Şiir, Sadece

31 Aralık 2012 Pazartesi

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915) Türk şair, öğretmen, yayıncı. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde yetişti. Edebiyat-ı Cedide topluluğunun lideri olan Tevfik Fikret, devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiledi. Türk edebiyatının batılılaşmasında büyük pay sahibidir.

Yaşamı

24 Aralık 1867'de İstanbul’un Kadırga semtinde dünyaya geldi. Ailesi ona Mehmet Tevfik adını vermişti. Babası Hüseyin Efendi, Çankırı’nın Bayramören ilçesine bağlı Dalkoz Köyü’nden ayrılıp İstanbul’a yerleşmiş Ahmet Ağa’nın oğlu idi. Hüseyin Efendi, oğlu doğduğu yıl İstanbul’da belediye meclis üyesi ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde memur olmuştu. Sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin Hama, Nablus, Akka, Urfa, Halep mutasarrıflıklarında bulundu[1]. Annesi Hacı Hatice Refia Hanım, 1822'deki Yunan ayaklanmasında kimsesiz kalıp Osmanlılar’a sığınmış ve Müslüman olmuş iki Sakızlı Rum çocuğunun kızı idi. Mehmet Tevfik'in Sıdıka adlı bir kızkardeşi vardı.

Hac ziyaretine giden annesi Refia Hanım, 1879’da dönüş yolunda kolera nedeniyle ölünce Tevfik Fikret, 12 yaşında öksüz kaldı. Babası, saraya jurnal edilerek Arabistan’a sürgüne gönderildiği için kızkardeşi ile kendisinin bakımını anneannesi ve büyük yengesi üstlendi. Henüz çocukken annesini kaybetmek, onu hayatı boyunca etkiledi. 19 yıl sürgünde kalan babası da sürgünden hiç dönemedi ve orada öldü.

Aksaray’daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi’nde öğrenimine başlayan Tevfik Fikret, çok dindar bir ortamda yetişmekteydi. Okulu, 93 Harbi yenilgisinden sonra Rumeli’den İstanbul’a gelen göçmenlere tahsis edilince öğrenimine Galatasaray Sultanisi’nde devam etti.[2] Bu yeni okula girişi hayatında bir dönüm noktası oldu. 11 yıl öğrenim gördüğü okulunda devrin önemli edebiyatçılarından Recaizade Ekrem, Muallim Naci, Muallim Feyzi gibi seçkin öğretmenlerin öğrencisi oldu. Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. Öğretmenlerinin teşviki ile yazdığı ilk şiiri, Tercüman-ı Hakikat'de yayımlandı. Nazmi mahlasıyla yazılmış, gazel tarzında bir şiirdi. Okulu 1888 yılında birincilikle bitirdi.Eğitim manasında konuya başka türlü bakılırsa 1964 yılında Ankara'da onun fikrini yaşatma amacı ile Tevfik Fikret Lisesi kurulmuştur. Lise şuanda Fransızca eğitim vermekte olup Türkiye'de Tevfik Fikret'in mezunu oldugu Galatasaray Lisesi 'nin denkliğini almış tek okuldur.Çünkü, iki lise de Frankofon lise özelliğini taşır ve genel kanının aksine Fransız Liseleri değildirler.
 
Mezun olduğu yıl, Hariciye Nezareti İstişare Odası (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi)’nde katip olarak işe başlayan Mehmet Tevfik, kısa bir süre sonra geçtiği Maarif Mektubi Kalemi’nden bir yıl dolmadan istifa ederek ayrıldı. Yeterince çalışmadığını düşündüğünden iş deneyimi onu hayal kırıklığına uğratmıştı. İstifası sırasında, gecikmiş maaşlarının ödenmesini maaşı haketemediği gerekçesiyle reddetti.[3] Bu olay, onun dürüstlüğünü efsane haline getirdi. Hazine tarafından yine de kendisine topluca ödeme yapılınca tüm parayı Göçmenler Komisyonu’na bağışladı. Sadaret Mektubi Kalemi’nde kısa bir süre çalıştıktan sonra 1889 Ağustos’unda İstişare Odası’nda tekrar muavin olarak göreve başladı. Bir yandan da Yüksek Ticaret Okulu’nda Fransızca ve Türkçe dersleri vermekteydi.

Mirsad Dergisi

Kısa bir süre sonra Trabzon Valisi olacak dayısı Mustafa Bey’in 15 yaşındaki kızı Nazime Hanım ile 1890 yılında evlendi, dayısının evine yerleşti. Şiir konusunda bir süredir suskun olan Fikret, İsmail Safa'nın yönettiği Mirsad Dergisi'nde "Bahar" şiirini yayımlayarak suskunluğu bozdu; aynı yıl Mirsad'da 18 şiiri daha yayımlandı. Derginin açtığı iki yarışmada birer birincilik alarak ününü arttırdı.

Mekteb-i Sultani'de Öğretmenlik

Osmanlı Lisanı Öğretmenliği Sınavını kazanarak 1892’de çok sevdiği Mekteb-i Sultani’ye atanması ile yaşamında yeni bir dönem açıldı. İlkokul üçüncü sınıf Türkçe öğretmeni olarak göreve başladığı okulda, Muallim Naci'nin vefatı üzerine edebiyat öğretmeni olarak çalışmaya devam etti. Hükümetin bütçede kısıntı yapıp memur maaşlarını yüzde on kesmesine tepki olarak 1895'te okuldan ayrıldı, inzivaya çekildi.

Malumat Dergisi

Mirsad Dergisi'nin kapanması ile şiir yayımlamaya yeniden ara veren Tevfik Fikret, öğretmenlik yaptığı sırada 1894'ten itibaren, arkadaşları Hüseyin Kazım ve Ali Ekrem'in ısrarı ile yeni çıkaracakları Malumat Dergisi'nin başyazarlığını üstlenmişti. Derginin kapandığı 1895 Mayıs'ına kadar 25 şiiri yayımlandı. Bunlar, eski şiirlerine göre daha batı tarzında şiirler idi. Şair, o yıllarda padişaha bağlı bir çizgideydi. Derginin ilk sayısında padişah Abdülhamit'i öven "Tebrik-i Veladet" şiirini yayımlamıştı.

Servet-i Fünun Dergisi

1895'te Recaizade Ekrem, Fikret'i bir bilim dergisi olan Servet-i Fünun'un sahibi Ahmet İhsan ile tanıştırdı ve onları dergiyi bir edebiyat dergisi haline getirmeye ikna etti. Dergi, Tevfik Fikret yönetiminde çıkmaya başladığı 256. sayıdan itibaren bir edebiyat dergisi haline geldi. Şair, 1895 yılının Haziran ayında oğlu Haluk'un doğumuyla baba oldu. O sıralarda sanat yaşamının en verimli devresini yaşamaktaydı. Şiirlerini "Mehmet Tevfik" yerine "Tevfik Fikret" olarak yayımlamaya başlamıştı.

Yönettiği derginin etrafında yenilikçi bir grup aydın toplanmıştı ve dergi, bu sanat topluluğuna ismini verdi. Sanatta hem içerik hem biçimde atılım yapmayı ilke edinen, ağdalı dilleri ve karamsarlığı ile tanınan topluluğun hareketine ise Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) denildi. Bu ekolde Fikret'in yanı sıra Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İsmail Safa, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, Hüseyin Cahit, Ahmet Şuayip, Hüseyin Siyret gibi adlar bulunuyordu.Kurulan bu topluluk, siyasal eylemlerden uzak görünüyordu. Zamanla Fikret'in şiirlerindeki toplumsal boyut arttı, ulusalcılık ön plana çıktı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Türkler'in büyük bir zafer kazanmasından etkilenerek kahramanlık ve zafer şiirleri yazdı. "Yenişehir Gazilerine" isimli şiirinde dünyaya meydan okudu.

Tevfik Fikret, 1896 yılı sonlarında Robert Kolej'de Türkçe dersleri vermeye başlamıştı, bu görevi ölümüne dek sürdürdü. Okul dışında kalan tüm zamanını dergiye veriyordu. O günlerde dostu İsmail Safa’nın evinde okuduğu Abdülhamit karşıtı bir şiiri, gözaltına alınmasına yol açtı. Evi arandı, söz konusu şiir bulunamayınca birkaç gün sonra serbest kaldı. Çok geçmeden, Robert Kolej'de bir çaya karısıyla birlikte gitmesi bahane edilerek gözaltına alındı. Bu olaylar, Fikret'te inziva düşüncesini derinleştirmişti; dostları Hüseyin Cahit, Mehmet Rauf, Hüseyin Kazım, Dr. Esat da düşüncelerine katıldı; birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi; bu gerçekleşmeyince Hüseyin Kazım'ın Manisa'daki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler ancak Tevfik Fikret vazgeçince arkadaşları da vazgeçti.[4] 1900 yılında ilgiyle karşılanan ilk kitabı "Rubab-ı Şikeste (Kırık Saz)"'ı yayımlayan Tevfik Fikret, Ahmet İhsan ile dergi yönetiminde uyuşamadığı için ertesi yıl topluluktan ayrıldı. Artık sadece Robert Kolej'de öğretmenlikle meşguldü. Ricası üzerine Servet-i Fünun'un yönetimini Hüseyin Cahit üstlenmişti. Birkaç ay sonra Sevet-i Fünun, Hüseyin Cahit'in Fransız İhtilali üzerine bir çevirisi yüzünden kapatıldı ve grup tamamen dağıldı.

Aşiyan

Serveti-i Fünun'un kapanması, baskılı yönetimden duyduğu karamsarlık, arkadaşları Hüseyin Siret ve İsmail Safa'nın sürgüne gönderilmesi, 1902'de kızkardeşi Sıdıka'yı kaybetmesi, babasının Irak'a sürülmesi ve 1905'te babasını da kaybetmesi, Tevfik Fikret'i çok yıpratmıştı. İstanbul’u ahlaksızlıkla suçlayıp lanetleyen ünlü "Sis" şiirini 1902 yılında İstanbul'un sisler altında olduğu bir günde yazdı.

Sıkıntılar içindeki şair, inziva düşüncesini gerçekleştirmek için Kadırga'daki konağın satışından elde ettiği parayla Robert Kolej'in yamacında, Rumelihisarı'nda planlarını kendi çizdiği bir ev yaptırmaya başladı. Üç katlı ahşap yapının inşaatı, 1905'te tamamlandı. Günümüzde Tevfik Fikret Müzesi olan eve eşi ve oğlu ile birlikte yerleşti. Toplumla arasına bir mesafe koyabileceği, mesleğine devam edebileceği, ülkenin gidişatını uzaktan izleyip eser üretebileceği bu mekana Aşiyan (yuva) adını verdi. Evinin bahçesine gömülmeyi vasiyet etti.

Tevfik Fikret için artık 'millet', 'din', 'tarih', 'kahramanlık' gibi kavramlar anlamsızlaşmaya başlamıştır. "Tarih-i Kadîm" şiirini din ve tarihe karşı, "Lahza-i Teahhur"'u Ermenilerin 1905'te II. Abdülhamid'e düzenledikleri suikastin başarısızlığına duyduğu üzüntü üzerine yazdı; ancak II. Meşrutiyet'in ilanına kadar bir daha hiç şiir yayımlamadı. Sürekli edebiyat üzerine düşünmekte ve Edebiyat-ı Cedide hareketinin içe dönük boyutunu aşacak bir edebiyat tavrına doğru ilerlemekteydi.

II. Meşrutiyet

Meşrutiyet'in ilanı, Tevfik Fikret'in inzivadan çıkmasını sağladı. Selanik'teki İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine Meşrutiyet'in İlanı'ndan 13 gün önce "Millet Şarkısı" adlı marşı yazmıştı. Devrimin habercisi olan bu marş elden ele dolaştı. Meşrutiyet'in ilanından sonra "Rücu (Geri Alış)" adlı şiirini yazarak İstanbul'a savurduğu lanetleri geri aldı.

Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kazım ile "Tanin" adlı bir gazete çıkararak bütün gücüyle çalıştı. "Rücu" manzumesini "Sis" ile bir arada Tanin'in ilk sayfasında yayımlamıştı. Tanin, İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince gazeteden ayrıldı.
Mektebi Sultani'de Müdürlük

Kendisine tekfli edilen Maarif Vekilliği'ni reddeden Tevfik Fikret, bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref'in çağrısı üzerine Mekteb-i Sultani Müdürlüğü'nü kabul etti ve 1895'te istifa etttiği okula 1909 başında müdür olarak döndü. Okulun Beyoğlu'ndaki binası bir yangında yandığı için Beylerbeyi'ne taşınmıştı. Tevfik Fikret, eski binanın yeniden inşasını çok kısa sürede tamamlattı. Okula getirdiği yenilikler şikayete yol açmıştı. Toplantı salonunu mescidin üzerine yaptırdığı gerekçesiyle basının büyük eleştirilerine uğradı. [7] 31 Mart gerici ayaklanması patlak verdiğinde Fikret, ayaklananların okulu yıkacakları haberini alınca "Sultani'yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır" [8]diyerek okulun önünde ayakta dikilmiş, bir söylentiye göre kendisini okulun demir kapısına zincirlemişti. Ayaklanmadan sonra, meşru saymadığı bir hükümet için çalışamayacağını söyleyerek eşiğine kadar geldiği istifadan onu öğrencileri döndürdü. Ne var ki bir süre sonra eski Maarif Nazırının yerine atanan yeni nazır Emrullah Bey'le anlaşmazlığa düştü ve 1910'da görevini kesin olarak bıraktı; bizzat Emrullah Bey'in ricası dahi onu kararından döndürmedi.

İnziva

Tevfik Fikret, Mekteb-i Sultani Müdürlüğü sırasında Darülfünun'da edebiyat dersleri de vermekte idi. 1910’da bu görevinden de ayrılıp yeniden Aşiyan'da inzivaya çekildi ve yalnızca Robert Kolej'deki derslere devam etti.

Fikret, Meşrutiyet yönetiminden hayal kırıklığına uğramış, artık İttihat ve Terakki Yönetimi'ne muhalif olmuştu. 1911’de yayımladığı "Haluk’un Defteri"’nde artık tek umudu olarak gördüğü gençliğe seslenen ve onlara çalışkanlığı, yurt sevgisini öğütleyen şiirlere yer verdi. Aynı yıl yayımladığı "Rubab’ın Cevabı" adlı bir diğer şiir kitabında halkın acılarını konu edinen şiirler vardı.

Fikret ve oğlu Haluk

Oğlu Haluk’un doğumundan itibaren onun ileride milleti bilgisiyle aydınlatacak bir kahraman gibi yetişmesini arzulayan Tevfik Fikret, 1909 yılında on dört yaşındaki Haluk'u elektrik mühendisliği eğitimi alması için İskoçya’nın Glasgow kentine gönderdi. Oğlunun vatan ve millet için faydalı bir birey olması arzusunu “Haluk’un Vedâı” ve “Promete” adlı şiirlerinde dile getirdi. Ne var ki Haluk, yanına yerleştirildiği Hristiyan ailenin etkisi ile din değiştirip Hristiyanlığı seçti ve babasının düşlediğinden çok farklı bir yaşam sürdü. 1913 yılında Amerika’ya gidip ailesine izini kaybettirdi; 1916’da Michigan Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği’nden mezun oldu. Tekrar ülkesine dönmeyen Haluk Fikret, 1943 yılından sonra kendisini dine verip rahip oldu ve 1965 yılında Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibi iken hayatını kaybetti.

Son yılları

Şair, 1912’de, Trablusgarp Savaşı nedeniyle Meclisin feshedilmesine karşı öfkesini "Doksanbeşe Doğru" adlı şiirinde ifade etti. Bu şiiri, Nüzhet Sabit’in çıkardığı "Vazife Dergisi"’nde yayımlandı. Şiirinde, meclisin kapatılmasını, 36 yıl önce (hicri 1295 yılında) II. Abdülhamit’in meclisi kapatmasına benzetiyordu. Yalnızca padişahı değil, İttihat ve Terakki'yi de son derece sert biçimde eleştirmekte idi. Eleştirilerine, devrin yolsuzluklarını dile getiren “Han-ı Yağma”, yanlış bir kararla I. Dünya Savaşı’na girilmesini yeren “Sancak Şerif Huzurunda” şiirleriyle devam etti.

Fikret’in şiirleri devrin yöneticilerini kızdırmış ve şairin muhafazakar çevrelerden ağır eleştirilere uğramasına sebep olmuştu. Bu olumsuz tepkiler şairde büyük bir moral çöküntüsüne sebep oldu ve sağlığı bozuldu. Mehmet Akif’in kendisine Süleymaniye Kürsüsünde yönelttiği suçlamalara 1914'te kaleme aldığı “Tarihi Kadim’e Zeyl” adlı ünlü şiiriyle yanıt verdi. Modern bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkarmak gibi projeleri vardı ama bozulan sağlığı nedeniyle bunları gerçekleştiremedi; Son yıllarında çocuk şiirleri yazmakla meşgul oldu. Yalın bir dille ve hece ölçüsüyle yazdığı bu şiirleri 1914’te yayımlanan "Şermin" adlı kitapta topladı. Kitaba, genç yaşta ölen kızkardeşi Sıdıka'nın kızı ve eğitimci Mustafa Satı Bey'in kurduğu Yuva adlı okulun öğrencileri ilham vermişti. Geçirdiği bir ameliyat sonrasında 19 Ağustos 1915’te hayatını kaybetti.

Galatasaray Spor Kulübü ile ilişkisi

1908-1909 yılları arasında Galatasaray Spor Kulübü' nün hâmi başkanı olarak kulübü koruyucu şekilde davranmış, dönemin şartlarından etkilenmemesi için elinden geleni yapmıştır.

Mezarı

Tevfik Fikret, kayınpederi Mustafa Efendi'ye Aşiyan’daki evinin bahçesine gömülmeyi vasiyet etmiş olmasına rağmen Aşiyan'ın sonradan kimin eline geçeceği konusundaki şüphe ve endişeler nedeniyle Eyüp'teki aile mezarlığına gömüldü. Mezarı, 1945'te müze yapılan evine 24 Aralık 1961’de geçirildi.

Ölümünden Sonra

Şairin ömrünün son haftalarında sık sık Aşiyan'a gelen, şairle yakın dosluk kurup portrelerini yapan Mihri Müşfik Hanım, ölümünden hemen sonra Tevfik Fikret'in yüzünün ve sağ elinin kalıbını almıştır. Bu, Türkiye'de bilimsel olarak hazırlanan ilk maske çalışmasıdır.

Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde, onun anısına 1920’lerde yaptırılmış bir anma mezarı bulunur. Şair, Rıza Tevfik'in başlattığı bir gelenekle ölümünün ilk yılından itibaren ölüm yıldönümlerinde evinde anılmıştır. 1918'deki törene Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal de katılmıştı.

Edebî Kişiliği

“Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...

Mustafa Kemal Atatürk ”

Tevfik Fikret manzum öykü biçiminde kaleme aldığı eserlerinde aruz ölçüsünü başarıyla kullanıp konuşma diline yaklaştırdı. Türk edebiyatındaki ilk çocuk şiir kitabı Şermin'i yazdı. Ömrünün sonuna kadar öğretmenlik mesleğini sürdüren Tevfik Fikret, Ocak 1909'dan itibaren bir buçuk yıl süreyle Mekteb-i Sultani'nin müdürü olarak görev yaptı ve okulun efsanevi müdürü olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Tevfik Fikret'in edebi hayatı 1880-1896 ve 1896 sonrası olarak ikiye ayrılır. İlk döneminde parnasizmin etkileriyle yazdığı şiirlerinde Sanat için sanat anlayışını, ikinci döneminde toplum için sanat anlayışını benimsedi; şiirlerinde uygarlık ve özgürlük gibi konuları işledi. Ağırlıklı olarak sone ve terza rima nazım şekillerini kullandı. İlk döneminde kullandığı yabancı sözcük ve kalıplar nedeniyle dili oldukça ağırdır. Çocuk şiirlerinden oluşan Şermin dışında tüm şiirlerini aruz ile yazdı. Nazım şekillerinde ve şiirin yapısında yaptığı değişikliklerle şiir dilini düzyazıya yaklaştırmıştır.

Eserleri
  • Rübab-ı Şikeste(Kırık Saz) (1900)
  • Tarih-i Kadim (1905)
  • Haluk'un Defteri (1911)
  • Rubabın Cevabı (1911)
  • Şermin (1914)
  • Hasta Çocuk
  • Sis
  • Millet Şarkısı
  • Doksan Beş'e Doğru
  • Hanı yağma
  • Balıkçılar
  • Haluk'un çocukluğu
  • Rübab-ı cevab
  • Bir İçim Su

Neyzen Tevfik

Tevfik Kolaylı, doğumu 24 Mart 1879; Bodrum, Muğla - ölümü 28 Ocak 1953; İstanbul, ya da yaygın bilinen adıyla Neyzen Tevfik, taşlamalarıyla tanınan Türk neyzen ve şairdir. Taşlama kitaplarının yanı sıra, çeşitli taksimler ve saz semailerinin bestecisi olarak da bilinir.

Osmanlı döneminde istibdata karşı, Cumhuriyet yıllarında ise devrimlere karşı gelenlere karşı hicvini kullanmış; haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa karşı şiirler yazmıştır. Birçok defa tutuklanmış, ama kısa süre sonra serbest bırakılmıştır.

Bektaşi tekkesine mensup olmuş, hayatının büyük bölümünü İstanbul'da çeşitli hanlarda geçirmiştir. Son dönemlerindeBakırköy Akıl Hastanesi'nde kendine ayrılan 21. koğuşta kalmıştır. 1930'larda kısa süreyle kendine bağlanan aylık haricinde düzenli bir geliri olmamıştır ve hayatı boyunca epilepsi nöbetleri ile uğraşmıştır. Aynı zamanda rakı başta olmak üzere fazla içki içtiği bilinmektedir ("Ancak bir alkolik onun gönlünü çalabilmişti: Neyzen Tevfik!").

Hayatı

1879 yılının 24 Mart Pazartesi günü, kendi bir beyitinde belirtiğine göre Hicrî 1296 yılında, Muğla'nın Bodrum ilçesinde, Emine Hanım ve Hasan Fehmi Bey'in ilk oğlu olarak doğdu. Ahmet Şefik adında bir de kardeşi vardır. 'Kolaylı' soyadı, Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra, babası Hasan Fehmi Bey'in Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için aileye aldığı soyadıdır.

Çocukluk ve Gençlik Yılları

Bodrum'daki çocukluk yıllarında babası ile birlikte genellikle, Tepecik Camii'nin yakınındaki kahvede vakit geçirirken kahveye gelen dervişlerin üflediği, sonradan ustası olacağı ney dikkatini çekti ve kendi de üflemek istedi. Babası eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini düşünerek o erken yaşlarda buna izin vermedi. Çocukluk arkadaşlarından Avram Galanti, Tevfik'in düdükler yapıp çalarak civardaki çocukları etrafında topladığını ve ilham kaynağının deniz olduğunu anlatır. Bir yandan şiire olan ilgisi de çevresinden duyduğu halk hikayeleri vasıtasıyla bu erken yaşlarda başlamıştı.

Sara Nöbetleri

1892'de, on üç yaşındayken babasının tayini ile birlikte Urla'ya taşındı ve bir süre burada okudu. Bu esnada, taşındıktan yaklaşık bir yıl sonra, 1893'te tanıştığı neyzen berber Kâzım'dan ney dersleri almaya başladı ve aynı yıl ilk sara nöbetini de geçirdi. Yedi yaşındayken, kent çarşısında Muğlalı Kel Mülâzım Ağa müfrezesinin yakaladığı eşkiyaların halka gösterdiği sırıkların ucundaki kesik başlarını gören Tevfik'in yaşadığı rahatsızlık ilk önce olağan dışı bir durgunluk, birkaç yıl sonra da, ilk defa 1893'te olmak üzere, sara nöbetleri halinde kendini gösterdi. Okulu bırakmasına sebep olan ve ilk önce neyin sesi yüzünden olduğu sanılan hastalığın tedavisi için annesi birçok doktora ve hocaya danıştı fakat sonuç alamadı. En sonunda hastalığı kontrol altına almayı başaran, annesinin götürdüğü İstanbul'da Pepo adlı bir doktor oldu. Doktor "fazla üzerine gidilmemesi gerektiğini" ve "en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesi" gerektiğini söylemiştir. Bu sayede hem hastalık bir nebze kontrol altında kalır, hem de bu ona 'Neyzen' lakabını kazandıracak olan neye devam etmesini sağlar.

Lise ve Medrese Yılları

Bir süre sadece neyiyle ilgilenip gezdikten sonra hastalığının kontrol altına alınmasının ardından en azından eğitimini bitirmesi için babası tarafından yatılı olarak İzmir İdadisi'ne gönderildi fakat tekrar başlayan sara nöbetleri yüzünden eğitimi yeniden yarıda kaldı. İzmir Mevlevihanesi'ne giderek kendini neyine verdi. İzmir'in bu yıllarda istibdat yönetimi tarafından sürgün yeri olarak kullanılmasının neticesinde, kovulan aydınların uğrak yeri olan bu mevlevihanede Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Şair Eşref ve Ruhi Baba gibi ünlü kişilerle tanıştı. Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldığı bu kişilerden Şair Eşref aynı zamanda ona hicvi öğretti. Bu sayede 13 Mart 1898'te Muktebes dergisinde ilk şiirini yayımlattı.

On dokuz yaşında babası onu eğitim için bu sefer İstanbul'a, Fethiye Medresesi'ne gönderdi. Burada zamanının çoğunu Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçiren Tevfik Mehmet Akif Ersoy'la ve onun yardımıyla dönemin seçkin sanatçılarıyla da tanıştı; ondan Fransızca, Arapça ve Farsça dersleri aldı, aynı zamanda ona ney öğretti.

İbnülemin Mahmut Kemal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres ve Hacı Arif Bey gibi isimlerin arasında kendini geliştirme fırsatı bulan Tevfik, 1900'de bir plak doldurma girişiminde de bulundu. Gülistan Plak Mağazası'nın sahibi Hafız Aşir Bey'le beraber yaptıkları denemelerde çok içkili olduğu için plaklar zar zor doldurulsa da yine de basılıp piyasaya verildiler. Bu plakların sayısı çok sonradan Azâb-ı Mukaddes (1949) kitabının önsözünde belirttiğine göre yüze yakındır. Bu zamanlarda, saray çevresinde bile davet edilen, köşk, yalı ve konaklara çağırılan meşhur bir neyzen olmuştu.

Mehmet Akif Ersoy'un verdiği setre pantolonu cüppe ve şalvar yerine giymesi, akşamları medrese dışında kalması rahatsızlık yaratınca 1901'de medreseden ayrıldı. Babasının tanıdığı ve sonradan Şeyhülislam olacak olan Musa Kazım Efendi onu derslerine kabul ederek bu sayede Şair Şeyh Vasfi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci gibi yazar ve şairlerle tanışmasına ön ayak oldu. Bu süreçte bir süre Fatih'teki Şekerci Hanı'nda, daha sonra da Çukurçeşme'de bulunan Ali Bey Hanı'nda kaldı;Sirkeci'de, İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde baskı rejiminin karşıtı gençlerle ülkenin sorunlarıyla ilgili ve istibdata karşı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalar yüzünden bir gün Ziya Şakir tarafından jurnallenerek gözaltına alındı ve daha önce otuz beş kere jurnallendiğini de öğrendiği sıkı bir sorgulamadan geçirildi, on beş gün sonra salındı. Yine de, jurnallenmiş biri olarak, peşinde gezen hafiyeler yüzünden hem kendi hem arkadaşlarının iyiliği için onlardan uzaklaşarak zamanını Beyoğlu meyhanelerinde geçirmeye başladı.

Bektaşilik ve Mısır Yılları

1902 yılında bektaşi dervişi oldu. Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ettiği bu zamanlarda Şeyh Mümin Paşa'dan nasip aldı ve hayatının geri kalanını da şekillendirecek bu inancı ve biçimi benimsedi.

İstanbul'da baskının iyice artmasının sonucunda Şair Eşref ile beraber 13 Ocak 1902 Perşembe günü "Mesajeri" vapuru ile Mısır'a gitti. Bir arkadaşı ile bir Neyzenler Kahvehanesi açarak işletmeye başladı, geçimini neyi ve şiirleriyle sağlamaya devam etti, Özbekiye Saz Bahçesi'nde plaklar doldurdu. Alkolün etkisiyle bir buluşma esnasında tabancasını ateşlemesi ve duruşma esnasında da yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" demesi yüzünden altı ay hapse mahkûm oldu ama itiraz ederek bir buçuk ay sonra özgürlüğüne kavuşup iki ay kadar Feride adında Lübnanlı bir kadınla yaşadı.

Bu sıralarda, ilk önce İstanbul Kıraathanesi'nde okuduğu Abdülhamid’in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun hicvi yüzünden tutuklanmak istense de çevresi sayesinde kurtulmayı başardı; fakat daha sonra Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir başlıklı yazısı gazetelerde yayımlanınca kesinlikle tutuklanması hakkında karar verildi. Bu yüzden sığındığı Bektaşi "Kaygusuz Sultan" tekkesinde bir süre kaldıktan sonra meşrutiyetin tekrar ilanıyla beraber İzmir'e döndü.
II. Meşrutiyet Yılları

8 Ağustos 1908'de İzmir'den İstanbul'a geçerek Fatih Çemberlitaş'ta bir hana yerleşti. Meşrutiyet'ten beklediğini alamaması uzun sürmedi. Ferah Tiyatrosu'nda Sabah-ı Hürriyet adlı oyunu izlemeye gittiğinde oyunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yasaklandığını öğrendi ve bunun üzerine yaptığı konuşma yüzünden kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tutuklandı.

1910 yılında annesinin ısrarları ile babası ve kardeşinin karşı çıkmasına rağmen Cemile Hanım ile evlendi fakat evlilikleri yürümedi. Kayınbabası eşini ve Leman adını verdiği kızını da alıp götürdü.

I. Dünya Savaşı'nda Muhtar Paşa'nın emrinde mehterbaşı olarak görev yapmaya başladı. Düzenli askerlik hayatını pek benimseyemeyen Tevfik sık sık Muhtar Paşa ile tartışsa ve çekip gitse de dönemin İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey sayesinde tekrar tekrar geri döndü. Üstelik bazı kaynaklara göre dönemin Harbiye nazırı Enver Paşa'nın yalısında verdiği konseri izleyen Alman bir komutanın davetlisi olarak Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.

Cumhuriyet Yılları

Cumhuriyetin ilanı sıralarında kardeşinin yanına Ankara'ya gitti ve 1926 yılında tanışacağı Mustafa Kemal'i ve Kurtuluş Savaşı'nı yücelten şiirler yazdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerden cumhuriyeti ve getirdiklerini benimsediği, ona karşı olan unsurlara da savaş açtığı görülebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Sâit Çelebi’nin yardımıyla Azâb-ı Mukaddes adı altında bazı kitap yayımlama girişimleri olsa da başarılı olamadı.

Geçirdiği sara nöbetleri ve yüksek alkol tüketimi nedeniyle bundan sonra da sıklıkla gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. Bir süre sonra eski arkadaşı Mehmet Akif Ersoy'u ziyaret için Mısır'a geçti ve bir yıla yakın bir süre kaldıktan sonra geri döndü. 1930'larda İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ın yardımıyla parasal anlamda destek olması için konservatuarda görevlendirilerek kendine bir aylık bağlandı.

1940'larda ise yine valinin oluru ve aynı zamanda doktoru olan bazı dostlarının (Mazhar Osman ve Rahmi Duman) yardımı ile Bakırköy Akıl Hastanesi'nde 21 no'lu koğuşa tam anlamıyla yerleşti. Otel odası gibi kullandığı bu koğuşta ve hastanede çevresine yine şiir ve felsefe ile ilgili bilgiler sundu. 9 Mart 1946'da basın yararına bir konser verdi. İhsan Ada, sonunda 1949 yılında, onun gözetimi altında, eserlerini Azâb-ı Mukaddes adı altında kitaplaştırdı. 1950'de Onu Affettim ve sonra Ağlayan Şarkı adındaki 2 filmde rol aldı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine, ölümünden önce son yıl olan 1952'de Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı.

Yaşayış Şekli ve Alkol

Neyzen Tevfik'in düzenli bir geliri olmadığı sanılmaktadır. Genellikle, neyi ve şiirleriyle para kazanmaya çalışmış, sadece 1930'lu yıllarda kendisine devlet tarafından bir aylık bağlanmıştı. Kuralları pek umursamadan sürdürdüğü yaşamında özellikle rakı başta olmak üzere içkinin çok büyük etkisi vardır. Yozlaşan toplum, dini istismar ve Atatürk'ün devrimlerine karşı çıkılmasına karşı bir duruş sergiledi. Özellikle hazırcevaplığıyla tanınırdı, bu sayede birçok fıkranın konusu olmuş, aynı zamanda hicivde de başarılı olmuştur.

Ölümü

28 Ocak 1953'teki ölümünün ardından Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nde cenaze namazı kılındı. Civardaki cadde ve sokakları dolduran profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında kendilerine çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan büyük bir kalabalığın eşliğinde Barbaros Bulvarı'ndan geçerek defnedildiği yere ulaştırıldı. Mezarı bugün Kartal Merkez Mezarlığı'ndadır.

Ailesi

Çocukluğunu geçirdiği Bodrum'da beraber olduğu ailesi ile ilgili çok sınırlı kaynakta belli başlı bilgiler bulunmaktadır. Annesi hakkında herhangi bir bilgi olmamasına rağmen babası ve kardeşi ile ilgili aşağıdakiler söylenebilir.

Babası Hasan Fehmi Kolaylı

Soyadı Kanunu çıkınca aslen Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için ailesine "Kolaylı" soyadını alan Hasan Fehmi Bey, Neyzen'in ifadesi ile annesi ile birlikte "yüzünde riyasız, masum bir insanlık ifadesi" bulunan kültürlü, sanatsever ve Tevfik gibi nükteci bir Rüştiye öğretmeniydi.

Kardeşi Ahmet Şefik Kolaylı

Tevfik'e, anılarına ve eserlerine sahip çıkan, büyük önem veren ve ansiklopedilerde adının yer almasında büyük pay sahibi olan Şefik Bey sığır vebası, tavuk kolerası aşısı, antraktsa teşhis çiçek aşısı ve Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmalar yapmış bir bakteriyologdu. İstiklal Savaşı'ndan sonra atandığı Pendik Bakteriyolojihanesi'nde 1939 yılına kadar müdürlük, 1939-1945 yılları arasında Tarım Bakanlığı teftiş heyeti üyeliği ve bundan sonra 1951'e kadar da Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı yapmıştır.

Sanatı

Neyzenlikteki ustalığıyla beraber, hiciv sanatını kullanarak şiirlerinde toplumdaki eşitsizliğe, haksızlığa ve zulme, siyaset ve dini baskı ve çıkarcılığa değindi.

Edebiyatı

Neredeyse tüm hayatı boyunca baskı ve zulme karşı çıkan Tevfik'in şiirlerindeki yergi ve taşlamaları onu bu türde Nef'i ve Eşref'ten sonra en önemli üçüncü edebiyatçı konumuna getirmiştir. Şiirlerinde sık sık, 1900'de yazdığı Sahne-i Ömrümden Nefs-i Emmareye Hitabım şiirinin ilk kıtasındaki gibi müstehcen sözlere ve bu yolla yapılan taşlamalara rastlanır:

“ Alemin bağ-zârını sikeyim!
Sümbül ü verd ü nârını sikeyim!
Andelib-i nizârını sikeyim!
Hâsılı nev-baharını sikeyim! ”


Bu isyan tarzı ve Osmanlı döneminde yazdığı eserler defalarce jurnallenmesine ve tutuklanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise yine mevcut rejime ve Atatürk'ün devrimlerine, ilkelerine karşı çıkanlara göndermelerde bulunmuş, Atatürk'ün ölümünden sonra 1938'de aşağıdaki O ölmedi adlı şiiri kaleme almıştır:

“ Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,
Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.
Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,
Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.
Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,
Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.
Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine
Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!
Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,
Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.
Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,
Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.
Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:
Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur! ”



Eserleri

Şiir Kitapları

  • Hiç, 1919
  • Azâb-ı Mukaddes, 1949
  • Besteleri[değiştir | kaynağı değiştir]
  • Nihavent Saz Semaisi
  • Şehnazbuselik Saz Semaisi
  • Taksimler taş plak
Fıkra

Halk arasında neyzenliğinin ve şiirinin yanı sıra fıkralarıyla da tanınır fakat ağızdan ağıza aktarılan bu unsurlara edebiyat dünyasındaki kaynaklarda rastlamak çok zordur. Başlıca bilinen fıkraları şunlardır:
  • Padişahçılık
  • Hamam sefası
  • Edep
  • Kırk yıllık ölü

17 Aralık 2012 Pazartesi

Muhammed'in Şanı

Mahomets Gesang


Görün Taşpınarını,
Şenaçık,
Sanki Yıldız nazarı;
Bulutlardan aşağı
Beslemiş delikanlılığını
İyi ruhlar
Kayalıklar ortası çalılıkta.

Körpe genç
Oynuyor buluttan dışarı
Kaya taşların üzerine,
Şahlanıyor yine
Gökyüzüne.

Doruklar patikalarından
Rengarenk çakılları kovalıyor,
Ve er lider tekmeleriyle
Kardeş pınarlarını koparıyor
Beraberinde ileriye.

Aşağıda derede
Adım atmalarının altında
Çiçekler oluşuyor,
Ve çayır yaşıyor nefesiyle.

Ancak onu ne Gölgederesi,
Ne de bitkiler durduruyor,
Dizlerine dolananlar,
Aşk bakışlarıyla onu okşayanlar:
Ovaya dalıyor koşuşu
Yılansarılımsı.

Irmaklar sırnaşıyor
Cana yakın. Aha varıyor o
Ovaya, gümüşe alışıklı,
Ve ova onunla birlikte dikkat çekiyor
Ve ovanın akan nehirleri
Ve dağlardan inen çınarlar
Ona coşuyor ve ünlüyorlar: Kardeş!
Kardeş, kardeşleri al git,
Al da git ihtiyar babana,
İlelebet okyanusa,
Apaçık kollarıyla
Bizleri bekleyen.
Ah! Nafile açılan,
Özleyenlerini kucaklamaya;
Çünkü yiyor bizi bu ıssız çölde
Hasetli kum; Güneş yukarda
Kanımızdan emiyor; Bir tepe
Bizi gölcüğe köstekliyor! Kardeş,
Kardeşleri ovadan al,
Dağlardaki kardeşleri de al
Al, al da git babana!

Hadi hepiniz gelin! -
Ve işte büyüyor o şimdi
Daha fevkalade, en yakın kuşak
Hükümdarı yukarıya kaldırıyor!
Ve yuvarlanan utkuyla
Ülkelere ad veriyor, şehirler
Ayaklarının altında gerçekleşiyor.

Durdurulamadan çağlıyor devamlı,
Kulelerin alev doruklarını,
Mermer ocaklarını, kendisiyle dopdolu alemi
Geride bırakıyor.

Sedir binaları yüklüyor saten
Kocaman omuzlarına; hızla
Şanlanıyor gövdesinin üstünden
Bin bir bayrak havalarda;
Görkemliliğinin kanıtları.

Ve böylece sırtlıyor kardeşlerini,
Definelerini, evlatlarını
Bekleyen yaratana
Sefa köpürerek yüreğine.


Johann Wolfgang von Goethe
(1772/73)

13 Aralık 2012 Perşembe

Mülkiyet Üzerine

Mülkiyet:
Biliyorum ki ben,
Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler
dışında,
Hiçbir şeye sahip değilim.
Biliyorum ki ben,
Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım
anlar dışında,
Hiçbir şeye sahip değilim.


Johann Wolfgang von Goethe

Neşe Ve Izdırapla

Neşe ile ızdırapla,
Düşünce ile dolu iken,
Tükenmez ezalar içinde,
Ümitler, tereddütler geçirirken
Kederler içinde yoğurulurken
Mesut olan,
Ancak seven ruhtur.


Johann Wolfgang von Goethe

Nezia’ya

Beni niçin dayanılmaz çekersin,
Ah, o depdebeye?
Uslu gençken mesut değilmiydim
O sıkıcı gecede?

Odama gizlice kapanmış,
Mehtapın ışığı altında,
Ürperten aydınlığıyla kuşanmış
Kanıksadım uykumda;

Rüyamda dolu dolu altın saatleri
Halis hevesle,
Tatlı simanı hissettikten beri
Yüreğimin en dibinde.

Hala benmiyim, onca ziyanın arasında
Oyun masasında tuttuğun?
Çoğu çekilmez zırvaların karşısında
Aslında lutfun?

Daha cazip gelir bana baharın çiçekleri
Şimdi artık koridorda olmayan;
Sen, Meleğim, nerdeysen, aşk ve şefkat veri,
Nerdeysen, orada doğa sana hayran.


Johann Wolfgang von Goethe


Not: Şiir Goethe’nin Lili’ye (Lili Schönemann) olan büyük aşkının asıl efkarını anlatır. İki farklı Dünyanın bireyleri olan sevgililer ancak gerekli mesafeyi koyarak vede koruyarak birbirlerini anlayabilmekle beraber ayrı ve oldukça mesut kalabilmişlerdir.

Nezia: Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.

Nisan

Gözler, söyleyin, söyleyin, ne dersiniz?
Dediğiniz pek de hoş şey ya,
En tatlının sedasından hatta;
Aynı manada sorsanız da siz.

Genede sualinizi anladım sanırım:
Bu gözlerin ardındaki vuzuhda
Aşk ve hakikat dolu bir kalb var
Şu anda yalnızlığıyla kanım,

Ağız tadında rahatı, huzuru olmalı,
Onca kısır ve körlerin arasında,
Nihayet bir iltifat bulmakla,
Beraber saymasını bilen itibarlı.

Ve ben bu şifreleri incelemeye
Dalmışken bu ara içimde,
Baştan çıkartın kendinizi sizde,
Benim bakışlarımı çözmeye!


Johann Wolfgang von Goethe

12 Aralık 2012 Çarşamba

Ormanda Yürüyordum

Ormanda yürüyordum
Öylesine ve kendimce
Ve hiçbir şey aramamak
İşte buydu niyetim.

Sonra gölgeler arasında
Bir çiçekçik gördüm,
Yıldız gibi parıldayan,
Bir göz gibi gülümseyen.

Yerinden koparmak isterken onu,
İncecikten bana:
Solup ölmemi istiyorsun.
Tutup kopararak beni? deyiverdi.

Onu kökleriyle birlikte,
Hiç incitmeden çıkarıp,
Güzel evin başındaki,
Büyük bahçeye taşıdım.

Büyük sakin bahçede,
Ektim onu yeniden.
Şimdi o küçük, güzel çiçek
Büyüyor durmadan, çiçek açıp, gülerek.


Johann Wolfgang von Goethe

Yaban Gülü

Bir çocuk, küçük, küçücük bir gül
Bir nazlı gül gördü kırda;
Doğan gün kadar güzeldi,
Yaklaştı koşup yanına
Baktı gülen gözleriyle.
Küçük, küçücük, pembecik gül
Bir küçük gül kırlarda.

Çocuk, dererim seni, dedi
Kırlardakı nazlı güle;
Gül de ona cevap verdi;
Batırırım dikenimi
Kalır sızısı elinde,
Katlanamam bu acıya,
Küçük, küçücük, pembecik gül
Bir küçük gül kırlarda.

Ama çocuk derdi yine
Kırlardaki küçük gülü;
Gül batırdı dikenini
Ah'larına hiç bakmadan
O katlandı acısına.
Küçük, küçücük, pembecik gül
Bir küçük gül kırlarda.


Johann Wolfgang von Goethe

Prometheus

Karart göklerini Zeus,
Duman duman bulutlarla;
Diken başlarını yolan çocuk gibi de
Oyna meşelerin, dağların doruklarıyla.
Ama benim dünyama dokunamazsın,
Ne senin yapmadığın kulübeme
Ne de ateşini kıskandığın ocağıma.

Su evrende siz tanrılardan
Daha zavallısı var mı bilmem:
Kurban vergileri
Dua üfürükleriyle beslenir
Haşmetli varlığınız zar zor.
Size umut bağlayan budalalar,
Çocuklar, dilenciler olmasa
Yok olur giderdiniz çoktan.

Ben de bir çocukken
Ne yapacağımı bilmez olunca
Çevirirdim güneşe doğru
Görmediğini gören gözlerimi;
Yakarışımı dinleyecek
Bir kulak varmış gibi yukarda;
Varmış gibi derdimle dertlenecek
Benimkine benzer bir yürek yukarda.

Azgın devlere karşı
Kim yardım etti bana?
Kim kurtardı beni ölümden,
Kim kurtardı kölelikten?
Su benim yüreğim değil mi,
Kutsal bir ateşle yanan yüreğim,
Her işi başarmış olan?
O değil mi coşup taşarak,
Yukarda uyuyanı aldatarak
Başımı beladan kurtaran?

Benim seni kutlamam mi gerek? Niçin?
Hiç derdine derman oldun mu sen
Derdine derman bulamayanın?
Gözyaşını sildin mi hiç
Başı darda olanların?
Kim adam etti beni?
Güçlüler güçlüsü Zaman
Ve önü sonu gelmeyen Kader, değil mi?
Onlar değil mi
Senin de benim de efendilerimiz?

Sen yoksa beni
yasamaktan bıkar mı sandın?
Kaçar çöllere giderim mi sandın
Açmıyor diye
Tüm düş tohumcukları?

Bak işte, yerli yerindeyim;
İnsanlar yetiştiriyorum bana benzer;
Bütün bir kuşak benim gibi,
Acılara katlanacak, ağlayacak,
Gülecek, sevinecek,
Ve aldırış etmeyecek sana
Benim gibi!


Johann Volfgang von Goethe

Sabit Esas

Stets derselbe


Pazarda dolaşıyorum
Kalabalıklar arasında,
Ve Dilbere rastlıyorum
Umumun tam ortasında;
Yürürüm ileriye, peşim sıra gelir hemen,
Sanki gölgem olur karşıdan;
Elbet hiç kimse farkedemez bizi, resmen
Birlikte kaynaşırız karışmadan.

"İhtiyar, yetmedi de, hatta!
Israrla Kızdan bahsedersin!
O sürmeli genç hayatta,
Ömre bedel inat eden sensin.
Şimdi hangisi gününü ballandırıyor?
Haydi, apaçık söyle."
Ah bakın, beni nasıl saf selamlıyor.
İşte sabit esas öyle.


Johann Wolfgang von Goethe

11 Aralık 2012 Salı

Salın Gitsin İnatçı Firarı

Laßt fahren hin das allzu Flüchtige


Salın gitsin inatçı firarı!
Ona her nasihat beyhude;
Hamarat fanide ısrarlı,
Hoş göç eder ebediyete.

Böylece beşeri kazanır zinde
Ardı ardına o körpe kudreti;
Yalnız tabiat, asıl güvence,
Ancak o yaşatır ilelebeti.

Takdirinde çözülür yüce meali
Malum ikinci vatanımızın;
Çünkü eski günler misali
Ezel kefil kılar ansızın.


Johann Wolfgang von Goethe

Seher İndi Semadan Aşağı

Dämmrung senkte sich von oben


Seher indi semadan aşağı,
Artık tüm yakınlar uzak;
Evvela yükselen ancak
Hoş ziyalı akşam yıldızı!

Herşey dolaşırken belirsize,
Sisler göğe doğru sızıyor;
Koyu karanlıklarda derince
Dinlenirken göl zıtlar yansıyor.

Şimdi, arazinin doğusunda
Seziyorum Ayın şanını perdahıyla,
Narin meranın saçak dallarıysa
Şakalaşıyorlar sonraki akında.

Oynaşan gölgelerin arasından
Titriyor Lunanın cazibesi Tan
Ve gözden dalıyor nem içeri
Serinliyor kalbin en dipleri.


Johann Wolfgang von Goethe

Sevgilinin Yakınlığı

Seni düşünüyorum, güneşin ışıkları denizden aksedince
Seni düşünüyorum, ayın pırıltıları kaynaklara vurunca.
Seni düşünüyorum, uzak bir yol üstünde tozlar havalanırken,
Karanlık bir gecede, dar bir tahta köprüde bir yolcu ürperirken.
Seni düşünüyorum, boğuk uğultularla orda yükselirken dalgalar.
Kulak kesilmek için koruluktayım, sık sık her şeyin sustuğu anlar.
Uzakta olsan bile ben senin yanındayım, sende yakınımdasın.
Güneş batıyor, biraz sonra, beni ışıtacak yıldızlar ne olurdu burda
Yanımda olsaydın


Johann Wolfgang von Goethe

Size Söyleyeyim Mi, Sevgili Ağaçlar

Sag ichs euch, geliebte Bäume


Size söyleyeyim mi, sevgili ağaçlar?
Uslanmak için diktiklerim,
Harika rüyalar
Tanın dansıyla beni sararken.
Ah, biliyorsunuz, nasıl sevdiğimi,
Beni o kadar güzel gene seveni,
Dürtülerimin en temizini
Bana daha temiz geri vereni.

Kalbimden açar gibi büyüyün,
Havaya dalıp salın sürgün,
Çünkü hayli çok neşe ve ızdırap
Gömdüm köklerinizin altına.
Gölge getirin, meyveler verin,
Taze sevinçle günbegün filizlenin;
Sade bunu besteleyeyim, yazayım,
Ki sımsıkı yanında tadayım.


Johann Wolfgang von Goethe

10 Aralık 2012 Pazartesi

Tekrar Buluşma

Acaba bu gerçek mi, yıldızların yıldızı
Seni tekrar kalbimin üstünde sıkıyorum!
Ah, şu ayrılık denen gece nasıl bir acı
Nasıl derin uçurum
Evet neşelerimin
Sevgili, hoş rakibi sen;
Düşününce geçmiş acıları
Ürperirim halden.
Düha ezeliyetin, Tanrının sinesinin
Uyurken bir yerinde en kuytu ve düzgün derin
Hazırladı ilk anı
Çok yüce bir yaratma isteğiyle Tanrı
'Ol!' emrini verdi,
Bütün alem kudretle ve büyük ihtişamla
Hemen gerçekleşerek bir varlık kazanınca
Her taraftan çok derin bir ah koptu yükseldi
Etraf nura boyandı
Birbirinden ayrılıp bir yana kaçıştılar,
Vahşet ve korku dolu rüyaları içinde
Her şey can attı
İsteyerek sessiz ve ihtirassız
Uzaklara, o derin sonsuzlukta.
Her şey susmuş, sessiz ve ıssızdı etraf,
Tanrı yalnız kalmıştı ilk olarak,
Yarattığı şafağı o anda
Şafak merhamet etti çekilen ıstıraba,
Ve acı duyanlara,
Ahenkli renk oyunları gösterdi,
Daha önce birbirinden her ayrılan böylece
İmkan buldu tekrardan birbirini sevmeye.
Telaşla, acele ile birbirinin olanlar
arayıp birbirini yeni baştan buldular
Döndüler ölçüsüz hayata tekrar
His ve duygular
İster el ele tutup, ister yakalansınlar
Yeter ki birbirinden onlar ayrılmasınlar.
Bundan sonra Tanrının yaratması lüzumsuz
Onun dünyasını artık bizler de yaratırız.
Bu suretle o şafak al al kanatlarıyla
Beni sana uçurdu geldik dudak dudağa,
Ve gece gökyüzünde parlak yıldızlarıyla
Binlerce mühür vurdu, kuvvet verdi bu bağa,
Artık şu yeryüzünde böylece her ikimiz
Sevinç ve acılarda biriz ve herkese örnek olabiliriz.
Ve ikinci bir 'Ol!' emri
Bir daha ayıramaz bizi.


Johann Wolfgang von Goethe

Uzaktakine

An die Entfernte


Öyleyse seni ben kaybettim mi?
Kurtuldun mu benden, Güzelim?
Hala çınlar kulaklarımda iklimi
Her bir kelimenin, her biri selim.

Avare arar gibi bakışla sabah
Nasıl dalar havalara öylesi,
Mavi semada gizlenirken kah
Gök üstünde çayırkuşu ötesi;

Dalıyor korka korka ara sıra
İşte gözlerim tarlalara, çalılara;
Ünlüyor tüm türkülerim sana;
Gel, Sevgilim, dön gel geri bana!


Johann Wolfgang von Goethe

Veda

Der Abschied


Bırak gözlerim veda eylesin,
Dilimin söylemeye varmayan!
Zor, zordur taşınması erkeğin!
Çünkü adamım, bazen kalpazan.

Üzülür bu saatte her can
Aşkın en tatlı tutusu bile,
Soğuk bir buse ağzından,
Donuk elinin sıkması hele.

Ayrıca, hafif çalınmış bir öpücük,
Ah, anında beni nasıl da büyülemişti!
Sanki sevindiren bir Menekşe küçücük,
Martın ilk günlerinde koparılmış gibi.

Yok, ben şimdi çelenk toplamıyorum,
Artık bir gülü bile kıyamam sana.
İlkbahar geldi, ey sevgili Oğlum....
Ama, ne yazık ki sonbahar bana!


Johann Wolfgang von Goethe

Yeni Bir Aşk, Yeni Bir Hayat

Neue Liebe, neues Leben


Kalbim, ah kalbim n’olacak böyle?
Seni sıkıştıran körpe kan mı bu kadar?
Hangi yabancı, taptaze bir can öyle!
Seni tanıyamaz oldum birden vah yar.
Kaybolmuş herşey, bunca sevdiklerin,
Gitmiş, seni üzen onca kederlerin,
Bitmiş çaban ve huzurun –
Eyvah, nasıl bu hale düştün!

Delikanlı cazibesi sarıyor mu,
Şirin efendi siması, hayretle,
O bakışı, vefa ve merhamet dolu
Bitmez tükenmez kuvvetle?
Kurtarmak istiyorum kendimi ondan,
Adam olmak, kaçabilmek tuzağından,
Anbean ayyaş beni çekiyor,
Nafile, yollar hep ona dönüyor.

Ve bu büyülü incecik iplikte,
Hiç mi hiç zorla kopmayan,
Tatlı, başıboş kız tutuyor, heyecan
Beni, her ne kadar çekinsem de;
Onun müthiş harika etrafında
Mahkumum ezgisiyle yaşamaya.
Bu değişim, ah, ne kocaman!
Aşk! Aşk! Sal beni yukardan!


Johann Wolfgang von Goethe

9 Aralık 2012 Pazar

Sözcül

Birisi gelse,
Bana candan bir şey verse,
Ben de alsam;
Ne iyidir
Onun ve benim için.

Birisi gelse,
Bana bir söz dese,
Ben de anlamasam;
Ne kötüdür
İkimiz için.

Birisi gelse,
Benden bir şey çalsa,
Ya da saklasa;
Bu yıkımdır
İkimizden birisi için.


Özdemir Asaf

Söz Aramızda

İkimiz de herkes gibiyiz.
Neden kendi bakışlarını bırakıp
Yapmacık gözlerle bakar,
Neden çerçevesini bozarsın dudaklarının.
Allı pullu tavırlara kim kanar.

Söz aramızda,
İkimiz de herkes gibiyiz
Çırıpçıplak olduğumuz zaman.
Yinlerimiz doğru söyleyor,
Elbiselerimiz yalan.


Özdemir Asaf

Söz

Benim en sevdiğim söz senden duyduğum ben'dir.
Hep yinelediğim söz sana koyduğum ben'dir.
İyi olmak adına bilgiç olmak istemem,
Seni senlediğim söz, bir bir oyduğum ben'dir.


Özdemir Asaf

Söyle

Köpek gibi, kanlar içinde
Dönüp susabilir misin,
Kavgadan, aşktan, umuttan.

Hayvanların en güç'lüsü insan.
Çünkü korkmasını da bilir,
Kavgadan, aşktan, umuttan.

Sen bilir misin, bilir misin sen
Korkmasını, korkuyu, korktuğunu,
Söyleyebilir misin korkmadan.

Kavgadan, aşktan, umuttan
Dönüp susabilir misin sen..
Sen, hayvanların en güç'lüsü insan!


Özdemir Asaf

Sorumlu

İp der ki ipin ucuna:
İpin ucunu sakın kaçırma..
Uçurtma’dan sorumluyuz.

Uçurtma der ki kuyruğuna
Havaya kuyruk sallama
Çocuklardan sorumluyuz.


Özdemir Asaf

Sorular

Bir susmayı bakışlarda seslendiren,
Hüzünlü yangınsal aşka döndüren nedir.

Beklemeyi özlemlere süsleyen,
Yalnızlığın kara ışığını söndüren nedir.

Duyanı ısıtan, kulağını kestiren, güneşe baktıran,
Korkusuzluk denizlerinde yüzdüren nedir.

Saraylarda çılgın eden, kentlerde tek bırakan,
Direklere astırıp üzdüren nedir.

Ne varsa yeryüzünde, ne yoksa
Onunla paylaştıran, böldüren nedir.

Her şeyi, ama her şeyi olağan dışında,
Örneğin bir gülü yeşil gördüren nedir.

Gözlere ışıltılı anlamlar bağlayan,
Yaşamı ölüme güldüren nedir.

Kalabalıklar, kalabalıklar içinden
Kişiyi yüceye sürdüren nedir.

Parça parça büyümüş bir çocukluğu
Olgunluk aşamalarında yaşatırca öldüren nedir...


Özdemir Asaf

Soluk

Ben atıma bindiğimde,
Ben pazara indiğimde,
Alıyorum dediğimde,
Bütün pazar alınmıştır.

Ben sazımı aldığımda,
Beste beste olduğumda,
Meydan meydan çaldığımda,
Bütün sözler söylenmiştir.


Özdemir Asaf

8 Aralık 2012 Cumartesi

Sisyphe

Seni öylesine düşündüm ki,
Öylesine, yaşama’dan önce.
Senden başka bir şey yok sanki.
Ama nasıl da varsın derim sana,
Düşüncelerimce.

Seni öylesine, buldum ki,
Öylesine, kendimden fazla.
Yalnız sensin gölgesiz,
Ayrılmamacasına, yanımda..
Akların arasında karan,
Karaların ortasında akınla.

Öylesine istedim ki seni,
Senden önce..
Öylesine, her şeyin içinde,
Öylesine dışında,
Gün, gece.

Seni öylesine yaşadım ki,
İnan..
Artık nereye baktığım belli değil,
Ne yaptığım belli değil,
Vardığım sonrasızlıktan.


Özdemir Asaf

Shakespeare'den Shakespeare'e

Çok şey var
Olmakla olmamak arasında

Bence bütün ve her şey
Bölmekle çıkarmak arasında

Çokluk ikiye bölerler her şeyi
Toplamakla çarpmak arasında

Ben dörde bölerim her şeyi
Gitmekle kalmak arasında

Bir yokluk, yok olmak
Aldanmakla inanmak arasında

Bir varlık, var olmak
Unutulmakla unutmak arasında

Ben yok oldum kimi zaman
Yok olmamak içindim kimi zaman

Var oldum öyle anlar oldu ki
Var olmamak içindim kimi zaman

Her şey senin yüzünden
Deyip çıkmak vardı aradan

Ama ben bilirdim ki
Benim yüzümdendi de çoğu zaman


Özdemir Asaf

Sevinç İle Hüzün

Sevinci kapıştılar taşımayı bilmeden,
Şimdi bilen yok, nerede oturuyor.
Köyün delisi Hüzün, yalnız kaldı yollarda
Adam adam, sınıyor, arıyor yoldaşını..
Kıskandıran özlemi, yüzünden okunuyor.

Görünüp siliniyor o günden beri.
Sevinç bin an gözlerde, dudaklarda.
Yerini sevgilisi Hüzün'e bırakıyor.
Sevinç'se, uzaklarda, hep uzaklarda..
Şöyle bir görünüyor, hemencecik uçuyor.

İşte o günden beri gözlerde, dudaklarda
Hüzün, aramaktadır yitik yavuklusunu.
O günden beri Sevinç yerinde durmaz
Ve kişiliğini ararken uzaklarda
O günden beri kimliksiz hüzün olmaz...


Özdemir Asaf

Sesiniz

Siz gittiniz, gittiniz, gittiniz,
Ben kaldım, kaldım, kaldım,
Sesiniz kaldı, onda kaldım,
Yöneldim yüzünüze baktım,
Yöneldim gözlerinize baktım,
Orada yansıyan bana baktım.
Yalnızlığımı nasıl anlayacaktım.


Özdemir Asaf

7 Aralık 2012 Cuma

Sesin Yargılanışı

Savunmadan kendini,
Başı dik
Dinlemiştir duruşmayı,
Susmacasına.

Kim tutuklasa,
Ne kadar tutuklansa
Hep kaçmayı başarmıştır,
Kurtulmamacasına.

Hep egemen, özgür kalmış,
Tutsak almıştır güzelliği..
Aşkı sürgüne göndermiştir yataklara,
Kamcılarcasına.

Yaşlandıkça anlamlaşan,
Anıları unutulmaktan koruyan
Bir ulu bekçi, göze karsı,
Uyumamacasına.

Bir çiçek, hiç solmayan,
Hiç koparılamayan,
Hiç yalanı olmayan,
Sonsuzcasına.


Özdemir Asaf

Sesin Rengi

Ne zaman nereye gitmedimse,
Hiç kimseyi de incitmedimse,
Konular birikti kendiliğinden;
Ben ne kadar biriktirmedimse.


Özdemir Asaf

Sensiz

Sensiz de denizi seyredebiliyorum.
Hem dalgaların dili seninkinden açık.
Ne kadar hatırlatsan kendini boş.
Sensiz de seni sevebiliyorum.

Hep boş konuşurduk hatırlar mısın, bula bula,
Karşılaştığımız zamanlarda.
Sen, sevgiden şımaran çocuk,
Ben şaşıran budala.


Özdemir Asaf

6 Aralık 2012 Perşembe

Seni Seyrederdim

Saçların uçuşurdu rüzgârdan.
Yanından seni seyrederdim.
Güneş yakardı, deniz yanardı..
Sen konuşurdun, dinlerdim.

Gülerdin..
Susardın, düşünürdün.
Benimle el ele yürürdün..
Yol biterdi.

Görmezdim seni..
Zaman yıl yıl geçerdi.
Uzaktan, çok uzaklardan
Seni seyrederdim.


Özdemir Asaf

Seni Saklayacağım

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.

Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.

Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.

Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.

Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.

Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.


Özdemir Asaf

Sempati

Bir yaprak, ağaca takma.
Bir damla, buluta takma.
Bir bulut, maviye takma.
Bir yağmur, havaya takma.

Ben sana bakıyorum,
Bir rüzgâr esiyor.
Sözü uzatıyorum,
Ben, sana takma.


Özdemir Asaf

5 Aralık 2012 Çarşamba

Seçim

Çok bilen çok yanılır
Az bilen daha çok

Hiç bilmeyen
Yanıldığını bile bilmeyecek
Bu kadar mutlu kişiyi
Kim seçmeyecek?


Özdemir Asaf

Saygı

Sana güzel diyorlar;
Sakın olma.


Özdemir Asaf

Sapak

Çok kişi bir başka türlü
Kendine yalan.
Çok kişi bir başka yalan,
Kendi türünde.

Kiminin kültürü yoksun
Ahlâkdan..
Kimi de ahlâkdan yoksun,
Kültüründe.


Özdemir Asaf

4 Aralık 2012 Salı

Sana

Küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden,
Seni öpsünler diye gönderiyorum sana.
Bana, kucaklarında seni getiriyorlar;
Ben de sonra o seni getiriyorum sana.


Özdemir Asaf

Saçları

Bilmiyorum ne vardı saçlarında..
Rüzgâr mı delice eserdi,
Gözlerim mi öyle görürdü yoksa..
Saçlarının her hali hoşuma giderdi.


Özdemir Asaf

Sabaha Kadar

Dünya o kadar büyük ki;
Bir noktayım ortasında, ne yapsam.
Bazan da o kadar küçülüyor ki dünya,
Devrilecek sanıyorum, kımıldarsam.

Hayat o kadar uzun ki,
Öyle bitmez geliyor ki bir an..
Bir de bakıyorum, o kadar kısalıyor ki;
Ne çıkar, diyorum, bir hayattan

Saadet o kadar lâzım ki yaşayana;
Billâhi can verir uğrunda insan.
Hem o kadar boş ki mesud olmak,
Gün yüzü görmeden ölenlerin arkasından.

Ben o kadar önemli kişiyim ki,
O kadar iyiyim ki aklım ve düşüncelerimle.
O kadar fenayım ki ben
Delice niyetlerimle.

Gece; ne kadar karanlık ve sessizsin..
Öyle kaplayorsun ki evleri, yolları, denizleri.
Hem o kadar aydınlık ve seslisin ki;
Çılgınca coşturuyorsun bizleri.

Sabah; bir yeni dünya gibi geliyorsun;
Öylesine süslü, öylesine saadesin ki..
Sen o kadar güzelsin ki sabah,
O kadar güzelsin ki.


Özdemir Asaf

Roman

Roman bir adamın adıdır.
Bir başka ada bakan,
Duysan duymasan
Seni anmalıdır.

Roman bir adın yaşamıdır,
Başkalarınca da yaşayan;
Okusan okumasan
Sana uzanmalıdır.

Roman bir yaşamın anlamıdır,
Düşünmeden varılmayan;
Anlasan anlamasan
Sana bulanmalıdır.

Roman bir anlamın dağıdır,
Yarasız çıkılmayan;
Korksan korkmasan
Seni kuşanmalıdır.

Roman bir dilin dumanıdır,
Tüter evren sobasından;
Üşüsen ısınsan
Sönmeden yanmalıdır.


Özdemir Asaf

3 Aralık 2012 Pazartesi

Portre

Neyzen Tevfik'e


Bütün metrolerin ve santimlerin,
Bütün kiloların ve gramların,
Bütün rakıların
Ürktüğü adam.


Özdemir Asaf

Poetika

Yaşadım da yoruldum, bir ağır işçi gibi,
Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi.

Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım,
İşledim de işledim bir hüner işi gibi.

Horlandı, beğenildi; inandım, alınmadım,
Yolun geleceğini çizdim, geçmişi gibi.

Zor dönemler olmadı değil, olsundu, oldu,
Ne koştum ne de durdum kaçak gidişi gibi.

Bu konuyu burada bırakıyorsam birden,
Olmasın diyedir bir şeyin bitişi gibi.


Özdemir Asaf

Burnt Norton

T.S. Eliot’un “Dört Kuartet”inden Birincisi

“Yalnız tek bir merkez olsa da, insanların çoğu kendi merkezlerinde yaşar”. (Heraklit)

“Yukarı giden yol aşağı giden yolun aynısıdır”. (Heraklit)



- I -

Şimdiki zamanın ve geçmiş zamanın
Her ikisi belki de içindedir gelecek zamanın,
Ve gelecek zaman kapsanır geçmiş zamanda.
Eğer zaman hep buradaysa
Yakası bırakılmaz bütün zamanların.
Bir soyutlama olabilecek şey
Ölümsüz bir olasılık olarak kalakalır
Hüsnükuruntuların dünyasında yalnızca.
Olabilecek olan ve olmuş olan şey
İşaretler her daim varolan aynı şeyi.
Bellekte adımların yankısı
Geçmediğimiz geçitten aşağı geçerek
Hiç açmadığımız kapıdan
Girelim gül bahçesine. Yankılanır sözlerim
Böylece, zihninde.

Fakat hangi maksatla
Rahatsız etmeli ki gül yapraklı bir kasedeki tozu
Bilmem.

Diğer yankılar
Şeneltir o bahçeyi? Takip edelim mi?
Acele, dedi o kuş, bul onları, bul onları,
Köşeyi dönünce. İlk kapı arasından,
İlk dünyamızın içine, takip edelim mi
Ardıçkuşunun hilesini? İlk dünyamızın içine,
Oradaydılar, vakur, görünmez,
Devinmekte ağırlıksız, o ölü yapraklar üstünde,
Sonbahar sıcağında, titreşen hava boyunca,
Ve çağırdı o kuş, yanıtladı
Çalılık içinde saklı duyulmamış bir tınıyı,
Ve geçip gitti görülmemiş bir göz ışını, çünkü o güller
Bakılmış olan çiçeklerin biçimini almıştı.
Orada onlar misafir gibiydiler, ağırlanan ve ağırlayan.
Sonra gittik, ve onlar da, belirlenmiş bir şekilde,
Daracık boş sokaklar boyunca, her dem yeşil çemberin içine,
Boşaltılmış gölcüğün dibine bakmak için.
Kurut o gölcüğü, kurut o betonu, kahverengi kenarlı,
Ve o gölcük dolmuştu günışığının suyuyla,
Ve lotus doğruldu, usulca, usulca,
Yüzey kaydı ışığın yüreğinden,
Ve ardımızda kaldılar, yansıdılar havuzda.
Derken geçiverdi bir bulut, ve o gölcük boştu.
Git, dedi o kuş, çünkü o yapraklar çocuklarla doluydu.
Heyecanla saklanmış, gülüşler içeren.
Git, git, git, dedi o kuş: insanlık
Tahammül edemez çok fazla gerçekliğe.
Geçmiş zaman ve gelecek zaman
Olabilecek olan ve olmuş olan şey
İşaretler her daim varolan aynı şeyi.


- II -

Sarımsak ve safirler çamurda
Pıhtılaştırırlar tekerin gömülü dingilini.
Kandaki tiril tiril tel
Müzmin yaraların altında şakır
Yatıştırır haylidir unutulmuş savaşları.
Atardamar boyunca dans
Akkanın dolaşımı
Yıldızların yönelişince biçimlenmiş
Yükselir yaza ağaçta
Deviniriz devinen ağaç üstünde
Etkilenmiş yaprak üstündeki ışıkta
Ve işit sırılsıklam zeminde
Aşağıda, tazı ve yabandomuzu
Sürdürür yaptıklarını daha önce olduğu gibi
Fakat uzlaşmışlar yıldızlar arasında.

Dönen dünyanın dingin noktasında. Ne ten ne de tensiz;
Ne bir yerden ne de bir yere; dingin noktada, oradadır o dans,
Fakat ne tutuluştur ne de devinim. Ve süreklilik deme buna,
Geçmiş ve geleceğin topladığı yer. Ne bir yerden devinim ne de bir yere,
Ne yükseliş ne de çöküş. O noktayı saymazsak, o dingin noktayı,
Dans olamazdı, ve sadece o dans var.
Orada bulunmuştuk, tek söyleyebileceğim bu: neresi, söyleyemem.
Ve söyleyemem, ne kadar, çünkü bu zamanın içine yerleştirmektir onu.
Pratik arzudan içsel özgürlük,
Eylemden ve acı çekmeden kurtuluş, kurtuluş içsel
Ve dışsal zorlamadan, gene de kuşatılmış
Bir his inayetiyle, beyaz bir ışık dingin ve devinmekte,
Erhebung kımıltısız, dışarıda bırakmadan
Yoğunlaştırma, yeni ve eski bir dünyanın
İkisi de apaçık kıldı, anladı
Kısmi vecdini tamamlanmışlığın,
Kısmi dehşetin çözülmüşlüğünü.
Gene de geçmişin ve geleceğin zinciri
Örülmüş değişen bedenin zayıflığında,
Korur insanoğlunu tenin tahammül edemeyeceği
Cennetten ve lanetten.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman
İzin verir birazcık şuura.
Şuurlu olmak zaman içinde olmamaktır
Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an,
Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an,
Sis altındaki o esintili kilisedeki o an
Anımsanır; iç içe geçmiş, geçmişle ve gelecekle.
Yalnız zaman aracılığıyla fethedilir zaman.


- III -

Buradadır şefkatsizliğin bir yeri
Zaman önce ve zaman sonra
Kısık bir ışıkta: Gölgeyi
Fani güzelliğe döndürüp, yavaş devirle
Kalıcılık öneren, berrak sessizliğiyle
Biçimi kuşatan günışığı değil,
Ne de karanlıktır arındıran ruhu
Boşaltarak tensel olanı mahrumiyetle
Temizleyerek şefkati zamandan.
Ne çokluktur ne de boşluk. Sadece bir titreşim
Üstünden zaman geçmiş kasılmış yüzlerde
Şaşkınlıktan şaşkınlıkla şaşırmış
Hayallerle dolmuş ve anlamdan boşalmış
Yoğunlaşmadan kabarmış kayıtsızlık,
Döndürür fırıl fırıl insanları ve kağıt parçalarını,
Soğuk yel eser öncesinde ve sonrasında zamanın,
Sakat ciğerler soluk alıp verir
Zaman öncesi ve zaman sonrası.
Sayrı ruhların fışkırması
O solmuş, o uyuşuk havada
Taşınır Londra’nın kasvetli tepelerini süpüren rüzgârda,
Hampstead ve Clerkenwell, Campden ve Putney,
Highgate, Primrose ve Ludgate. Burada değil
Burada değil karanlık, bu cıvıldayan dünyada.

Alçal daha da, alçal sadece
Daimi yalnızlığın dünyasına,
Dünya değil dünya, fakat o dünya olmayan,
Dahili karanlık, yoksun kalış
Ve bütün mülkiyetlere el konuluş,
His dünyasının kurutuluşu,
Hayal dünyasının boşaltılması,
Ruh dünyasının çalışmaması;
Budur o tek yol, ve diğeri
Aynısıdır, devinimde değil
Fakat sakınmak devinimden; içgüdüsel
Devinirken dünya metalli yollarında
Geçmiş zamanın ve gelecek zamanın


- IV -

Zaman ve çan gömmüştü günü,
O kara bulut alıp götürür güneşi.
Bakar mı günebakan bize, filbahri
Düşer mi aşağı, eğilir mi bize; bükülüp serpilir mi
Kavrayıp sarılır mı?
Soğuk
Parmakları porsukağacının kıvrılıp
Sarksın mı bize? Yalıçapkınının kanadı
Yanıtladıktan sonra ışık ışığa, ve sustuğunda, o ışık suskundur
Dönen dünyanın o dingin noktasında.


- V -

Sözcükler devinir, müzik devinir
Zamanda sadece; fakat sadece yaşıyor olan
Ölebilir sadece. Sözcükler, konuşmadan sonra, erişir
Sessizliğin içine. Yalnız şekille, örüntüyle,
Sözcükler ya da müzik erişir
Sessizliğe, bir Çin vazosunun sessizce
Devinmesi gibi kendi sessizliğinde.
Kemanın devinimsizliği değil, nota sürdüğü sürece,
O değil sadece, fakat birlikte varoluş,
Ya da bitiş önünden gider başlangıcın diye söyle,
Ve bitiş ve başlangıç hep oradaydı
Başlangıçtan önce ve bitişten sonra.
Ve her şey heptir şimdi. Sözcükler gerilir,
Yarılır ve bazen kırılır, o yük altında,
Gerilim altında, değerden düşer, kayar, yok olur,
Çürür özensizlikten, durmaz yerinde,
Sessiz durmaz. Azarlayan, alay eden,
Ya da çene çalan feryat figan sesler
Saldırır onlara her zaman. En fazla
Çöldeki Kelime’ye saldırır ayartmaların sesleri,
O ağlayan gölge cenaze dansında
Avutulmaz korkunç hayalin gürültülü ağıtı.

Devinimdir örüntünün detayı,
On merdivenli figürde olduğu gibi.
Arzunun kendisi devinimdir
Kendi başına cazip değildir;
Aşk kendi başına devinimdir,
Devinimin bitişi ve nedenidir sadece,
Ebedi, ve arzu duymaz
Zamanın algılayışı hariç
Tutuklu sınırlamanın biçiminde
Arasında oluş-değil ile oluşun.
Ansızın güneşin bir ekseninde
Toz devinirken hâlâ
Yükselir o gizlenmiş kahkaha
Yeşillikler içindeki çocuklardan
Çabuk şimdi, burada, şimdi, hep –
Gülünç o israf edilmiş acıklı zaman
Uzanıyor önceye ve sonraya.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

East Coker

- I -

Başlangıcımdadır sonum. Sıra sıra
Evler yükselir ve düşer, harap olur, genişletilir,
Kaldırılır, tahrip edilir, onarılır, ya da yerleri
Açık bir arazi olur, ya da bir fabrika, ya da bir çevre yolu.
Yeni binaya eski taş, yeni ateşlere eski kereste,
Küllere eski ateşler, ve küller toprağa.
Toprak ki zaten et, post ve dışkıdır,
İnsan ve hayvan kemikleridir, mısır sapı ve yapraktır.
Yaşar ve ölür evler: bir zamanı vardır inşa etmenin
Ve bir zamanı vardır yaşamanın ve meydana getirmenin
Ve bir zamanı vardır rüzgârın gevşek pencere camlarını kırmasının
Ve tarla faresinin tırıs gittiği süpürgeliği sarsmasının
Ve sessiz bir vecizeyle işlenmiş lime lime goblenleri sarsmasının.

Başlangıcımdadır sonum. Işık düşer şimdi
Açık arazinin karşısına, dallarla kapanmış
O patikayı yalnız bırakarak, ikindi karanlığında,
Ve bir sete yaslanmışsın orada, geçerken bir araba,
Ve elektrik ısısında hipnotize edilmiş
Köye giden yola dönmek için ayak diretir
O derin patika. Sıcak bir pusta o şehvetli ışık
Emilir, savrulmaz ışınları, o boz taş tarafından.
Uyur yıldızçiçekleri o boş sessizlikte.
Bekler ilk baykuşu.

O açık arazide
Çok aşırı yaklaşmazsan, çok aşırı yaklaşmazsan,
Bir yaz gecesi ortasında, o cılız kavalla
O küçük trampetten yükselen müziği duyarsın
Ve görürsün onların dansettiklerini şenlik ateşi etrafında
Nisa ile âdemin münasebeti
Raksta, izdivacın alâmetidir –
Vakur ve ferah bir mukaddes merasimdir.
İki ve iki, ittihat için zaruridir,
Yekdiğeri destbedest iken
İtilaf tezahür eyler. Halka halka etrafında ateşin
Sıçrarlar alazların arasından, ya da toplanırlar çemberlerde,
Kır görkeminde ya da köylü kahkahasında
Kaldırır ağır ayaklarını hantal ayakkabılarda,
Toprak ayaklar, humus ayaklar, yükseldi taşra cümbüşünde
Haylidir toprak altında mısırı besleyenlerin
Cümbüşünde. Tutarak zamanı,
Tutarak ritmi danslarında
Yaşayan mevsimler hayatlarındaki gibi tıpkı

Mevsimlerin ve takımyıldızların zamanı
Süt sağmanın zamanı ve harmanın zamanı
Erkekle kadının ve hayvanların
Çiftleşme zamanı. Ayaklar kalkar ve iner.
Yeme ve içme. Gübre ve ölüm.

İşaret verir şafak, ve başka bir gün
Hazırlanır ısıya ve sessizliğe. O şafak yeli
Denizi buruşturup gider. Buradayım ben
Ya da orada, ya da başka yerde. Başlangıcımda.

- II -
Ne yapar o geç Kasım
İlkbaharın huzursuzluğuyla
Ve yaz sıcağının mahluklarıyla,
Ve acıyla kıvranan çiğnenmiş kardelenlerle
Ve aşırı yükseği hedefleyen gülhatmilerle
Kızıldan boza düşerek
Erken yağan karla dolmuş geç açan güllerle?

Yuvarlanan yıldızlarla yuvarlanan gökgürültüsü
Utku dolu arabalara öykünür
Mevzilenmişler takımyıldızların savaşlarında
Akrep çarpışır Güneş’e karşı
Güneş ve Ay batana dek
Kuyrukluyıldızlar ağlar ve meteorlar uçuşur
Ararlar gökleri ve düzlükleri
Buzulların saltanatından önce yanan
O yıkıcı ateşe dünyayı götürecek
Bir anaforda fırıl fırıl dönerler.

Bu bir izah etme tarzıdır –çok yeterli değildir:
Laf kalabalığı bir araştırma yıpranmış bir şiir tarzında,
İflahını keser birinin o dayanılmaz güreşinde
Kelimelerin ve manaların. Önemli olan şiir değildir.
Yapılması umulan şey (yeniden başlamak) değildi bu.
Uzun uzun özlemle beklenmenin, haylidir umut edilmiş
Sükûnetin, güz huzurunun ve yaşlılık hikmetinin
Neydi değeri? Onlar aldatmış olsaydı bizleri
Ya da kendilerini, o kısık sesli ihtiyarlar,
Miras bırakmazlar mıydı bize aldatmanın tarifesini sadece?
Sadece kasıtlı bir zihin uyuşukluğudur huzur,
Dikkatle baktıkları ya da gözlerini çevirdikleri karanlıkta
İşe yaramaz ölü sırların bilinmesidir hikmet sadece. Vardır, bizce
Olsa olsa, sadece sınırlı bir değeri olabilir
Tecrübeyle edinilmiş bilginin.
Zorla kabul ettirir bir düzeni bilgi, ve tahrif eder onu,
Çünkü o düzen yenidir her bir anda
Ve her bir an yenidir ve sarsar
Bütün olduğumuz her şeyin değerlendirilmesini. Biz sadece
Artık zarar veremeyecek şey tarafından, hileyle, aldatılmayız.
Orta yerde, yalnızca yolun orta yerinde değil
Fakat bütün o yolda, karanlık bir koruda, bir böğürtlen çalısında,
Ayak basılacak emin bir yer bulunmayan ve ucubelerin tehdit ettiği
Bir bataklığın kıyısında, hayalet ışıklar,
Tehlikeli büyülenmeler. Yaşlı adamlardan hikmet konusunu
Dinleyeceğime onların budalalıklarını dinleyeyim,
Onların çılgınlıktan ve korkudan korkusunu, onların sahip olma korkusunu,
Başka birine ait olmayı, ya da başka birilerine, ya da Tanrı’ya.
Elde etmeyi umabileceğimiz tek hikmet
Tevazunun hikmetidir: tevazu sonsuzdur.

Evler batıp gitti deniz altına.

Dans edenler göçüp gitti tepenin altına.

- III -
Ah karanlık karanlık karanlık. Hepsi karanlığa gidecek,
Yıldızlar arasındaki o boş yerler, boş olandaki boş,
Kaptanlar, tüccar bankerler, saygıdeğer yazarlar,
Sanatın cömert hamileri, devlet adamları ve hükümdarlar,
Seçkin devlet memurları, birçok komitenin başkanları,
Endüstri kralları ve küçük taşeronlar, hepsi karanlığa gider,
Ve karanlıktır o Güneş ve Ay, ve Gotha Almanağı
Ve o Borsa Gazetesi, Yöneticilerin Yönetici Rehberi,
Ve soğuktur duyu ve yitmiştir eylem güdüsü.
Ve hepimiz gideriz onlarla, sessiz cenazeye,
Hiç kimsenin cenazesine, çünkü defnedecek kimse yoktur.
Dedim ki ruhuma, sakin ol, ve bırak Tanrı’nın karanlığı olacak
O karanlık gelsin üstüne. Sanki, bir tiyatroda,
Söndürüldüğünde ışıklar, sahne değişeceğinden
Kulislerin boş bir gümbürtüsü duyulur, karanlıkta karanlığın bir devinimiyle,
Ve biliyoruz ki o tepeler ve o ağaçlar, o uzak panorama
Ve o cüretli ve heybetli dış görünüşün hepsi dürülüp götürülür –
Ya da sanki, bir yeraltı treni, tünelde, aşırı uzun süre durduğunda
İstasyonlar arasında, ve sohbet yükselir sonra usulca sessizliğe açılır
Ve görürsün her yüzün arkasında o zihni boşluğun derinleştiğini
Bırakarak sadece o büyüyen dehşetini hiçbir şey hakkında düşünmenin;
Ya da, eter altında, hiçliğin şuuruyla şuurludur zihin ancak –
Dedim ki ruhuma, sakin ol, ve umutsuz bekle
Çünkü umut yanlış şey için umut olabilir; aşksız bekle,
Çünkü aşk yanlış şey için aşk olabilir; gerçi inanç vardır
Fakat inancın ve aşkın ve umudun hepsi bekleyişteler.
Düşüncesiz bekle, çünkü hazır değilsin düşünceye:
Böylece ışığa dönüşecek karanlık, ve dinginlik dansa.
Akan derelerin fısıltısı, ve kış şimşeği.
Saklıdır o yaban kekiği ve o yaban çilek,
O bahçedeki gülüş, yankılanmış esrime
Yitmedi, fakat talep ederek, işaretler ıstırabını
Ölümün ve doğumun.

Daha önce söylediklerimi
Tekrarladığımı söylersin. Tekrar söyleyeceğim bunu.
Tekrar söyleyeyim mi? Oraya varmak adına,
Olduğun yere varmak adına, olmadığın yerden ulaşmak adına

İçinde hiçbir esrimenin olmadığı yoldan gitmelisin.
Bilmediğin şeylere erişmek adına.

Cehaletin yolu olan yoldan gitmelisin.
Sahip olmadıklarına sahip olabilmek adına.

Maldan mülkten feragat yolundan gitmelisin.
Olmadığın şey neyse ona erişmek adına.

Bulunmadığın yoldan gitmek zorundasın.
Ve hiçbir şey bilmemen bildiğin tek şeydir.
Ve sahip olduğun şey sahip olmadığındır.
Ve bulunduğun yer bulunmadığın yerdir.

- IV -
Sorunlu parçayı soruşturan
Çeliği işletir o yaralanmış cerrah;
Ateş grafiğinin muammasını çözen
Şifacının sanatındaki keskin şefkati
Duyumsarız kanayan ellerin altında.

Tek sağlığımız sayrılıktır
Ölmekte olan o hemşireye göre
Bakımı hoşnutluk sağlamazdı, fakat hatırlatırdı bize
Adem ile bizim lânetimizi, ve onarabilmek için bunu
Hastalığımızın daha da ağırlaşması zorunlu.

İflas etmiş bir milyonerin bağışı olan
Hastanemizdir bütün dünya,
İçinde, başarırsak şayet, öleceğiz
Bizi terk etmeyen fakat her yerde koruyan
O salt babacan bakımdan dolayı.

Ayaklardan dizlere yükselir soğuk,
Şakır ateş zihnin tellerinde.
Isınmak için donmalıyım
Ve titremeliyim alazı güller olan
Ve dumanı çalılıklar olan soğuk Araf ateşlerinde.

Damlayan kan tek içeceğimiz,
Kanlı et tek yiyeceğimiz:
Buna rağmen sağlıklıyız diye, dayanıklı etten ve kandan
Oluşuruz diye düşünmekten hoşlanırız –
Gene buna rağmen, bu Cuma gününü iyi sayarız.

- V -
İşte buradayım, yolun ortasında, yirmi yıldan sonra –
Büyük ölçüde israf edilmiş yirmi yıl, l’entre deux guerres yılları
Kelimeleri kullanmayı deneyerek, ve her teşebbüs
Tümüyle yeni bir başlangıçtır, ve değişik tarz bir başarısızlık
Çünkü insan sadece kelimeleri daha iyi bulmayı öğrenir
Artık söylemeyeceği şey için, ya da o tarzda
Söylemek artık mümkün değildir. Ve böylece her girişim
Yeni bir başlangıçtır, iyi ifade edilmemişe bir saldırıdır
Pejmürde gereçlerle her daim bozulur
Duygu kesinsizliğinin o büyük karışıklığında.
Duygunun zapt edilmez mangaları. Ve güçle ve teslimiyetle
Fethedilecek şey, keşfedilmiş zaten
Bir ya da iki, ya da birçok kez, öykünmeyi umut bile
Edemeyeceğin adamlar tarafından – fakat rekabet yoktur –
Yitmiş ve bulunmuş ve tekrar tekrar yitirilmiş olanı
Telafi etmek adına mücadele vardır sadece: ve şimdi, elverişsiz
Görünen bu koşullarda, belki de ne kâr ne de zarar var.
Bizim için, çabalama var. Gerisi bizim işimiz değil.

Başladığın yerdir memleketin. Yaşlandıkça
Daha bir yabancılaşır dünya, daha karmaşıklaşır düzeni
Ölümle ve hayatla. Öncesi ve sonrası yok
O yoğun an yalıtılmamış,
Fakat bir ömür yanar her bir anda
Ve her bir insanın ömrü değil yalnızca
Fakat şifresidir de çözülmemiş eski taşların.
Yıldız ışığında akşamın bir zamanı vardır,
Lamba ışığında akşamın bir zamanı
(Fotoğraf albümlü o akşam)
Aşk handiyse kendisidir
Burası ve şimdi önemsizleştiğinde.
Eski adamlar kaşif olmalıydı
Önemi yok burada ya da orada olmasının
Sessiz olmalıyız ve sessiz devinmeliyiz
Başka bir yoğunluğun içersine
Daha ötedeki bir birliğe, daha derin bir paylaşıma
Soğuk karanlık ve boş perişanlık arasından
Ağlar dalga, ağlar rüzgâr, yelkovankuşunun
Ve domuzbalığının o engin suları. Sonumdadır başlangıcım.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

The Dry Salvages

T.S. Eliot’un ‘Dört Kuartet’inden Üçüncüsü


- I -

Tanrılar hakkında fazla şey bilmem; fakat sanırım ki o ırmak
Kudretli kahverengi bir tanrıdır – asık yüzlü, yabanıl ve serkeş,
Bir ölçüde sabırlı, ilk karşılaşmada bir hudut sanıldı;
Yararlı, güvenilmez, bir ticaret yolu misali;
Sonra tek sorunu olarak köprü inşa edenlerin karşısındaydı.
Bir kez bu sorun çözüldükten sonra, neredeyse unutuldu kent sakinlerince
O kahverengi Tanrı –gene de, uzlaşmasız büsbütün.
Kollayarak mevsimlerini ve öfkelerini, yıkar ve anımsatır
İnsanların unutmayı istediği şeyleri. Makinelere tapanlarca
Onurlandırılmamış, gönlü alınmamış, fakat bekler, gözler ve bekler.
Onun ritmi mevcut olurdu kreş uykuluklarında,
Nisan avlusunda sıra sıra aylandız ağaçlarında,
Ve kış akşamı halkalanışında gaz lambasında.

İçimizdedir ırmak, büsbütün kuşatır bizi deniz;
Toprağın kenarıdır da deniz, içine ulaştığı
O graniti, deniz savurur kıyılara
İlk ve diğer yaratıklarının imalarını:
Denizyıldızı, nal biçimli pavurya, balina omurgası:
Gölcükler takdim eder hevesimize
Kırılgan yosunları ve denizşakayıklarını.
Savurur deniz yitirdiklerimizi, o lime lime ağı,
Paramparça ıstakoz kaplarını, o kırık küreği
Ve ecnebi ölülerin eşyasını. Birçok tınısı var denizin,
Bir çok tanrısı ve bir çok tınısı.

Yabangülü üstündedir tuz,
Köknarlar üstünde sis.

Deniz böğürtüsü
Ve deniz inleyişi farklı sesler olsa da
Çoklukla birlikte duyulur: gemi donanımındaki ıslık,
Suyu yaran dalganın tehdidi ve okşayışı,
O granit dişlerdeki uzak ezberleyiş,
Ve yaklaşılan burundan feryat figan bir ikaz
Bunların hepsi denizin sesidir, ve eve doğru giderken
Dönenen o bıktırıcı maruzatçı, ve o martı:

Ve sessiz sisin zulmü altında
Ağır ağır çalan çan
Ölçer zamanı, bizim olmayan zamanı, yerin soluğanıyla
Telaşsız çalar, kronometrelerin zamanından daha yaşlı
Bir zaman, daha yaşlı
O kaygıyla kederli kadınların ölçtüğü zamandan,
Uzanırlar uyumadan, hesaplayarak geleceği,
Sökmeye, açmaya, çözmeye çalışarak
Ve birleştirmeye çalışarak geçmişle geleceği,
Gece yarısı ile şafak arası, geçmiş bütünüyle aldanış iken,
Gelecek geleceksiz, sabah saati önünde
Zaman dururken ve asla bitmezken zaman;
Ve başlangıçtan gelmiş ve gelen yerin soluğanları,
Çınlatır
Çanları.


- II -

Nerede biter o sessiz inilti,
Yapraklarını döken ve kaskatı kesilen
Güz çiçeklerinin suskun soluşu;
Sürüklenen enkaz, sahilde kemiğin yakarısı,
Felaketli haber ulaşınca dile getirilmez yakarı
Nerededir ve nerede biter?

Bitim yoktur, ekleme vardır sadece: sürükleyen
Neticenin günleri ve saatleri,
Hissizliğe götürürken kendini his
Hayat yılları arasında kırılması
En güvenilir olduğuna inanılan şeylerin –
Ve bu yüzden reddediş için en uygunudur.

Son bir ekleme bulunur, beceriksiz
Gurur ya da başarısız yetilere içerleme,
Bağımsız sadakat sadakatsizlik sayılabilir,
Yavaş yavaş su sızdıran sürüklenen bir teknede,
Son çağrının su götürmez çan haykırışını
Suskunca dinleyiş.

Sisin sindiği rüzgârın kuyruğunda yelken açmış
Balıkçıların bitimi nerededir?
Okyanussuz olan bir zamanı tasavvur edemeyiz
Ya da döküntülerle darmadağın olmamış bir okyanusu
Ya da geçmiş gibi sorumlu olmayan
Hedefi olmayan bir geleceği.

Sürekli su boşaltırken, ağ atarken ve çekerken
Düşünmek durumundayız onları, poyraz inerken
Sığ kıyılar üstüne değişimsiz ve erozyonsuz
Ya da paralarını çekerken onlar, kuruturken yelkenleri doklarda;
Ödenemeyecek bir yolculuğa çıkmak gibi değil
Çünkü denetlenmeyi taşıyamayacaktır yakalanan balıklar.

Sonu yoktur bunun, o sessiz inilti,
Solmuş çiçeklerin solmasının sonu yoktur,
Acısızlığa ve devinimsizliğe doğru acının devinimine,
Denizin işleyişine ve sürüklenen enkaza,
Kemiğin Ölüm’e yakarışı Tanrısı’dır onun. Sadece o sert,
Çağrı’nın yakarışı güçbela yakarabilir.

Öyle sanılır, insan yaşlandıkça,
Geçmişin düzeni başkalaşır, ve önemsiz bir ardışıklık olmayı bırakır –
Ya da gelişmişliği de: evrimin üstünkörü fikirleriyle özendirilmiş,
Kısmen bir safsata ikisinden sonuncusu
Herkesin gözünde, geçmişi yadsıma gereçlerine dönüşür.
Mutluluğun anları – refah hissi değil,
Gerçekleşme, tamamlanma, güvenlik ya da şefkat,
Ya da güzel bir akşam yemeği bile değil, fakat apansız aydınlanma –
O deneyimin sahibiydik fakat yitirdik anlamını,
Ve yaklaştık deneyimi başka bir biçimde
Oluşturan o deneyime, mutluluğa ayırabileceğimiz
Her anlamın ötesinde. Anlamda diriltilen
O geçmiş deneyimin sadece bir hayatın değil
Fakat birçok neslin deneyimi olduğunu
Önceden söylemiştim – unutmadan
Muhtemelen büsbütün anlaşılmaz bir şeyi:
Kaydedilmiş tarihin güvencesi ardında
Arkaya bakış, arkaya yarı-bakış
Omuz üstünden, ilkel dehşete doğru.
Şimdi, gelip keşfedeceğimiz ıstırap anlarıdır
(Bir anlaşmazlık yüzünden olsun ya da olmasın
Yanlış şeyler için umutlanma ya da yanlış şeylerden endişelenme
Meselesi değildir) aynı şekilde daimidir
Zamanın sahip olduğu böylesi bir kalıcılıkla. Daha iyi takdir ederiz bunu
Başkalarının ıstıraplarında, nerdeyse biz yaşamışızdır,
Katarak işin içine kendimizi, kendimizinkine oranla.
Çünkü kendi geçmişimiz kaplanmıştır eylem akışlarıyla,
Fakat başkalarının azabı bir deneyim olarak kalır
Vasıfsız, yıpranmamış sonraki aşınmalardan.
Değişir insanlar, ve gülümser: fakat o ıstırap dayanır,
Yok edici zaman esirgeyen zamandır,
Bütün yükü ölü zenciler, inekler ve tavuk kafesleri,
Acı elma, ve elmadaki ısırık olan o ırmak gibi.
Ve lime lime kaya o vesveseli sularda,
Yunar dalgalar onu, sisler saklar onu;
Berrak bir günde bir anıttır sadece,
Seyrüsefer havasında her daim bir deniz işareti
Rotayı saptamak için: fakat kasvetli mevsimde
Ya da apansız gazapta, hep ne idiyse odur.


- III -

Bazen merak ederim Krişna’nın kastettiği bu muydu diye –
Başka şeyler arasında – ya da aynı şeyi başka şekilde izah edeyim:
Solgun bir şarkıdır gelecek, hasret dolu pişmanlığın lavanta spreyi
Ya da bir Saray Gülü’dür pişmanlık duymak için henüz burada olmayanlarca,
Hiç açılmamış bir kitabın sarı yaprakları arasında ezilmiş.
Ve yukarı giden yol aşağı giden yolun aynısıdır, ileri giden yol geri giden yoldur.
İnatla yüzleşemezsin onunla, fakat kesindir bir şey,
Ki bir hekim değildir zaman: o hasta burada değildir artık.
Tren yola koyulduğunda, ve yolcular oturduğunda
Önlerinde meyve, dergiler ve iş yazışmaları
(Ve onları giderken görenler ayrılmıştır platformdan)
Yüzleri gevşer kederden avuntuya doğru,
Yüzlerce saatin uykulu ritimlerine.
İleri gidin, yolcular! Kaçmayarak geçmişten
Değişik hayatlarda, ya da herhangi bir geleceğe;
O istasyondan yola çıkmış
Ya da herhangi bir varışa ulaşacak olan aynı kişiler değilsiniz,
Giderek darlaşan demiryolları kayıp giderken ardınızda;
Ve gümbür gümbür bir yolcu gemisinin güvertesinde
İzlerken ardınızda genişleyen pervane izini,
“Geçmiş bitti” ya da “gelecek önümüzde”
Diye düşünmeyeceksiniz.
Gece inerken, gemi donamında ya da antende,
(Kulağına olmasa bile, zamanın mırıltılı kabuğuna,
Ve hiçbir dilde olmayan) bir ses vaaz verir
“İleri gidin, ey sefere çıktığını düşünen kişiler;
Sizler değildiniz geri çekilerek
Limanı görenler, ya da karaya çıkanlar.
Burada yakındaki ve uzaktaki kıyıların arasında
İçine kapanıkken zaman, gelecekle geçmişi
Aynı addedin.
Eylem ya da eylemsizlik anında
Şunu düşünebilirsiniz: “varlığın hangi yarıküresinde olursa olsun
Bir insanın zihni kararlı olmalı
Ölüm zamanı” – bu bir eylemdir
(Ve ölüm zamanı her andır)
Başka insanların hayatında meyve verecek:
Ve düşünmeyin eylemin meyvesini.
İleri gidin.

Ey yolcular, Ey denizciler,
Limana ulaşan sizler, ve bedenleri
Denizin duruşmasıyla ve yargısıyla ıstırap çekecekler,
Ya da her ne olursa olsun, budur sizin varış yeriniz”.
Böyledir Krişna savaş meydanında
Kulağını çektiğinde Arjuna’nın.

İyi yolculuklar değil,
Fakat ileri gidin, yolcular.


- IV –

Tapınağı bir kayalıkta bulunan, Azize,
Dua et gemide bulunanlar için, işi
Balıkçılık olanlar için, ve
Her türden yasal ticaretle ilgili olanlar
Ve onları yönetenler için.

Bir duayı da tekrar et
Geri dönmeyen oğullarıyla kocalarının
Yola çıktığını gören kadınlar adına:
Figlia del tuo figlio,
Cennetin Ecesi.

Gemidekiler için de bir dua et, ve
Yolculuklarını kumda bitirenler için, denizin dudaklarında
Ya da onları reddetmeyecek karanlık gırtlağında
Ya da deniz çanının ölümsüz yakarışının
Onlara erişemeyeceği her yerde.


- V –

Mars’la iletişim kurmak, konuşmak ruhlarla,
O deniz canavarının davranışlarını bildirmek,
Betimlemek yıldız falını, işareti yorumlamak ve bakmak küreye,
Gözlemlemek hastalığı imzalarda, okumak
Hayat hikâyesini ayanın buruşukluklarında
Ve trajediyi parmaklarda; salıvermek alametleri
Kura çekerek, ya da çay yapraklarıyla, kaçınılmaz bilmeceyi
Çözümlemek iskambil kağıtlarıyla, oyalanmak beş köşeli yıldızlarla
Ya da barbiturik asitlerle, ya da paramparça etmek
O yinelenen imgeyi bilinç öncesi dehşetlerde –
İncelemek rahmi, ya da kabri, ya da düşleri; bütün bunlar olağan
Eğlenceler ve uyuşturuculardır, ve gazetedeki uzun makaledir;
Ve bunlar hep olacaktır, bunlardan bazıları özellikle
Milletlerin endişeleri ve şaşkınlığı olduğunda
İster Asya kıyılarında, isterse Edgware Road’da.
İnsanların merakı araştırır geçmişi ve geleceği
Ve yapışır bu boyuta. Fakat zamansızlığın
Zamanla kesişme noktasını
Anlamak, azizlere özgü bir uğraştır –
Uğraş da değil, fakat verilen
Ve alınan bir şeydir, aşk içinde bir ömür boyu ölüm,
Gayret ve özgecilik ve kendini bırakış.
Çoğumuz için, sadece başıboş
An vardır, zamanın içindeki ve dışındaki o an,
Dikkatin dağılmasının doruğu, güneşin şuasında yitmiş,
O saklı yaban kekiği, ya da kış şimşekleri
Ya da o çağlayan, ya da öyle derinden duyulan müzik
Ki asla duyulmaz, fakat müzik sensin
Sürerken müzik. Sadece imalar ve tahminlerdir bunlar,
Tahminlerin takip ettiği imalar; ve gerisi
Dua, örf, disiplin, düşünce ve eylemdir.
Yarısı tahmin edilmiş o ima, yarısı anlaşılmış o yetenek, Vücutlaşma’dır.
Varlığın yarı kürelerinin olanaksız birliği
Buradadır gerçekte,
Burada geçmiş ve gelecek
Zaptedilmiş ve uzlaştırılmıştır,
İblissi ve yer altı güçlerle
İşleyen, kendisinde devinimin kaynağı bulunmayan
Ve sadece devinen bir şeyin devinimiydi
Eylem önceden. Ve gerçek eylem özgürlüktür
Geçmişten ve gelecekten de.
Çoğumuz için, burada hiç gerçekleşmeyecek
Bir amaçtır bu;
Denemeyi sürdürdüğümüzden
Bozguna uğramamışlarız sadece;
Bizler, memnunuz nihayet
Eğer dünyevi alışkanlığımıza dönüş beslenirse
(Çok uzağında değil o porsukağacından)
Anlamlı toprağın o hayatından.


T. S. Eliot 
(1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Little Gidding

- I -

Zemherinin baharı kendine özgü bir mevsimdir
Gün batımıyla sırılsıklam olsa da ebedidir,
Kutupla dönence arasında, zamanda gerilmiştir.
O kısa gün en aydınlık iken, kırağıyla ve ateşle,
Geçici güneş alazlanır buzda, gölette ve hendeklerde,
Yüreğin sıcaklığı olan rüzgârsız bir soğukta,
Yansıtarak suyun aynasında
Körlük olan bir kamaşmayı öğleden hemen sonra.
Ve dalın alevinden, ya da maltızdan, parıldar daha da şiddetli,
Uyandırır o devinimsiz ruhu: rüzgâr yok, fakat Pentekost ateşi
Yılın o karanlık zamanında. Erimekle donmak arasında
Titrer ruhun özsuyu. Yoktur toprağın kokusu
Ya da yaşayan bir şeyin kokusu. Bahar zamanıdır bu
Fakat zamanın sözleşmesinde değil. Şimdi karın fani çiçeğiyle
Çalı çitin benzi atar
Bir saatliğine, daha bir apansız
Yazın tazeliğinden, ne filizlenmekte ne de solmakta,
Yeri yok varlığın gelişim planında.
Nerededir o yaz, o tasavvur edilemez
Sıfır yaz?

Bu yoldan gelmişsen,
Muhtemelen bu güzergâhtan geçmişsen
Bu yerden muhtemelen varacağın mekândır işte,
Bu yoldan geçmişsen akdiken zamanı, bulurdun çitleri
Bembeyaz yeniden, Mayıs’ta, şehvetli şirinlikle.
Yolculuğun sonunda aynı olurdu,
Devrik bir kral gibi gelseydin geceleyin,
Gündüz vakti niye geldiğini bilmeden gelseydin,
Aynı olurdu, o çetin yoldan giderken
Ve domuz ağılının ardından dönerken kasvetli ön cepheye
Ve mezar taşına. Ve dönüş nedeni olarak düşündüğün şey
Sadece bir kavkıdır, eğer mümkünse
Sadece amaca ulaşıldığında amacın ayrıldığı
Anlamın bir kapçığıdır.Ya bir amacın yoktur
Ya da tasarladığının bitimi ötesindedir amaç
Ve amacın değişmiştir ona ulaştığında. Dünyanın sonu olan
Başka yerler de vardır, bazıları denizin çenelerinde,
Ya da karanlık bir gölün üzerinde, bir çölde ya da bir kentte –
Fakat en yakını burasıdır, mekânda ve zamanda,
Şimdi ve İngiltere’de.

Bu yoldan geldiysen,
Herhangi bir güzergâhtan geçtiysen, nereden başladıysan,
Hangi saatte ya da hangi mevsimde,
Hep aynı olurdu: bir kenara bırakırdın
Aklı ve fikri. Doğrulamak için burada değilsin,
Kendini eğitmek, ya da doyurmak için merakını
Ya da bildiri iletmek için. Duanın geçerli olduğu
Burada diz çökmek için varsın. Ve sözcüklerin dizgesinden,
Dua eden zihnin bilinçli uğraşısından,
Ya da yakaran sesin tınısından daha fazla bir şeydir dua.
Ve ölmüşler yaşıyorken ne söyleyemedilerse,
Söyleyebilirler sana, ölmüş olmak: Ölünün iletişimi
Ateşle dillenmiştir yaşayan lisânın ötesinde.
Burada, zamansız anın kesişme noktası
İngiltere’dir ve başka yer değil. Asla ve daima.

- II -
Yaşlı bir adamın yenindeki kül
Yanmış güllerin bıraktığı bütün küldür.
Havada dönüp duran toz
İşaretler hikâyenin bittiği yeri.
Teneffüs edilen toz bir evdi –
Duvarlar, ahşap kaplama ve o fare,
Umudun ve umutsuzluğun ölümüdür
Havanın ölümüdür bu.

Taşkın ve kuraklık vardır
Gözler üstünde ve ağızda,
Ölü su ve ölü kum
Çekişirler üstün gelmek için.
Kavrulup hiçleşmiş toprak.
Şaşkınca bakar çabalamanın boşunalığına,
Neşesiz kahkahalar atar.
Toprağın ölümüdür bu.

Su ve ateş takip eder
Kenti, merayı ve yabani otu.
Su ve ateş alaya alır
Yadsıdığımız özveriyi.
Su ve ateş çürütecek
Unuttuğumuz mahvolmuş temellerini
Tapınağın ve koronun.
Suyun ve ateşin ölümüdür bu.

Sabah öncesi belirsiz saatte
Sonsuz gecenin bitimine yakın
Bitimsizin tekrarlanan bitiminde
Titreşen dilli o karanlık kumru geçtikten sonra
Eve dönüşünün ufku altında
Ölü yapraklar hâlâ teneke misali hışırdarken
Asfalt üstünde başka ses yokken
Üç bölge arasından yükselirken duman
Yürüyen, yolda oyalanan ve telaşlı birine rastladım
Metal yapraklar misali üfürülmüştü yanıma doğru
Kentsel tan yeli önünde direnmeksizin.
Ve anlamlı incelemeyle meydan okuduğumuz
Yere çevrilmiş yüze bakarken
Sönen alacakaranlıkta ilk karşılaşılan yabancıda
Tanıdığım, unuttuğum, hem birini hem de nicesini
Yarı yarıya hatırladığım bazı ölü ustaların apansız bakışını
Yakaladım; o kahve kızarığı simalarda
Bileşik bir hayaletin aşina gözleri
Hem samimiydi hem de tanınmazdı.
Sonra çifte bir rol üstlendim, ve bağırdım
Ve duydum başka bir sesin bağırdığını: “Ne? Burada mısın? ”
Olmasak bile. Hâlâ aynıydım ben,
Bilerek kendimi ancak başka biri olarak –
Ve hâlâ biçimlenen bir yüzdü O; önlerinden giden
Sözcükler tanımayı zorunlu kılmaya yetiyordu yine de.
Ve böylece, sıradan yele itaatkâr,
Birbirlerini yanlış anlamak için çok yabancı,
Öncesiz ve sonrasız, hiçbir yerle karşılaşmanın
Bu kesişme noktasında zamanın, uyum içinde,
Adımladık kaldırımları bir ölüm devriyesi olarak.
Dedim ki: “Hayrete düşmem kolaydır,
Gene de kolaylık hayretin nedenidir. Bu yüzden konuş:
Kavramayabilir, anımsamayabilirim”.
Ve O dedi ki: “Can atmıyorum tekrarlamaya
Unuttuğun düşüncelerimi ve kuramımı.
Bu şeyler amacına ulaştı: rahat bırakalım onları.
Seninkileri de öyle, ve dua et ki bağışlansınlar
Başkalarınca, dua ettiğim gibi senin hem kötüyü
Hem de iyiyi bağışlaman için. Geçen mevsimin meyvesi
Yenmiştir ve doymuş hayvan tekmeleyecek boş kovayı.
Çünkü geçen yılın sözcükleri geçen yılın diline değgindir
Ve gelecek yılın sözcükleri bekler başka bir sesi.
Fakat, o geçit şimdi herhangi bir engel oluşturmazken
O yatıştırılmaz ve gezgin ruha
İki dünya arasında daha bir benzer birbirine,
Böylece bulurum asla söylemeyi düşünmediğim sözcükleri
Yeniden dolaşmayı asla düşünmediğim sokaklarda
Terk ettiğimde bedenimi uzak bir sahilde.
Derdimiz hitâbet olduğundan, ve hitâbet bizi
Kabilenin lehçesini saflaştırmaya sevk ettiğinden
Ve songörüyle öngörüye zorladığından zihni,
İfşa etmeliyim yaşlılık için saklanmış armağanları
Taçlandırmak için ömür boyu süren çabanı.
Önce, süresi dolmuş hissin o soğuk ovuşturması
Büyüsüz, hiç vaatte bulunmaksızın,
Fakat gölge meyvenin kekre tatsızlığı
Beden ve ruhun parçalanmaya başlaması misali.
İkincisi, gazabın bilinçli güçsüzlüğü
İnsan budalalığında, ve eğlendirmeyen
Kahkahanın incitmesi.
Ve nihayet, yaptığın, olduğun her şeyin
Tekrarlanmasının buruk acısı;
Motiflerin utancı
Geç açığa çıkmış, ve başkalarına zarar vererek
Yapılmış ve kötü şeylerin farkına varma
Ki bir zaman fazilet alıştırması olarak görürdün bunu.
Derken budalaların onaylaması cızlatır yüreği, ve lekelenir onur.
Yanlıştan yanlışa çileden çıkmış ruh
Başlar, bir dansçı gibi, ölçüyle yönelmen gereken
Arıtan ateşle onarılmadıkça.
Ağarıyordu gün. Biçimsizleştirilmiş caddede
Bıraktı beni, bir çeşit veda selâmıyla,
Ve yitip gitti üflenirken o boru.

- III -
Üç durum vardır ki sıklıkla birbirlerine benzer
Gene de farklıdırlar büsbütün, aynı çalı çitte büyürler:
Kendine ve eşyalara ve kişilere bağlılık, çözülmüşlük
Kendinden ve eşyalardan ve kişilerden; ve, büyür arasında onların,
Kayıtsızlık ki ölümün hayatı andırması gibi andırır diğerlerini,
İki hayat arasında olmak – çiçeklenmeden, arasında
Canlı ve ölü ısırganın. Budur hafızanın kullanımı:
Kurtuluş için – sevginin azı değil fakat arzunun ötesinde
Genişlemesidir sevginin, ve böylece hem gelecekten
Hem de geçmişten kurtuluş. Böylelikle, bir ülkeyi sevmek
Kendi eylem alanımıza bağlılıkla başlar
Ve o eylemin çok az önem taşıdığını bulmaya gelir
Asla önemsiz olmasa da. Tarih kölelik olabilir,
Özgürlük olabilir tarih. Bak, şimdi yitip giderler,
O yüzler ve yerler, onları sevmiş olan benlikle birlikte,
Yeniden canlandırmak, yüceltmek için, başka bir örüntüde.

Günah Gereklidir, fakat
Her şey iyi olacak, ve
Her şeyin usulü iyi olacak.
Yeniden düşünürsem bu yeri,
Ve insanları, hepsi de övgüye değmez,
Yakın akraba ya da lütuf değil,
Fakat bazı tuhaf yetenekler,
Hepsi ortak bir yetenekten almış payını,
Birleşmişler onları ayıran çatışmada;
Gece inerken düşünürsem bir kralı,
Üç adamı, ve nicelerini, darağacında
Ve bir kaç tane ölü unutulmuş
Başka yerlerde, burada ve yurtdışında,
Ve onlardan biri kör ve suskun ölmüş,
Niçin onurlandırmalı bu ölmüş adamları
Ölmekte olan diğerlerinden fazla?
Tersine çalmak değildir o çanı
Ne de bir Gül’ün hayaletini çağıracak
Bir büyü de değildir.
Diriltemeyiz eski hizipleri
Onaramayız eski siyasetleri
Ya da takip edemeyiz kadim bir trampeti.
Bu adamlar, ve onlara direnenler
Ve onların direndiği
Kabullenirler sessizliğin anayasasını
Ve tek bir partide toplaşırlar.
Ne miras kalmışsa bize talihlilerden
Aldık yenilmiş olanlardan
Bize bırakacakları – bir simge:
Ölümde kusursuzlaştırılmış bir simge.
Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin usulü iyi olacak
Motifin arınışıyla
Yalvardığımız yerde.

- IV -
Alçalan kumru yarar havayı
Dehşetin akkor aleviyle
Günahtan ve hatadan arınmayı
Bildirir o alevin dilleri.
Tek umut, aksi takdirde umutsuzluk
Yatar ölü yakma odunlarının seçiminde -
Kurtulmak için ateşten ateşle.

Öyleyse kim tertipledi azabı? Sevgi.
İnsan gücünün çıkaramayacağı
Dayanılmaz ateş gömlekleri
Dokuyan ellerin ardındaki
O bilinmedik İsim’dir Sevgi.
Sadece yaşarız biz, sadece iç çekeriz
Tüketilerek ya ateşle ya da ateşle.

- V -
Başlangıç dediğimiz çoğunlukla bitiştir
Bitirmek başlangıç yapmaktır
Başladığımız yerdedir bitiş. Ve doğru olan
Her bir deyim ve cümle (her sözcük yerli yerindedir,
Başkalarını desteklemek için alır yerini,
Söz ne sıkılgandır ne de fiyakalı,
Eskinin ve yeninin kolay bir tecimi,
Bayağılaşmadan o sıradan hatasız sözcük,
Resmi sözcük titizdir fakat ukala değil,
Birlikte dans eden arkadaş grubu)
Her deyim ve her cümle bir bitiştir ve bir başlangıçtır,
Her şiir bir mezar yazıtı. Ve her eylem
Parsele doğru bir adımdır, ateşe, denizin gırtlağı dibinde
Ya da okunaksız taşta: ve orada başlarız.
Ölenlerle ölürüz:
Bak, göçüp giderler, ve biz onlarla gideriz.
O ölüyle doğduk:
Bak, geri dönerler, ve bizi birlikte getirirler.
Gülün anı ve porsukağacının anı
Eşit uzunluktadır. Tarihsiz bir halk
Kurtarılmamıştır zamandan, çünkü zamansız anların
Bir örüntüsüdür tarih. Ve böylece, kısılırken ışık
Bir kış ikindisinde, sapa bir küçük kilisede
Tarih şimdi ve İngiltere’dir.

O Sevgi’nin eskiziyle ve bu Çağrı’nın sesiyle

Bırakmayacağız araştırmaya yapmayı
Ve bütün araştırmalarımızın bitimi
Başladığımız yere ulaşacak
Ve sanki ilk kezmiş gibi orayı tanıyacak.
Bilinmez, anımsanmayan kapı aracılığıyla
Ulaşmak en son keşfedilecek toprağa
Başlangıçtaki gibi;
En uzun ırmağın kaynağında
Saklı çağlayanın sesi
Ve elma ağacındaki çocuklar
Tanıdık değil, çünkü aranmamışlardı
Fakat işitilmişlerdi, yarı işitilmiş, o denizin
İki dalgası arasındaki o dinginlikte.
Çabuk şimdi, burada, şimdi, hep –
Tastamam yalınlığın bir durumu
(Her şeyden daha az değil fiyatı)
Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin üslubu iyi olacak
Ateşten diller katlandığında
Taçlanmış ateş düğümü içine
Ve ateş ve gül birdir.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

2 Aralık 2012 Pazar

Kutlu Çarşamba

- I -

Çünkü geri dönmeyi umut etmem
Çünkü umut etmem
Çünkü dönmeyi umut etmem

Arzulayarak bu adamın yeteneğini ve şu adamın olanağını
Bu tür şeylere doğru gayret göstermem artık
(Niçin o yaşlı kartal gersin ki kanatlarını?)
Niçin üzüleyim ki
Mutat saltanatın yitmiş gücüne?

Çünkü umut etmem bilmeyi
Olumlu saatin o cılız görkemini
Çünkü düşünmem
Çünkü bilirim bilmeyeceğimi
O tek gerçek ölümlü gücü
Çünkü içemem orada, ağacın çiçeklendiği
Ve pınarların aktığı yerde, çünkü yeniden hiçlik vardır

Çünkü bilirim ki zaman her zaman zamandır
Ve mekân her zaman ve sadece mekândır
Ve güncel olan sadece bir kez
Ve sadece bir mekânda günceldir
Sevinçten uçarım her şeyin olduğu gibi olmasından
Ve tanımam o kutsanmış çehreyi
Ve reddederim o sesi
Çünkü yeniden dönmeyi umut edemem
Bundan ötürü sevinçten uçarım, bir şey
İnşa etmek sevinçten uçurur beni

Ve yakarmak Tanrı’ya esirgesin diye bizi
Ve kendimle çok fazla tartıştığım
Ve çok fazla açıkladığım bütün konuları
Unutabilmem için yakarmak
Çünkü yeniden dönmeyi umut etmem
Bu kelimeler cevaplasın
Çünkü yapılan şey, yeniden yapılmaz
Yeter ki hüküm çok ağır olmasın bizim için

Çünkü bu kanatlar artık uçacak kanatlar değildir
Fakat sadece havayı döven tırmıklardır
Şimdi büsbütün dar ve kuru olan o hava
Daha dar ve daha kurudur istençten
Öğret bize umursamayı ve umursamamayı
Öğret bize uslu durmayı

Dua et biz günahkarlar için şimdi ölümün bu saatinde
Dua et bizim için şimdi ve ölüm saatimizde.


- II -

Azize, üç beyaz leopar oturur bir ardıç ağacı altında
Günün serinliğinde, yemişler tıka basa
Bacaklarımdan yüreğimden ciğerimden ve kafatasımın
O oyuk yuvarlağını dolduran nelerse onlardan. Ve Tanrı dedi
Bu kemikler yaşasın mı? Yaşasın mı
Bu kemikler? Ve cıvıldayıp dedi nelerse ki
(Şimdiden kuru olan) o kemiklerin içini dolduran:
Bu Azize’nin iyi olmasından ötürü
Ve güzelliğinden dolayı, ve çünkü
Şereflendirdiğinden o Bakire’yi derin düşüncesinde,
Parıldayacağız ışıkla. Ve burada şaşkın olan ben
Öneririm eylemlerimin unutulmasını, ve bırakırım sevgimi
Çölün nesline ve sukabağının meyvesine.
Telafi eden budur
Bağırsaklarımı gözlerimin tellerini ve leoparların reddettiği
O sindirilmeyen parçalarını. Beyaz bir entari içinde
Geri çekilmiş Azize, tefekküre, beyaz bir entari içinde.
Kemiklerin beyazlığı ödesin unutkanlığın kefaretini.
Hayat yok onlarda. Unutulduğumdan
Ve unutulmuş olacağımdan, unutacağım
Böylece amaca yoğunlaşmış ve sadık olarak. Ve Tanrı
Kehanette bulun dedi rüzgâra, rüzgâra sadece çünkü sadece
Rüzgâr dinleyecek. Ve kemikler cıvıldayarak şakıdı
Çekirgenin yüküyle, diyerek

Sessizliklerin Azize’si
Dingin ve endişeli
Yırtık pırtık ve en büsbütün
Belleğin gülü
Unutuşun gülü
Tükenmiş ve hayat veren
Kaygılı dinlenişte
Yalnız gül
Cümle sevgilerin bittiği
O Bahçe’dir şimdi
Hoşnutsuz aşkın
Istırabını bitir
Bitimsiz yolculuğun
Bitimsizliğe bitişi
Cümle sonuçsuzların
Sonucu
Kelamsız hitap ve
Hitapsız kelam
Ana’ya şükran duası
Cümle sevginin bittiği
Bahçe için.

Kemikler bir ardıç ağacı altında şakıdı, dağıldı ve parıltılı
Dağıldığımız için sevinçliyiz, az iyilik yaptık birbirimize,
Günün serinliğinde bir ağaç altında, kumun takdisiyle,
Unutarak kendilerini ve birbirlerini, birleşti
Çölün huzurunda. Budur kura çekerek
Üleşeceğiniz ülke. Ve önemli değil ne taksim
Ne de birleşim. Budur o ülke. Sahibiyiz mirasımızın.

- III -

İkinci katın ilk dönüşünde
Döndüm ve baktım aşağıya
O aynı biçim sarmalanmış tırabzana
Kokuşmuş havadaki buğu altında
Umudun ve umutsuzluğun hilekâr yüzünü takınmış
Merdivenlerin iblisine karşı savaşıyor.

İkinci katın ikinci dönüşünde
Bıraktım onları aşağı doğru sarmalanmış olarak;
Yüzler yoktu artık ve karanlıktı merdiven,
Rutubetli, çentikli, yaşlı bir adamın ağzı misali salyalar içinde,
Tamir edilemez, ya da yaşlı bir köpekbalığının dişli gırtlağı gibi.

Üçüncü katın ilk dönüşünde
Açık bir pencere fırlamıştı incir yemişi gibi
Ve alıç çiçeğiyle bir otlak görüntüsünün ötesinde
Geniş sırtlı figür mavi ve yeşil kuşanmıştı
Kadim bir kavalla o akdiken zamanına hayrandı.

Yelin savurduğu saç şirindir, kumral saç savrulur ağız üstünde,
Leylak ve kumral saç;
Dikkati dağıtan şey, kavalın tınısı, durmalar ve adımları belleğin
Üçüncü katta,
Yitiyor, yitiyor; umut ve umutsuzluk ötesinde kudret
Tırmanıyor üçüncü kata.

Efendim, layık değilim ben
Efendim, layık değilim ben

fakat kelamı söyle sadece

- IV -

Kim yürüdü menekşeyle menekşe arasında
Yürürken envai yeşilin
O muhtelif safları arasında
Giderken beyaz ve mavi içinde, Meryem’in renklerinde,
Konuşurken önemsiz şeyleri
Cahilce ve ebedi ıstırapla bilgece
Diğerleri yürürken onların arasında devinen,
Sonra güçlü çeşmeleri oluşturan ve pınarları tazeleyen

Kuru kayaları serinleten ve kumu kaymaz yapan
Hezaren çiçeğinin mavisinde, Meryem’in rengindeki mavi,
Sovegna vos

Buradadır aradan dolaşan yıllar, alıp götürerek
Kemanları ve kavalları, onararak
Zamanda uykuyla uyanma arasında devineni, giyinip

Katlanmış beyaz ışığı, sarmalayarak O’nu, katlanmış.
Yeni yıllar dolanır, onararak
Gözyaşlarının parlak bir bulutu sayesinde, yılların, onararak
Yeni bir dizeyle o kadim kafiyeyi. Kurtararak
Zamanı. Kurtararak
O okunmayan öngörüyü daha yüksek düşte
Mücevherle süslenmiş Unicornlar sürüklerken yaldızlı cenaze arabasını.

Suskun bacı örtünmüş beyazda ve mavide
Porsukağaçları arasında, kavalı nefessiz olan
Bahçe tanrısı ardında, bükmüş başını ve işaretlemiş fakat tek söz etmemiş

Fakat yukarı fışkırmış pınar ve kuş şakımış aşağı
Kurtarmak zamanı, kurtarmak düşü
Kelamın simgesi duyulmamış, konuşulmamış

Rüzgâr sarsana dek bin fısıltıyla porsukağacından

Ve bundan sonrası bizim sürgünümüz

- V -

Kayıp kelam kayıpsa, sarf edilmiş kelam sarf edilmişse
Eğer duyulmadık, söylenmedik
Kelam söylenmemişse, duyulmamışsa;
Söylenmedik kelamdır hâlâ, o Kelam duyulmadıktır,
Kelamsız O Kelam, âlem içredir
Ve âlem içindir o Kelam;
Ve o ışık parladı karanlıkta
Ve Kelam’a karşı o rahat durmaz âlem dönüyordu hâlâ
O sessiz Kelam’ın merkezi etrafında.

Ey benim milletim n’ettim n’eyledim size.

Kelamın bulunduğu yer nerede, kelamın
Çınladığı yer? Burada değil, yeterli sessizlik yok
Denizde değil ne de adalarda, anakarada
Değil, çölde ya da o yağmur ülkesinde,
Karanlıkta yürüyenler için
Gündüz ve gece zamanı
O doğru zaman ve doğru yer burada değil
Yüzden kaçınanlar için inayet yeri değil
Gürültü arasında yürüyüp sesi inkar edenler için bayram zamanı değil

Dua eder mi duvaklı bacı
Karanlıkta yürüyenler için, seçtiği siz ve karşı çıktığı sizsiniz,
Mevsimle mevsim arasında boynuzda paralanmışlar, zamanla zaman,
Saatle saat arasında, kelamla kelam arasında, kudretle kudret arasında,
Karanlıkta bekleyenler? Duvaklı bacı dua eder mi
Kapıda bekleşip duran
Ve dua etmeyen çocuklar için;
Seçen ve karşı çıkanlar için dua

Ey benim milletim n’ettim n’eyledim size.

Cılız porsukağaçlarının arasında dua eder mi
Duvaklı bacı kendisini gücendirmişler için
Ve dehşete düşmüşler için ve teslim olmayanlar için
Ve onaylayanlar âlem önünde ve yadsıyanlar kayalar arasında
O en son çölde o son mavi kayalarda
Bahçedeki çöl ve çöldeki bahçe
Kuraklıktan, tükürerek o elma tohumlarını

Ey benim milletim.

- VI -
Geri dönmeyi umut etmesem de
Umut etmesem de
Dönmeyi umut etmesem de

Salınıp durmak arasında kârla zararın
Düşlerin kesiştiği bu kısa geçişte
Düşlerin kesiştiği alacakaranlık doğumla ölüm arasında
(Kutsa beni baba) bu şeyleri istemeyi istemesem bile
O geniş pencereden granit sahilden
Beyaz yelkenler hâlâ uçar deniz yönünde, denize doğru uçar
Kırılmamış kanatlar

Ve yitik yürek sertleşir ve sevinir
Yitik leylakta ve yitik deniz sesleri
Ve zayıf heves ivecendir isyana
Bükülmüş altın değnek için ve yitik deniz kokusu
İvecendir telafi etmeye
Bıldırcın çığlığını ve dönenen yağmurkuşunu
Ve kör göz yaratır
Boş şekilleri fildişi kapıların arasında
Ve koku tazeler kumlu toprağın tuz tadını

Bu gerilimin zamanıdır ölümle doğum arasında
Üç düşün mavi kayalarla kesiştiği
İnziva yeri
Fakat porsukağacından sarsılıp gittiğinde sesler
Bırak sarsılıp yanıtlasın diğer porsukağacı da.

Kutsanmış bacı, kutsal anne, pınarın ruhu, bahçenin ruhu
Kendimizi yalanla aldatarak ıstırap çekmemize izin verme
Umursamayı ve umursamamayı öğret bize
Bu kayalar arasında bile
Uslu durmayı öğret bize
Huzurumuz O’nun istencinde
Ve bu kayalar arasında bile
Bacı, ana
Ve ırmağın ruhu, denizin ruhu,
Ayrılarak acı çektirme

Ve ulaşsın sana sızlanışım.


T. S. Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


“Kutlu Çarşamba” olarak karşılığını verdiğim ‘Ash Wednesday”, İsevilik’te Paskalya öncesi kutlanan Lent denen 40 günlük perhiz ve nefis kontrolü döneminin ilk Çarşambası’dır. Şiirin başlığını Türkçe olarak “Oruç Çarşambası” ya da “Erbain Çarşambası” olarak da karşılamayı düşündüm.

“Sovegna vos”: “Aklına getir”. ”Dante’nin “İlâhi Komedya”sının Araf bölümünde (XXVI) “Sovegna vos al temps de mon dolor”(Istırabımın zamanından dolayı aklına getir”) olarak yer almaktadır.