 2012 Perşembe

Efsane

Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı
Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı

O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk
Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengârenk

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe
Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir
Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnâmeleşir

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı
Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı

Lâkin artık o hayal âlemi bir efsâne
Ses sada yok bu değil sanki o devlethane


Orhan Veli
(Nokta.15.2.1951)









17 Nisan 2012 Salı

Толстой

Я только что прочел новую драму Л.
Толстого и не могу прийти в себя от
ужаса... Неужели наш народ таков, каким
изображает его Л. Толстой?.. Стоит
подумать еще и о том, как отзовется
такое публичное представление русского
сельского быта у иностранцев и за
границей, где вся печать, дышащая
злобою против России, хватается жадно
за всякое у нас явление и раздувает
иногда ничтожные или вымышленные
факты в целую картину русского
безобразия. Вот, скажут, как сами
русские изображают быт своего народа!
К. Победоносцев -- Александру III
18 февраля 1887 года

Юными надменными глазами
глядя на билет, как на пустой,
держит по истории экзамен
граф Лев Николаевич Толстой.

Знаменит он -- едок и задирист --
только тем, что граф и вертопрах,
тем, что у него орловский выезд,
тем, что у него шинель в бобрах.

Граф молчит, угрюмый, диковатый,
как волчонок, худ, большеголов,
ну а перед ним дундуковатый
враг его -- профессор Иванов.

Зависть к титулованным запрятав,
он от желчи собственной прокис.
Мерзок дундукизм аристократов,
но страшней плебейский дундукизм.

А от графа запахом дворянским
хлещет раздражающе, остро:
чуть одеколоном, чуть шампанским,
лошадьми, пожалуй, даже "trop".

Иванов бы сам хотел так пахнуть
и, за это тайно разъярен,
"Нуте-с, что же вам подскажет память?" --
графа сладко спрашивает он.

На лице плебействует сиянье --
ни полслова граф не произнес.
"Изложить великие деянья
Николая Первого" -- вопрос.

Скучно повторять за трепачами.
Скучно говорить наоборот.
Пожимает граф Толстой плечами
и другой билет себе берет.

Но билеты -- словно осмеянье.
Как их можно принимать всерьез?
"Изложить великие деянья
Анны Иоанновны" -- вопрос.

Кто вы, составители билетов,
если, пряча столькое в тени,
о деяньях просите ответов,
а о злодеяниях -- ни-ни?

Припомадят время и припудрят
и несут велеречивый вздор.
Кто сейчас историк -- Пимен мудрый
или же придворный куафер?

Как Катюшу Маслову, Россию,
разведя красивое вранье,
лживые историки растлили --
господа Нехлюдовы ее.

Но не отвернула лик фортуна, -
мы под сенью Пушкина росли.
Слава богу, есть литература --
лучшая история Руси.

Шмыгает профессор мокроносо.
"Нуте-с, не пора ли, граф, начать?"
Граф Толстой выходит. На вопросы
граф Толстой не хочет отвечать.

И профессор нуль ему как выдаст!
Долго ждал счастливой той поры:
на тебе за твой орловский выезд,
на тебе за все твои бобры.

Нуль Толстому! Выискался гений!
Нуль Толстому! Жирный! Вуаля!
Тем, кто выше всяких измерений,
нуль поставить -- праздник для нуля.

А Толстой по улицам гуляет,
отпустив орловский выезд свой,
а Толстой штиблетами гоняет
тополиный пух на мостовой.

Будут еще слава и доносы,
будут и от церкви отлучать.
Но настанет время -- на вопросы
граф Толстой захочет отвечать!

А пьянчужка в драной бабьей кофте
вслед ему грозится кулаком:
"Мы еще тебя, графьеныш, к ногтю".
Эх, дурила, знал бы ты -- о ком...

Лучшие из русского дворянства --
фрак ни на одном не мешковат! --
лишь играли в пьянство-дуэлянство,
тонко соблюдая машкерад.

Были те повесы и кутилы
мудрецы в тиши библиотек.
Были в двадцать лет не инфантильны --
это вам не следующий век!

Мужиком никто не притворялся,
и, целуя бледный луч клинка,
лучшие из русского дворянства,
шли на эшафот за мужика.

До сих пор над русскими полями
в заржавелый колокол небес
ветер бьет нетленными телами
дерзостных повешенных повес.

Вы не дорожили головою,
и за доблесть вечный вам почет.
Это вашей кровью голубою
наша Волга-матушка течет!

И за ваше гордое буянство --
вам, любившим тройки и цыган,
лучшие из русского дворянства, -
слава от рабочих и крестьян!

Евгений Евтушенко

Seyahat

(Renâ Bizet'den mülhem)


Her yanı yolculuk dolu gökyüzünde
Altından kuşlarımın çırpınışı var.
Dönüyorlar bir manzaranın üstünde;
Soluk, gül rengi bir günle dönüyorlar.

Hangi liman veya adaya bu gidiş
En canlı çırpınışlar kanatlarında?
Denizde ne bir yelken, ne bir ürperiş;
Bütün zenci kurallar ölü bu anda.

Gidecekler beyaz köpükten izinde
Uzak, ağır ve çok uzak bir vapurun,
Birden belirecek hepsinin gözünde
Manzarası, Yafa'nın ve Singapur'un.

Sonra, sabahlann en muhayyelini
Geri getirecekler bu uçuşlarında
Ve anlatacaklar hikâyelerini
Hâzzın en büyüğünü duyan ruhuma.


Orhan Veli
(1937/Papirüs, Haziran1967)









Mahallemdeki Akşamlar İçin

Kımıldanır mahallemin daralan ruhu
Basma perdelerimde gün batarken.
Atıp saatler süren uykusunu
Odama uzanır akasyam pencereden.

Kırmızı, uzak damlarda bir serinleme,
Uyanır gündüz uykusundan evler,
Kapılarda işleri ellerinde
Kadınlar giyinip kocalarını bekler.

İyi insanların ruhudur yakınlaşır,
Takunya sesleri gelir evlerden,
Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır,
Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden.

Her şeyin geliş saatidir akşam
Mahallede ömürler akşamüstü başlar.
Hepsi burda buluşmaya gelir, akşam;
Başka dünyalardan, ayaklar, başlar...


Orhan Veli
(1937/Varlık, 1.121951)





Haber

Sardı o her akşamki sessizlik, yokuşları,
Bin bir hülyaya açık penceremin camında,
Sükûtu örüp bu sonbahar akşamında
Bir âlem doğdu yine gideri günün ardından.

Sardı o her akşamki sessizlik, yokuşları,
Bir âlem doğdu yine giden günle beraber,
Geldi medar ellerinden beklediğim haber,
«Başladı cıvıltıya canevimin kuşları.»

Gördüm giden günün ardından sulara dalan
Gözlerin yeni bir dünyaya açıldığını.
Bir üstüva âlemine yaklaşıldığını,
Bu akşam kuşların ufuktan koptuğu an.

Kuruldu bir âlem her günkü dünyamızdan uzak,
Kaybolduğum düşünceye ve kendime yakın.
Kuşlar, dizi dizi kuşlar...Kuşlar, akın akın...
Rüyam benden bu akşam ve ben rüyamdan uzak.


Orhan Veli
(1937/Varlık, 1.9.1937)









İhtiyarlık


(Franz Hellens'den mülhem)


Benim, bardağın, sürahinin
Önümüzdesin rengin uçmuş.
Bu eski, sevdiğim bir duruş;
Elin içinde benimkinin.

İçelim! Madem ömrümüz hoş
Geçmiş, tatmamışız ayrılık.
Madem ne bardağımız kırık
Madem ne de sürahimiz boş.

Bir gün ikimizden birimiz
İçmek.veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.


Orhan Veli
(1937/Varlık, 15.2.1937)





Ölümden Sonra Neşelenmek İçin Lied

Ben sonsuz bir deniz düşünürüm.
Bulutlar başımın üzerinden
Bir Olymp ilâhı sükûniyle

Geçip giderken
Ve kır melekleri şarkılarını söyleyip
Raksederken ekin tarlalarında,

Göze görünmeden.
Fakat neden mavi gökyüzlerine
Genişlerken ağustos böceklerinin sesi,
Kuşlar yine onun türküsünü söyler?


Orhan Veli
(Mayıs 1937/Varlık,15.8.1937)









16 Nisan 2012 Pazartesi

Helene İçin

(Nezihe Adil Arda'ya)


Ötesi yok şehre ulaşınca kaderin yolu
Pişman bir el kapayacak kapısını ömrünün;
Hatırlayacaksın beni gözlerin yaşla dolu,
Güzelliğin yalnız mısralarımda kaldığı gün.

Odanı, dolduracak son mevsimin, son baharın...
İsmini dinleyeceksin serin esen rüzgârda,
Duyacaksın ateş feryadını hâtıraların
Akşam vakti söylenen âşıkane şarkılarda.

Ve bilhassa parmaklığına dayandığın zaman
Ufku uzak şehirlere açılan balkonunun,
Günahların geçecek hafızanın arkasından.
Günahların... Sonu gelmez kafilelerden uzun...

Öterken ağaçlarda kuşlar tahayyül içinde,
Bakışlarında sükûnun zehri, dinleyeceksin,
Türlü acılar şekillenecek yine içinde
«Ah! Şairim bu akşam da geçmedi» diyeceksin.

Ve ulaşacak bu son şehre kaderin yolu,
Kapayacak pişman bir el kapısını ömrünün;
Hatırlayacaksın beni gözlerin yaşla dolu,
Güzelliğin yalnız şarkılarımda kaldığı gün.


Orhan Veli
(Nisan 1937/Varlık. 1.8.1937)



Güneş

Ah aydınlıklardan uzaktayım
Kafamda o dağılmayan sükûn,
Ölmedim lâkin, yaşamaktayım
Dinle bak, vurmada nabzı ruhun.

Yarasalar duyurmada bana
Kanatlarının ihtizazını.
Şimdi hep korkular benden yana
Bekliyor sular, açmış ağzını.

Ah aydınlıklardan uzaktayım
Kafamda o dağılmayan sükûn.
Ölmedim lâkin, yaşamaktayım
Dinle bak, vurmada nabzı ruhun.

Siyah ufukların arkasında
Seslerle çiçeklenmede bahar
Ve muhayyilemin havasında
En güzel zamanın renkleri var.

Ölmedim hâlâ... yaşamaktayım.
Dinle bak: vurmada nabzı ruhun!
Ah aydınlıklardan uzaktayım
Kafamda o dağılmayan sükûn.

Ruhum ölüm rüzgârlarına eş,
Işık yok gecemde, gündüzümde.
Gözlerim görmüyor... lâkin güneş
O her zaman, her zaman yüzümde.


Orhan Veli
(Mart 1937/Varlık, 1.4.1937)

Uzun Bir Istırabın Sonunda Ve Bir Saadet Anında Gelecek Ölümün Türküsü

Bir sahile varacak günlerimiz..
Günler ki namütenahi ıstırap.
Kalmayacak bugünkü hasta, harap
Yüzlerde bahtın karanlığından bir iz.

Şekillenecek ruhu çeken kutup:
Sevmek kadar tatlı, yaşamak kadar
Kısa bir ânın ötesinde bahar.
İşte o dem ki bir ömrü unutup

Açacağıznurdan kapılarını
Bugün vadedilen cennetimizin.
En güzel, en son memleketimizin
Bulacağız ışıktan pınarını.

Gün vuracak baktığımız her yüze
Ve kızlar, kucaklarında çiçekler,
Ebedi baharı getirecekler
Bu yeniden başlayan ömrümüze.


Orhan Veli
(Mart 1937/Varhk, 15.3.1937)









Ekmek

Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı,
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar;
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar
Otların içine sırtüstü yatmanın tadı.

Avucumda sıcaklığını duyduğum ekmek;
Üstümde hâtırası kadar güzel sonbahar;
O bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar
Düşünürüm bir çocuk türküsü söyleyerek.


Orhan Veli
(1936/Varhk.1.3.1952)









13 Nisan 2012 Cuma

Roses And Rue

Could we dig up this long-buried treasure,
Were it worth the pleasure,
We never could learn love's song,
We are parted too long.


Could the passionate past that is fled
Call back its dead,
Could we live it all over again,
Were it worth the pain!


I remember we used to meet
By an ivied seat,
And you warbled each pretty word
With the air of a bird;


And your voice had a quaver in it,
Just like a linnet,
And shook, as the blackbird's throat
With its last big note;


And your eyes, they were green and grey
Like an April day,
But lit into amethyst
When I stooped and kissed;


And your mouth, it would never smile
For a long, long while,
Then it rippled all over with laughter
Five minutes after.


You were always afraid of a shower,
Just like a flower:
I remember you started and ran
When the rain began.


I remember I never could catch you,
For no one could match you,
You had wonderful, luminous, fleet,
Little wings to your feet.


I remember your hair - did I tie it?
For it always ran riot -
Like a tangled sunbeam of gold:
These things are old.


I remember so well the room,
And the lilac bloom
That beat at the dripping pane
In the warm June rain;


And the colour of your gown,
It was amber-brown,
And two yellow satin bows
From your shoulders rose.


And the handkerchief of French lace
Which you held to your face -
Had a small tear left a stain?
Or was it the rain?


On your hand as it waved adieu
There were veins of blue;
In your voice as it said good-bye
Was a petulant cry,


'You have only wasted your life.'
(Ah, that was the knife!)
When I rushed through the garden gate
It was all too late.


Could we live it over again,
Were it worth the pain,
Could the passionate past that is fled
Call back its dead!


Well, if my heart must break,
Dear love, for your sake,
It will break in music, I know,
Poets' hearts break so.

But strange that I was not told
That the brain can hold
In a tiny ivory cell
God's heaven and hell.


Oscar Wilde

Tuba

Güneşli mavi ellere yelken açar
Beyaz kanatlı, altın yüklü gemiler,
Ve uçup giden hülyamızda ağaçlar,
Çeşmelerinden abıhayat akan yer.

Beyaz kuşlarla ve günlerce yolculuk;
Sihirli Hind'e doğru açılan diba,
En sonunda bereket akıtan oluk,
Olgun yemişleri yere değen Tuba.


Orhan Veli
(1936/Varhk,15.7.1937)









Uyku

Üzerinde beni uyutan minder
Yavaş yavaş girer ılık bir suya,
Hind'e doğru yelken açar gemiler,
Bir uyku âlemine doğar dünya.

Sırça tastan sihirli su içilir,
Keskin Sırat koç üstünde geçilir,
Açılmayan susam artık açılır
Başlar yolu cennete giden rüya...


Orhan Veli
(1936/Varlık. 1.6.1937)









Masal

Çocuk gönlüm kaygılardan azade
Yüzlerde nur, ekinlerde bereket;
At üstünde mor kâküllü şehzade;
Unutmaya başladığım memleket,

Şakağımda annemin sıcak dizi,
Kulağımda falcı kadının sözü,
Göl başında padişahın üç kızı,
Alaylarla Kafdağına hareket.


Orhan Veli
(1936/Varlık. 1.8.1937)









Dar Kapı

Nedir bu geceyle gelen birsam?
Duyuyorum serzenişlerini.
Karanlıkta ağzının yerini
Arıyor deli gibi hafızam.

«Yanıyor unutulmuş buhurdan
Yine gecenin içinde sessiz»
Hâtıralarla kabaran deniz,
Doluyor ruhun oluklarından.

Işık yağıyor doğan geceden.
Nasıl diriliş bu, neden sonra?
Bu rüya gibi geceden sonra
Gidecek mi o maziden gelen?

Seziyorum senelerce susan
Ruhumda taptaze bir geriniş,
Sonuna vardığım çölden geniş
Ayaklanma açılan umman.

Bütün mevsimlerimin üstüne
Geriliyor bembeyaz bir kanat.
Gelip durdu artık işte hayat
Bana hep onu vadeden güne.

Artık ebedî huzur deminin
İçebilirim sırlı tasından,
Girmek üzereyim dar kapısından
O eski rüyalar âleminin.


Orhan Veli
(Aralık1938/Varlık, 15.1.1937)







11 Nisan 2012 Çarşamba

Sonsuz Şiir

Çağdaş bir müzede 
Eski bir sinagogda 
Sinagogun içinde 
Ben 
Kendi içimde 
Yüreğim 
Yüreğimin içinde 
Bir müze 
Bir müzenin içinde 
Bir sinagog 
İçinde o 
Ben 
Kendi içimde 
Yüreğim 
Yüreğimin içinde 
Bir müze 


Yehuda AMICHAI

Bu Yüzyılın Ortalarında

Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük 
Yüzlerimizin yarısı ve dolu gözlerle 
Eski Mısır'dan bir sahne gibi 
Bir an, öylece. 

Saçlarını okşadım 
Geldiğin yöne doğru, 
Çağırdık birbirimizi, 
Bilinmez kentlerin adını söyler gibi 
Yol boyunca 
Kimsenin uğramadığı kentler. 

Şarap gibi 
İnsanları içiyor dünya, ve sevilerini, 
Unutmak için. 
Unutamıyor 
Ve Filistin tepelerinin etekleri gibi 
Huzur bulamayacağız hiçbir zaman. 

Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük, 
Beni bekleyen vücudunu gördüm gölgelerin arasında 
Daha o zaman sıkılıyordu sırtımda 
Uzun bir yolculuğun deri kayışları. 
Ölümlü kalçalarına övgüler düzdüm, 
Geçici yüzümü övdün sense, 
Saçlarını okşadım gideceğin yöne doğru, 
Sonunun peygamberi derine dokundum 
Uykusuz ellerine dokundum 
Belki bir gün şarkılar söyleyecek dudaklarına dokundum. 

Çölün tozları kapladı 
Üzerinde yemeye zamanımız olmayan masayı, 
Fakat parmağımla 
Adının harflerini yazabildim tozlara 


Yehuda AMICHAI

Auschwitz'ten Sonra

Auschwitz’ten sonra teoloji öldü:  
Vatikan’ın bacalarından, beyaz dumanlar yükselir-- 
kardinaller tarafından seçilmiş bir Papa’nın işareti.
Auschwitz’teki krematoryumdan, kara dumanlar yükselir-- 
Tanrılar Meclisinin seçmediği 
Seçilmiş Ulusun işareti.

Auschwitz’ten sonra teoloji öldü:
İmha edilecek sâkinlerin bileklerinde
Tanrı’nın telefon numarası
Ama numara cevap vermiyor bir türlü
Ve şimdi bağlantı kuramıyor hiçbiri.

Auschwitz’ten sonra yeni bir tanrıbilim var:
Shoah’ta ölen Yahudiler
Onların Tanrısı gibi oluyor şimdi,
O Tanrı hiçbir şeye benzemez ve yoktur gövdesi.
Ölenler de hiçbir şeye benzemez ve yoktur onların da gövdesi.


Shoah: İbranice’de, İsrail dışındaki Musevilere uygulanan
vahşeti ifade eder. 
 
 
Yehuda AMICHAI

Ehram

Ey aşılmaz dağların ardında,
Ulaşılmaz beldelerden uzak,
Hasretin dallarım tutan sak,
Mavi, sonsuz bir takın atında!

Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilâhî geriniş,
Rüyalarıma hükmeden güzel!

Nerde eğilen dalından yere
Portakalların düştüğü çardak,
Kadehe doyarak değen dudak,
Sevgiyle bakan göz, gecelere.

Yanmış ruhu titreten ilâhi,
Yapraklarda billûrlaşan seher,
Nerde çam kokan tahta testiler.
Geyik sesiyle çınlayan vadi?

Yaldız dallarda çiçek yerine
Yıldız açmaz mı artık ağaçlar?
Yanmaz mı bin rüya ile saçlar
Kapanıp günün eteklerine.

Ey gülüşü sabahlardan güzel,
Dünyası düşüncelerden geniş!
Ey göğsünde ilâhi geriniş
Rüyalarıma hükmeden güzel!

Hakikate olmaz mı acep ram
Yıllardır beslediğim düşünce?
Çıkılmaz dağlardan da mı yüce
Hasretlerin tırmandığı ehram?


Orhan Veli
(Aralık 1936/Varlık, 1.1.1937)

Son Türkü

Kaybolmak üzre suya düşen bilezik
Bak bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?

Durdu beni ölüme götüren kervan.
Eski bir şarkı söyleniyor rüzgârda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilâhilerim hâlâ okunan.

Sevgilim... ellerime dokunaraktan...
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?

Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde.


Orhan Veli
(Ekim 1936/Varlık,15.6.1937)

Odamda

Ben miyim bu şeylerin sahibi?
Kafamda bir çocuk var meraksız,
İç âlemim oyuncaktan farksız.
Odam, içime bir ayna gibi.

Bir ışık oyunu var tavanda
Gölgeler seslerle birleşiyor
Ve bir karga beynimi deşiyor
Azaplar kemirdiğim bu anda.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yanlızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Bağlanıyor bir iple, bir sürü
Düşünce köyleri birbirine,
Çöküyor her şeyin üzerine
Hülyam boyunca kurduğum köprü.

Ve doluyor sessiz, ordularım,
Durmadan, dinlenmeden odama.
Urbam içinde yatan adama
Hayretle bakıyor dört duvarım.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Ve delirmenin tatlı vehmini
Sessizlik odama dolduruyor.
Kargam hâlâ başımda duruyor
Bulmak'çün beyin cehennemini.

Düşüp yatağın dalgalarına
Günlerce sürüyor bu yolculuk.
Durmadan akıtıyor bir oluk
Korkuyu sükûtun mezarına.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.

Dünyaya tek gelen insan gibi
Atılıyorum bir Hint dağına.
Giriyor kafamın darlığına
Kimsesiz dünyaların sahibi

Gidip gidip gelmede aynı his,
Ulaşmıyor iskeleye çıma.
Ansızın dikiliyor karşıma
Boynum kalınlığındaki ceviz.

Kardeşini öldürüyor Kaabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.


Orhan Veli
(Ekim 1938/Varlık, 18,12.1936)

Zeval

Örtüldü hafızanın örtüsü
Tasalarımın bittiği yerde.
Yükseliyor şimdi perde perde
«Geri gelen saadet» türküsü.

Devri tamam oldu pervanenin
Gökten bir beklediğim kalmadı.
Tükendi artık içimde tadı
Yıldızlı küreler düşünmenin.

Ne çıkar karşıma çıksa ecel,
Bu boşluk ondan daha mı iyi?
Başka bir âlemden beklediği
Olmayan kula zeval ne güzel!

Beklememek, beter beklemeden;
Geldi yolunu gözlediğim yâr.
Al bu başı sen artık ey rüzgâr
Ve sus artık sus artık ey beden!


Orhan Veli
(Ekim 1936/Varlık, 15.5.1937)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Kurt

Ah! artık benim de benzim sarı,
Damar kanımı dolaştırmıyor.
Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor,
Beni Şehrazad'ın masalları.

Anlamıyorum dilinden artık
Geceyi saran güzelliğin,
İçim, kör bir kuyu gibi derin,
Ve sonsuz rüyasında yalnızlık.

Susmak istiyorum, susmak bugün.
Susmak, hiçbir üzüntü duymadan,
Büyük bir kuş iniyor semadan.
Sükût, bu indiğini gördüğün.

Artık tırtılları beslemiyor
Bahçemin orta yerindeki dut.
Başıma kondu ebedi sükût.
Gün, yeniden doğmak istemiyor.

Kuşla oldumsa da senli benli,
Beynimi kurcalayan bir kurt var:
Anlamak istiyorum, ne yapar
Rüzgârı boşalınca yelkenli?


Orhan Veli
(Ekim 1936/Varlık, 1.1.1937)

Ave Maria

Rüzgâr tersine esiyor..
Niçin? Eski günler geri mi gelecek?
Kımıldıyor kozasında böcek
Bildiği hayata doğmak için.

Neden içimize doldu vehim?
Ah ümit., ümit, yollar boyunca.
Düşünmez miydi akşam olunca
Hacer'in kollarında İbrahim?

Ve gemisinde Kleopatra?
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgâr
Dolarak erguvan atlaslara?

Elimize değen kimin eli?
Kimdir bu muammalarla gelen?
O mu, helezonlara yükselen,
Saba ellerinin en güzeli?

Sesler mi çözülüyor derinde,
Nedir durup dinlediklerimiz,
Şarkı mı söylüyor Semiramis
Babil'in asma bahçelerinde?

Omzundan örtüler kaydı yere.
Kim bu, kim alnımızdaki yazı?
Gözlerinde günahının hazzı
Gülüyor saz benizli bakire.


Orhan Veli
(Eylül 1936/Varlık, 1.2.1937)

8 Nisan 2012 Pazar

Nazım'ın Yüreği

Usanınca gerçeklerin yalanından, 
kaygan, yüzsüz baskıdan, 
tunç Nâzım'ı anımsarım 
ve sesini 
   biraz hançerimsi : 
      "Merhaba kardaşım... 
   Ne o, neden yüzün asık öyle 
      Boş ver! 
   Yoksa şiir mi takıldı bir yerde? 
      Gel, birlikte bitirelim. 
   Paran mı yok? 
      Bakarız bir çaresine, dert değil. 
Kız mı? 
      Aldırma bulunur..." 
Oysa asıl kendisinde var bir şey, 
   içini kemiren yüz çizgilerinden dehşetle akan : 
      "Hepsi iyi de, 
         şu yürek ağrısı... 
      Adam sen de 
         ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..." 
Kimisi için şiir bir roldür, 
Kimisine bir dükkân, 
   kazançtır. 
Onun içinse ağrıdır şiir, 
   rol değil. 
Nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte. 
Üzerine titreyen doktoru bir gün, 
hani pek de güvenemiyerek, 
tenbih etmişti bana : 
   "Bakın" demişti, 
   "Keskin konulardan kaçının ki 
   ağrımasın Nâzım'ın yüreği..." 
Hey gidi doktor... 
   Hastanız gitti. 
Yaramadı çabalarınız. 
Yüreğiyse onun 
   gizli gizli çarparak 
   sürdürdü ağrısını 
      ölümünden sonra da. 
İçimdeki acı için ağrıyor, 
Türkler için, Ruslar için ağrıyor, 
kendisi gibi mapusta özgür olanlar için 
özgürlükte mapus gibiler için 
   ağrıyor. 
Hapisane acılarıyla yanan o yürek 
   - ölümden sonra bile - 
      dinlemiyor doktorları, 
korkak olduğumuz zaman 
   ağrıyor. 
neme gerek dersek ağrıyor. 
Onun gibi açık yürekle : 
   "Merhaba kardaşım..." 
   diyemezsek ağrıyor... 
Varsın ağrısın 
   hepsi için yüreklerimiz, 
   tek ağrımasın Nâzım'ın yüreği. 


Yevgeni YEVTUŞENKO

Stalin'in Mirasçıları

Mermer sessizdi.
 sessizce parıldıyordu camlar.
Nöbetçiler sessizdi,
 birer heykele çevirmişti onları rüzgâr.
İncecik tüken duman
 tabutun üstünde salınıyordu.
Ölüyü geçirirlerken anıtın kapısından
 sütunlardan akıyordu solukları.
Ağır ağır taşıdılar tabutu
  süngüler arasından.
Ölü de sessizdi -
 ölü de, o da!
  sessizdi, ölüydü.
Kaskatı sıkmıştı
 mumyalanmış yumruklarını,
ölü diye yutturuyordu kendini,
 ama herkesi gözetliyordu
  tabutunun içinden.
Kimler taşıyor kendini,
 unutmak istemiyordu:
Ryazan'lı, Kursk'lu gencecik erleri
  unutmak istemiyordu,
bir yolunu bulup kalkacaktı çünkü,
mezarından kalkmayı aklına koymuştu çünkü,
O toy delikanlıları
 kalkıp kandıracaktı.
Bir şeyler kuruyordu.
Dinlenmek için uykuya dalmıştı sadece.

Çoğaltın nöbetçileri,
 çoğaltın,
daha çok, daha çok nöbetçi dikin
  o tabutun başına,
Stalin dirilir belki,
 ve belki Stalin'le
Stalin'le birlikte geçmiş dirilir.
Kutlu, yüce geçmişimizi söylemiyorum,
Turksib'i söylemiyorum,
 Magnitogorsk'u söylemiyorum,
  Berlin'e çekilen bayrağımızı.
İyilerin bir yana itildiği günleri,
  haksız suçlamaları,
suçsuzların yakalanışını söylüyorum ben.
Güzel tohumlar ekmiştik oysa.
Maden eritmiştik,
sıralanıp yürümüştük
  onurumuzla.
Ama Stalin korktu bizden.
Uzak görüşlü değildi.
Siyaset dolapları çevirmekte ustaydı
ve kendine bir sürü mirasçı bıraktı
    yeryüzünde.
Mutlaka bir telefon vardır
  tabutunda şimdi,
şimdi Stalin
 buyruklar vermektedir
   Enver Hoca'ya.
Başka kime uzanabilir
 o tabuta bağlanmış telefon telleri!

Hayır,
 Stalin boyun eğmedi daha.
Aklınca ölümü kandıracak.
Bu anıtın içinden çıkardık onu,
    taşıdık;
Ama Stalin'in içinden nasıl çıkarıp
nasıl taşıyacağız
  mirasçılarını!
Mirasçıların bazıları gül buduyorlar
    bahçelerinde,
dinleniyorlar,
 sıranın
  kendilerine geleceğini sanıyorlar yine;
bazıları da
 küfürler savuruyorlar Stalin'e kürsülerde,
ama geceleri
 iç çekerek anıyorlar eski günleri.
Parti her şeyle ilgileneyim ister.
"Sen kendi işine bak," diyen olursa bana,
  uyuşuk olmak istemiyorum derim,
   bu da benim işimdir.
Stalin'in mirasçıları
  soluk aldıkça dünyada,
tabutunda Stalin
  pusuya yatmış
   dirilmektedir.

1962
Yevgeni YEVTUŞENKO

Öldürme Özgürlüğü

Özgürlük Anıtı'nın rengi şimdi 
Bir ölümcül donuklukla eşittir 
Kurşunlandı özgürlük, onun sevgili adı 
Sandı alındı bağımsızlığı geri - 
Amerika, kendi kendini vuran! 

Tam da öyle işte, kendi kendini! 
Sıkıysa çık dışarı bu korkulu 
Her taşına kâbuslar sinen ülkede 
Ve daha korkuncu bu gidişle 
Ormanlara kaçıp gizlenmek sonu. 

Toprakta o bildik koku 
Şu evrensel ünü olan Dallas'tan, 
Yaşamak nasıl da tekinsizlik dolu 
Ve işte senin en büyük utancın bu. 

Kim inanır masallara, hangi çağdayız 
O soylu fikir zevahirinin ardından 
Silah yağının fiyatı yükselirken 
Yaşamın düşürdüğün bedeline bak sen! 

Katillerdir cenazende yas tutanlar da 
Hissedar olmaya her karış toprağına 
-İşte yine, bir daha, hadi bir daha- 
Başaklarında kurşun tanelerinin 
Dalgalandığı Teksas tarlalarına. 

Şapkalarının altında haince 
Tarıyor gözleri karanlığı 
Senin o katil çetelerinin 
Tutmuşlar her kapıyı 
Ve işte cesedi bir ikinci Kennedy'nin... 
Amerika nedir bu, oğullarını koru! 

Ve çocukları, başka ülkelerdeki 
Ve onların kulübelerini küle döndüren 
Yakıyor tıpkı onlar gibi, ateş ve bombaların 
İnsan hakları bildirini senin de. 

Bilinci olmaya söz verdiydin dünyanın 
Şu hale bak, dipsiz utancın kıyısında 
Vurduğun, kral değil sözündür 
Onurundur, Vietnam'a attığın her bombada. 

Bir ulus çıldırıyorsa, yaptıklarını 
Mümkün müdür kınamak el kadar 
Üstünkörü barış sözleriyle. 

Tek yol senin için yine utançtır 
Tarih çamaşırhanede aklanmaz ki 
-Yok henüz, keşfedemedin 
Böyle bir çamaşır makinesini- 
Kan hiç paklanır mı Amerika! 

Nerendedir Amerika utancın senin 
Söyle nerede saklı o 
Sanki kaçan bir köle 
Kölelerin içinde. 

Tut ki Raskolnikov'dur dolaşan baştan başa 
Deliliğin kanlı baltası elinde 
Kendisini yine kendi yargılayan 
Planlı katliamlarıyla 
Canilerden geçilmiyorsun Amerika. 

Hey Abe, iyi ihtiyar 
De bana ne yapıyor ülkendeki insanlar? 
Kaçıncıdır sıralıyor tek bir gerçeği: 
Anlaşılır ancak kesildiğinde 
Yüce bir ağacın yüceliği. 

Lincoln oturuyor güneşe karşı 
Mermer sandalyesinde kanayarak. 

Aslında odur canavarların 
Bu kaçıncı kez vurduğu. 

İşte o kurşun delikleridir 
Amerika 
Yıldız diye koydukların da 
bayrağına. 

Urbası kurşunlarla lime lime 
Özgürlük Anıtı, ey sen 
O kadın, o ana yüreğinle 
Kaldır başını ölümlerden 
Aç ağzını, yum gözünü 
Toptan lanetle bu 
Kahrolası öldürme özgürlüğünü. 

Hey Özgürlük Anıtı, sen, kaldır şu 
Yeşile kesmiş yüzünü boğulduğun kandan 
Kafa tut özgürlüğün cellatlarına 
Ve ama alnından artık 
Bir damla kan akıtmadan. 

1968 
Yevgeni YEVTUŞENKO

Mizah

Krallar,
          imparatorlar ve çarlar,
tüm evrenin hükümdarları,
buyrukları altında bulundurmuşlar orduları
ama becerememişler hiç
                                            mizahı.
Ezop, yayan yürüyüp yolları
uğradığında ünlü kişilerin her gün
rahatlık içinde yüzen saraylarına,
onları dilenciden daha üstün görmemişti.
iki yüzlülerin
ayak izlerini damga gibi bastığı
evlerde, toplantılarda
Nasreddin Hoca,
                           iğneli şakalarıyla,
altüst etti
                 kafalarını
                                 kahkahalarıyla
bir dizi paytak gibi!
Kimileri
            ısmarlama
                            mizah istedi-
ama mizah parayla satın alınmaz ki!
Kimileri
            tuttu mizahı
                                 katletti
ama mizah ölmedi,
                              kaatillerine
keskin dişlerini gösterdi!
Çünkü durup ahmak ahmak
güçtür
        mizahla
                  savaşmak.
Tekrar tekrar idam ettiler mizahı
ama o,
        koltuğa alıp gövdeden ayrılmış kafayı
alay etti, savaştı.
Mumyacıların kavalları çalmaya başlar başlamaz
alaylı bir havayı,
mizah da şaştı, ve bir
meydan okuyuşla haykırdı:
          "İşte geldim geri, buradayım gene"
Keyifle, görseniz, hem de nasıl oynardı.
Tuttular tekrar hapsettiler mizahı
Şimdi o,
lime-lime olmuş eski bir palto içinde,
sarkık bir suratla
ve bir yapmacık pişman maskesiyle
siyasal bir suçlu
               hem de tutuklu
yürür
       ama özgür
                     idam sehpasına.
Dış görünüşüyle içine çekilmiş, biraz da pişman,
sanki de hayattan öte hayat olduğuna inanmış,
ama apansız
                  kayıverir
                           giydiği paltonun içinden,
ve el sallayarak
                     yağlayıverir tabanı.
Mizah şimdi taş duvarlardan, demir parmaklıklardan
dalmış içeri
onlar gösteredursun dar hücreleri,
                                                         ve zindanı
o bayağı bir insan gibi öksürüp
yürür cesurca öne doğru
                                     dudağında bir türkü,
elde tabanca, Kış Sarayının üstünden.
Alışıktır o kaş çatmalara,
çünkü bilir ki bir zarar getirmez onlar;
ve zaman olur mizaha
                                      kaş çatar
                                                 mizah.
Ölümsüzdür o,
                 Hafif ve çabuktur.
İçinden geçemiyeceği eşya
                                    ve insan yoktur.
Öyleyse-
         mizaha hem şeref dileyelim, hem şan
Çünkü-
         odur en cesur insan. 
 
 
Yevgeni YEVTUŞENKO

Küllendi Sana Olan Aşkım

Küllendi sana olan aşkım - bayatladı yaşam benzeri 
Çözüldü ölüm gibi, içler acısı bir öyküydü 
Koparıp atsam bu acımasız aşk şarkısının telini 
İkiye parçalasam gitarı - sürdürmek niye bu güldürüyü! 

Ne var ki o küçük o tüylü canavar anlamıyor 
Neden daha karmaşık yaptığımızı yalın olan her şeyi 
Ben alınca içeri koşup senin kapını tırmalıyor 
Ama benim kapımı tırmalıyor sen alınca içeri. 

Çıldırabilir insan böyle koşturmaktan, gerçekten 
Biliyorum daha çok küçüksün, küçük duygusal bir köpek, 
Ama duygusal olmaya da karşıyımdır ben. 
Neye yarar son perdeyi uzatıp işkenceyi sürdürmek? 

Güçsüzlük değil suç demeli duygusallığa aslında 
Yumuşayınca yine barışmaya söz verilir 
Sonra homurtular yeni bir gösteri için daha 
Tadı tuzu kalmamış "Aşkın kurtuluşu için" denir. 

Daha en başta tazeyken korunmalıdır aşklar 
Atmalı o aşk dolu "Daima!" ve o çocuksu "Asla!"ları, 
"Söz vermeyin!" diye bağırıyordu trenler, 
"Söz vermeyin!" diye mırıldanıyordu telefon telleri. 

Yarı çatlak ağaç dalları ve duman karası gökyüzü 
Uyarıyordu bizi, ama haberleri yoktu onların, 
İyimserliği yalnızca öğretilmemiş yalınlık gördüğümüzü, 
Ve büyük olmadığı zaman daha güvenli olduğunu umutların. 

Ayık kalmak gerekir ve tartmalıdır ayık kafayla 
İlişkinin değerini, benimsemeden önce-zincirin öğretisidir, 
Söz vermemektir göklere ama hiç değilse vermektir toprağa, 
Söz vermemektir ölüm ayırana kadar, ama hiç değilse bir yaşam vermektir. 

"Seni seviyorum" demeli insan aşık olunca. 
Çok acı oluyor sonra aynı ağızdan duymak yıkılışını 
Yalanlarla, küçümsemelerle ve alaylarla 
Ve bunlardır aldatmacaya döndüren kusursuz sandığımız dünyayı. 

Farkına varmaz aşkın insan. 
Söz vermemeli ve en iyisi 
Öyleyse neden çekeriz insanı, atlarmış gibi yalan seline 
Uçup gidene kadar elbette güzeldir imgesi. 

Aşık olmamak en iyisi, bilmeliyiz, aşk varmaz bir geleceğe. 
Uyuyup duruyor zavallı köpeğimiz, yeter bizi delirtmeye, 
Bir senin kapını tırmalıyor patileriyle bir benimkini 
Artık sevmiyorum seni; ama niyetim yok senden af dilemeye 

Sevmiştim bir zamanlar; bunun için işte, bağışla beni


Yevgeni YEVTUŞENKO