Şiir, Sadece

11 Haziran 2012 Pazartesi

35 Saniye

başarısızlıklar. birbiri ardına.
bir ördekgöleti dolusu
başarısızlık. sağ kolum
ta omuzbaşıma kadar
ağrımakta

aynen hipodromdaki gibi.
bara yanaşırsın
gözlerin korkudan
yuvalarından fırlamış
ve dikip bitirirsin:
bar bacaklar kıçlar
duvarlar tavan
program
atpisliği

yaşanacak yalnızca 35 saniyen
kaldığını bilirsin
ve bütün kırmızı ağızlar
öpmek ister seni,
bütün elbiseler yukarı sıyrılıp
bacak göstermek ister sana,
borular
ve senfoniler misali
savaş misali
savaş
savaş misali

sonra barmen uzanır
ve der ki
duyduğuma göre
bir sonraki yarışta
6'yı sokacaklarmış.

sen de
canın cehenneme dersin,
anneannenin evindeki
artık orda bulunmayan
beyaz bir bulaşık bezine döner suratı.

sonra
o da bir şey söyler.

işte kolumu
böyle
incittim.


Charles Bukowski

9 Haziran 2012 Cumartesi

To The Whore Who Took My Poems

some say we should keep personal remorse from the
poem,
stay abstract, and there is some reason in this,
but jezus;
twelve poems gone and I don't keep carbons and you have
my
paintings too, my best ones; its stifling:
are you trying to crush me out like the rest of them?
why didn't you take my money? they usually do
from the sleeping drunken pants sick in the corner.
next time take my left arm or a fifty
but not my poems:
I'm not Shakespeare
but sometime simply
there won't be any more, abstract or otherwise;
there'll always be mony and whores and drunkards
down to the last bomb,
but as God said,
crossing his legs,
I see where I have made plenty of poets
but not so very much
poetry.


Charles Bukowski

5 Haziran 2012 Salı

Yeni Bir Gün

Uzak bir yaz sesi
Gibi duyulur kokusu
Yeni bir günün
Değer herkesin saçlarına
Yılların eli o an

Sür ey güzel zaman

İşitiyorum adımlarını
Sessizce atsa da
Uzakta su çeken bir kuyudan
Ve dağ yolunda
Çiçek açan

Sür ey güzel zaman

Bin şeye benzer
Alnına düşen perçem
Elinin değdiği yerlerde
Birden leylaklar açar
Yazı andıran

Sür ey güzel zaman...


Ali Püsküllüoğlu

Uzun Atlar Denizi

O zaman çarşılarımızı suladık
Atları seyre gittik ikindilerde
Çok sıcaktı terden bunalıyorduk
Küçük tayın ağzı süt kokuyordu
Çünkü sevdiğimizi söylemiştik

Hiç böyle at görmemiştik
Üstüne adam binemiyordu kahkahkah
Çarşı esnafı soytarı olmuştu
- Derken bütün atlar yatakta -
Belediye başkanı sarhoştu

Çok gülen ağızlar hep atlara
Unutmuştuk kocaman ellerimizi
Ne denli sıcaktı öyle o gün
Ne de çok istemiştik denizi
- Durmadan atlar çıktı karşımıza -

Hiçbirinde yüzemiyorduk
Kalkıp çarşıya indik gene
- Bu ne biçim at dedik kahkahkah
Kaldırımlara doldurduk sandalye
Suladık çarşılarımızı oturduk...


Ali Püsküllüoğlu

Uyanık Uykuda

Düşteyim işte. Çıkageldi bir güz yeli
hafiften. Bir buğu gibiydi gök.
Ey kendini saklayan geçmiş, ince bir tül ardında;
Güz geldi ve yıldızlarını üstüme dök.

Artık büyüdüm. Ey sonsuz çocukluk!
Atlar, atlıkarıncalar ve yolculuk.

Tuhaf değil mi, bu leylekler nereye göçer
gök yolunda? Yazdan kalan kanat sesleri
gibi duyuluyor. Her şey bir bir ve örtük,
ince, bilinmez bir yüz sanki.

Bir kuru ağaç olarak kalayım mı?
Öyleyse ey güz, dök yapraklarımı!

Gövdemi kemirecek kurtlar toprakta
gözlüyor yolumu. Beklesinler bakalım.
Ayaklarım sağlam basıyor daha, yolum var
günlere. Üşüsem, ısıtıyor kanım.

Ben bir leyleğim, uykuda uyanık/ güz geldi artık
Göçüyorum yarı uyur, yarı uyanık...


Ali Püsküllüoğlu

Sorular

Durmuş bir adam saati sorar
Saat kaç?
Neden sorarsın be adam
İşin ne saatle?

Günü sorar biri
Bugün ne günlerden?
Neden sorarsın be adam
İşin ne günle?

Biri de yolu sorar durmuş
Nereye gider?
Neden sorarsın be adam
İşin ne yolla?

Bak, karınca soruyor mu saati?
Bak, güvercin soruyor mu günü?
Bak, kaplumbağa soruyor mu yolu?
Sen neden soruyorsun peki?


Ali Püsküllüoğlu

Sonsuz Bir Şimdiki Zaman

Gümüştür Ay, altındır başak
Yaz geldi yine, ey çılgın!
Her sabah, ardından şu dağın
Güneş biraz daha güzel doğacak.

Söyle, sesini duymak, görmek seni
Ne zamandır böyle yasak bana?
Göçüm kalkar gider, ben çılgınca
Koşardım, bilmeden bastığım yeri.

Sonsuz bir şimdiki zamanda yaşar
Düşler ki, artık avucumdadır;
Gökyüzünü kocaman bir çadır
Gibi üstüme örtüp yatar

Ve gezinirdim uykularımda,
Hiçbir şeye benzemez yara
Acısa da, derinde, ta derinde.

Şiirin o eski gümüş bahçelerinde
Ozanları gördüm, şiirdir tek yasa
Ah şiir ah, göğsümde ulu bir dağ!


Ali Püsküllüoğlu

Deli Gençlik

Gün ışırken kayalıklarda
Dolaşan yavru geyikler gibi.
Geldi yanıma oturdu şöyle
Islak serin gözleri.

En güzel günlerinde aşkımızın
Aşağıdan taze rüzgârlar eser.
Yosunlu bir çeşmeden
Bir çift karaca eğilmiş su içer.

Titreyen ellerimle okşadım, sevdim
Tutup o incecik bileği,
Göremem düşlerimde bile artık
O çekingenliği, güzelliği.

Hey atılan tohumları ilk aşkın
Dünya yüzündeki avarelik.
Üstümüzde şaşkınlığı hulyaların
Aşkın o güzel kudreti.

Ortalıkta bir serinlik...
Kuşlar sevinçle uçardı üstümüzden
Bulutlar alçaklardan gider,
Biz sevda içindeydik...


Ali Püsküllüoğlu

Çember

Nasıl olsa bir gün eriye eriye tükenecek Güneş,
nasıl olsa düşeceksiniz bir kaldırıma, severken
ya da koklarken bir çiçeği, bir mektubu okurken ya da
bir parkta güneşlenirken, çocukların oynaştığı bir sıra
(sevgi, o yabanıl dağ geyiği, kaçar durur sizden)
akşam çökerken, boğuk bir sıkıntıyla kente
o alışılmış sicim yağmurlar yağarken
(soluk, kararsız bir göğün altında, bir başınıza öyle)
adımlarınız gider ya gitmez, sigaranız ağzınızda
merhaba diyensiz, tükenmişliğinizi sonuna değin yaşarken
siz var mısınız bu kentin pis havasında (bilmezken)
sokak kedilerinin, o hüzün şarkılarının yanında
nasıl olsa bir gün olacak bu, kaçamazsınız
(siz kendiniz misiniz gerçekten? onu da düşünmelisiniz)
meyhanelere girseniz sıkıntıyla, kavgalarınız olsa
nedensiz ve korkunç. Tutup güvercinleri okşasanız
ya da yolsanız tüylerini martıların ve onların
gümüş saplı kara bir bıçağı öfkeyle sallasanız havaya
tükeneceksiniz yine de. Bu korkunç sorunun karşılığı yok
savaşlardan yenilmiş çıkacaksınız, yitik hep yitik
neyiniz varsa, acının bilinmedik köşelerinde ta derinde
yitik hep yitik. Boyuna bu. Varlaştırmaz sizi hiçbir şey
akşamın yüreğe ağır basan o yılgın gelişinde
isteklerin bilinmezliğinde, adım başı değişen, adım başı
kararsız. Hangi soruya karşılık olacak? bilinmezken
kalmanın neyi değiştireceği, gitmenin neyi eksilteceği
neye yok desek, neyi çarmıha gersek, neye tapsak
diye düşünseniz bile. Düşünmek olur bu önce, ama sonra?
ama sonra sıkıntılarınızın kışı başlar yine de
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala...


Ali Püsküllüoğlu

Bu Göğe, Yıldızlara

Irmak, bir kıvrım daha atıyor
Ovada, yoluna;
İncecik bir söğüt, bir çıtkırıldım kavak!
Kıyı, alıyor gönlünü onun
İpek bir yumuşaklıkla öperek.

Bir ekin tarlasında
Tek ayak üstünde bir leylek
Çıkarmış gömleğini, güneşlenen
Bir delikanlı sanki
Ve bir deniz kabuğunda bütün deniz.

Mavi işte mevsim
Çocukken saçlarını kesen
Çılgın bir kız gibi;
Duadadır ağaç, bilmeden ve bilinmeyen
Bir Tanrı'ya şükreder şimdi.

Yücelerde bir bulut
Kapatır Güneş'in önünü;
Ak bir ata binen rüzgâr
Çalarken kırbacını
Ne söylersin ey ozan bu göğe, yıldızlara?

Ey hanlar, kervansaraylar gezgini
Adın yazıldı bak işte defterine yiğitliğin;
Kaba gücü övme, öv kaba güzelliği!
Çık içinden şu eski coğrafyanın ve tarihin
Mevsim gibi, ırmak gibi, çıtkırıldım bir kavak gibi!


Ali Püsküllüoğlu

Baba

Yalnızlığımdır hep bıçakların kestiği
Akşam çayında galetalarla yenen
Koyu atlar götürür terkisinde
Ne kadar kaçkın varsa evden
Uykumdur sokaklarda sürünür
Ya da düşer bir kadının elinden

Yorgunluğumdur daha çok aşk
Gelip gider o şehrin gemilerinden
Esmerdir akşamlarda babam
Çok esmer güler resimlerden
O kadar yakın bilmediğim
Ölüme çok uzak günlerinden

Ellerimdir dalgınlığında hep
Hep bardaklarda, sular dururken
Sürahilerde - akşam vakitleri
Akşam çayına gelmiyen
Bir baba, aydınlıksız odalarda
Çok esmer güler resimlerinden...


Ali Püsküllüoğlu

Anı

Oğlumla kıra gitmiştim, küçücük adımlarıyla
çayırların üstünde koşmak istiyordu ve düşüyordu.

Bir kurbağa
sıçrayıverdi önünde: Hiç görmemişti, korktu.

Bir ağaç vardı, tırmanmak istedi.

Bir hendeği
atlamak istedi, bir taşı yerden sökmek.

Koştu koştu koştu sonra
yakalamak istiyordu bir serçeyi.

Apartmanın üçüncü katında, elli santim var yok
daracık ama upuzun bir balkonda

Gökyüzünü, apartmanların çatılarını, uzaktaki
ağaçsız birkaç tepeyi
göre göre büyüyordu işte, kentli bir çocuk olarak.

O gün kırda
çıldırdı sanki, ne yapacağını bilemiyordu
sevinçten.

Önceki gün yağmur yağmıştı, patlamıştı bütün otlar
yuvarlanıp durdu
yemyeşil oldu üstü.

Kahkahalarını görmeliydiniz, nasıl da
çığlıklar atıyordu.

"Koş baba, koş!" diyordu, koşarken bir kelebeğin
incecik, renkli kanatları ardında...


Ali Püsküllüoğlu

Aldanışın Şiiri

Yana yana ışığına geldim
Isıtmadın beni sevdiğim
Beni almadın uzandığın engine
Deniz olsam da ırmak olsam da
Yansam da bir senin ateşine

Sabahları düşen çiy tanesi
Akşamları esen serin rüzgâr
Hep aynı havada yaslı şarkılar
Ben seni neşede aradım yoksun
Gecenin içinde de yoksun gündüzde de

Ağaç dallarında aradım
Gün ışığında aradım orda da yoksun

Bu gece Ay'i parçalanmış gördüm
Sarı bir Ay'dı sonra beyazdı
Koştum sen misin diyerek
Vardım baktım sen misin diyerek

Nerdesin nerdesin diyerek
Yana yana ışığına geldim
Başladım yarım kaldı şiirlerim
Ne ak ne kara titrek ellerim
Sana uzanır sessizlik içinde...


Ali Püsküllüoğlu

Albatros

Albatros, sana bu şarkiyi o kıyılardan getirdim hani öldüğün
çiğdemlerin dünyamıza sökün ettiği o korkusuz baharda.
Hani o gökyüzünün korkunç güzelliğiyle şarkılar söylediğimiz
koşup koşup da bir türlü ulaşamadığımız o dünya.

Ağladığımız ya da küfrettiğimiz ya da şişmanladığımız
hani o güvercinlere o çaylaklara o bahçe dolusu karanfillere,
hiçbir zaman bizim olmayacak taylar için sevindiğimiz
denizin ortasında bitirdiğimiz o kavgalı günlerde.

Albatros, seni andıkça koşu atları gibi ürkeğim öyle
hani o akşamları düşünüyorum o hiç bitmeyecek geceleri,
o aptallığımızı o sarışın kızları o gelmeyecek
hani ansızın bir köşe başında rastlantılar gibi.

Albatros, seni biliyorum, ölüm akşamlarının yalnızlığısın
koltuğuna alıp bohçasını kaçan kızların sevgililerine benzer;
hani o buz tutmuş denizlerin o buzullar çağının o anlatımsız
sevgiye de yakin kine de yaşama da yakin ölüme de derler

işte o günlerin, işte o kimsesizliklerin, işte o yenilgilerin
aç bir saldırganlıkla gece kapılarını zorlayan;
hani al parmaklı, hep düşlerimizde gördüğümüz ama bilmediğimiz
ama küçücük avuçlarıyla bizi atlar gibi sulayan.

Albatros, bize güneşi sattılar, oysa bizim güneşimiz vardı eskiden
hani o, daha çok, mevsimlerde soyunan yılanlar gibi olmalıydık;
isteklerimiz yendi bizi, karaya vurduk/zonkluyor başımız,
bizden en son bir atılımdır akşamları inen karanlık.

Savaşan ellerimiz bizim, pişmanlıklara karşı ve kinlere
kararmakta derilerimiz her gördüğümüz gün en güzel şeyi.
Hani çirkinliğimizi söylesek ya koyu bir sıkılganlıkla;
ama ezilmiş ellerimizi kime göstersek şimdi.

Albatros, kime göstersek şimdi yaralarımızı, korkunç ve irinli
yumuk gözlerle al kısraklara doğru koşan atlarımız gemsiz.
Hani gecenin hangi saati bilinmez/kapılarımız vurulur ya,
bir ürperişle, kısık aydınlıkta dururken tenha evimiz.

ey bir ürperişle gönlümüzü çelen, bizi yalnızlığına götüren
sana bu şiiri denizin köpüklerinden alıp getirdim,
o kadar kötü de değil sevgiye ve yalnızlığa sığınışım
albatros, ölüm kuşum/kutsal çirkinliğim benim...


Ali Püsküllüoğlu

Sis

Diyor ki bana, sevdayı ateşten
bir gömlek gibi giydin mi
Diyorum ona, Ferhat'ım dağlar gürzümden
inledi ve yol verdi sularıma. Acı dindi

Diyor ki, hiç mi kıskançlık katmadım
bakışlarına
diyorum ben de, göğsümden çıkan ah
nice kartal vurdu, aşkla

Soruyor, ölüm mü her zaman
yenecek, nedir bu korku
Diyorum, Lokman da bir zaman
tanrı'ya bunu sordu

Diyor, kırılırsa kanadı sevginin
nasıl uçar, göklerde
Diyorum, o bir umuttur, bilesin
havalanır yine de

Soruyor bana, kalacak mısın böyle
adı yarına mahkum bir ozan olacak
Diyorum ona, nice yollar var gidilecek, nice
uçurumlar var daha, atlanacak

Soruyor bana, bu sis nasıl dağılır
tarih bile susarken. Anlat olanı
Diyorum ona, şiirim bir uyaktır
yiğitçe, ta kalbinden vurur zamanı...


Ali Püsküllüoğlu

Pembe Beyaz

Bir kar yağar, etraf aydınlanır,
Soluk, kaygan bir dünya. Yalnızlığın.
Sapanca'dan öteye Geyve'ye kadar,
Raylar pırıl pırıl, tren yılgın.

Ha bire üstümüze kar yağar,
Gittikçe büyür çılgınlığın!

Ellerin üşür, ellerin utanır,
Yüreğin sevgiyle dolu. Öyle sıcak!
Pencereden saçların uçuşur birden
Tren sarsılır gider koşarak.

Bulutlar geçer rüzgârla üstümüzden
Aşkımız gibi başlar bir sağanak.

Bu vefasız anılar unutulmaz, hatırlanır,
Arada yıl var. Aklımda düşünceler.
Nasıldı derim nasıldı gözleri
Nasıl bakar da aydınlığa, güler!

Yağan kar gibi beyaz elleri,
İnceden bir de türkü söyler.

Hey, bir daha nasıl yaşanır
O ele geçmez günler! Yok artık!
Ne öpüp okşamak ne bir şey
Ne içimizi dolduran bu sıcaklık!


Ali Püsküllüoğlu

Öldürenler De Ölür

Dün gece seyrim içinde
Öldürenler de ölür
Şu dünyada kötülüklerden gayrı
Ne kalır

Böyle demiş ozanlar
Öldürenler de ölür
Kurtlar kuşlar düşman değil insana
Arılardan dost olur

Sokak başları tutulmuş
Öldürenler de ölür
Ankara'nın ortasında
Bu ne martin sesidir

Kar yağar kan üstüne
Öldürenler de ölür
Gencecik gider canlar
Ahları yerde mi kalır?


Ali Püsküllüoğlu

İstanbul

Şimdi Çemberlitaş'ta bir ev
Miniminnacık öyle durur
Penceresinde küçük bir kız
Saadeti yüzünden okunur.

Ötede kalabalık cadde
Durmuş insanlar bakınır
Ne derseniz deyin işte
Herkesin bir derdi vardır.

İnsanı sıkar kalabalık
Hele kızların bir tuhaf gülmesi!
içinizde bir şeyler uyanır
Gariplik yahut sevgi.

Veya Köprü üstünde bir gün
Gider dururken yolunuza
Hiç görmediginiz bir taze
Girivermiş kolunuza.

Diyecegim bir sıcak kadın
Deli divane etmişse yakışanı
İyice anlarsınız ondan sonra
İstanbul'u, yaşamayı, aşkı...


Ali Püsküllüoğlu

Git Yele Söyle

Yelkenleri dolduran yele
Uçurtmayı uçuran yele

Güzel ve tatlı
Kızların saçlarını dagıtan yele

Yagmur getiren
Yapraklardaki yele

Suları kabartan
İnce ve alımlı yele

Ovada yürüyen
Daglarda seken yiğit yele

Bulutları güden
Kuş tüyünden hafif yele

Çiçekler açan
Uzun yolculuklardaki yele

Kafir ve çapkın
Sessizce gülen yele

Güvercinin ve kırlangıcın
Kartalın kanatlarına vuran yele

Sevgiye kanat olan yele...


Ali Püsküllüoğlu

Yaşlanmış Bir Gemici Gibi

Ben bir korsan gemisinde doğup büyüyen
Denizciye benzerim,
Kalbim kavgalara ve fırtınalara alışık;
Tayfalar gibi canım sıkılır karada
Bir hasta gibi eririm.

O dalgalar ki açık denizlerde
Korkunç yolculuklarımda benimle birlikteydi;
Her çığlıkta martılar selamlardı beni
Günlerce yemsiz kalmış martılar.
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Şiir Tanrısına Yakarış

Bağışla unutmuşsam, unuttum 
sanma yine de; 
Yalnız ve kimsesiz 
bir salkımsöğüt bozkırda 
ve solgun suları durgun bir deniz 
gibiyim şimdi; 
saçlarımı dağıtmakta 
şafağın tatlı eli. 

Haydi çöz şu kelepçeyi, bu dağı 
bilirim ben: Pınarlar akar, sessizce; 
tanırım bu ormanı, 
bilirim keçiyollarını her otu, her ağacı, 
her dereyi; 
duyulan, kuş sesleridir; 
bırak da dalıp gideyim sonsuz kıra 
yaşlı ruhum, gövdemle. 

Ya da çöz dilimin bağını 
duysun çığlığımı dünya!
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Günün Herhangi Bir Saati

Bir yıldız, bir karanlık
düştü şavkı suya.
Çok değil burda artık
(ülkem için) gözyaşı
azıcık, birkaç damla.

İşte bir gün daha bitti
çocuğun gözleri doldu.
Kuyunun suyu çekildi,
gidip geliyor (gölgem)
her zaman hiçbir zaman arasında.

Nerde haziranlar nerde temmuzlar
açan her gül?
Bir düş solar
(saati yürür) çünkü,
inceden, acıyla.

Çekilmiş olsam da bir köşeye
gözlerimi yummuyorum
hiçbir şeye,
(hayır, diyorum) hayır
yüz kez, bin kez ve daha.

Yok olmaz, biliyorum
söylenmemiş bir söz bile.
Gün ışığı mı yitecek
gece karanlığı mı (diyorum)
bilinmez ama.

Bir yıldız, bir karanlık
işte bir gün daha bitti,
çok kalmadı sabaha.
Saati yürüyor günün
her zamanla hiçbir zaman arasında.
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Eskidikçe

Güneşi karşılıyoruz mutlu çığlıklarla öperek, 
Dağı, ovayı 
Yüzyılların uykusunu 
Otu, börtü böceği, 
Bir kanat vuruşta uçan kartalı, 
Ağır akan ırmağı, 
Ağzında dünyayı taşıyan leyleği, 
Korkunç bir yalnızlık duyan karacayı. 

Yaşamak süsler eklemektir sonsuz gerçeğe 
Derin bir soluk almak gibi 
Pencereden dışarı bakmak gibi gökyüzüne, 
Bir kırlangıç uçmak gibi 
Kök salmak gibi toprağa; 
Ölümse, açılan bir eski zaman sandığı. 

Zaman diyorsun, bir çingene gibi karşıma çıkıyorsun o zaman, 
O zaman zaman kaçıyor; 
Kim tutabilir şimdiyi dünü eskiyi 
Ölümlerden ölüm beğeni 
Kırk katırı kırk satırı? 

Saçlarında güller, karanfiller, dünyanın en güzel kırları, 
Saçında gelincikler, sabah çiyi ve tarlakuşları 
Çizmeli kedi 
Yedi derya geçen şehzade 
En güzel sırma tel 
Sabahın yedisi ve ıssız göl 
Ve güneşin hiçbir şeyi 
Güvercinlerin çığlığı! 

Yüz çocuk ırmağa koşuyor 
Bin çocuk daha 
Ve yanıyor ayakları kumlarda 
Tozda ve küllerde ve saçında. 
Anılar eskidikçe, insan yaşlandıkça 
Kavağın gölgesi suya düştükçe 
Rüzgârın sesi ve sis, odaya dolar 
Ve dağlar uzakta çok uzakta 
Şimdi, şu sabah gibi güzel oldukça 
Kırıldıkça kırağı. 

Uçuşunu görmek güvercinlerin gökte 
Beni bir çocukluk anısı gibi duygulandırıyor; 
Görmüyor güneşi akşam ezanı köyde. 
Yalnız sular mı uykuya varacak dağlar kayalar mı şimdi? 
İşte çam çıraları da bitti 
Haydi sen de var uykuya: 
Çöksün üstüne gecenin karanlığı!
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Çobanıl

Ey tarlakuşlarının titreşip durduğu masmavi geniş alan, 
Güz geldi mi çiylerle ıslanan kırlar, 
Ey kül renkli ve iyi niyetli gökyüzü! 
Bulutlarını yola çıkar 
Ve kurşuni bir sessizliğe boğ toprağı. 
Yine de 
Ve yalnızca 
İpince 
Bir yolda, uzak bir çavlanın sesiyle gürle. 

Bir adam soruyor bana: Ata binmeyi unutmadın ya? 

Bir dağ doruğu gibiydi, karlı 
Ve çığ salacak, 
Sonsuz, diri fırtınalarla yüklü 
Tepelerde, otların üstünde ilk kar 
Ve sevdiğim şıvgacık fidan, yolun üstünde. 
Güz yeliyle savrulup duruyor 
Ve toprağa 
İyice 
Yaslanıyor, dökülüyor yaprakları, güzle. 

Bir adam soruyor bana: Ata binmeyi unutmadın ya? 

Kim bilebilir, bir tek ağaç bile olmazsa 
O eski, sonsuz ormanı? Sular 
Oluklardan teknelere dökülse de. 
Atlar 
Yeni bir koşu tuttursa da. 
Kim durdurabilir düşleri, ey gece 
Gözler 
Açık olsa da? 

İşte yanıtım: 
Ey tarlakuşlarının titreşip durduğu masmavi geniş alan
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Behçet'e Ağıt

Herkes bir şey söylüyor
Kimi aşk diyor kimi ilkyaz
Böyle yapar insanı,
Ama hiçbiri bilmiyor biraz

Dön kendi kendine
Dön kendi kendine, başım!

Kaç Samanyolu fışkırır düşlerinden
Kim bilir kaç dağ çiçeklenir
Kaç deniz ölür kaç ozan yanar
Bükülür boynun senin, ey şiir!

Kal kendi kendine
Kal kendi kendine, düşüm!

Çavdarların biçildiği tarlalarda
Gece, Ay daha güzeldi
Ve gölgeleri ağaçların
Daha bir uzar giderdi

Ak kendi kendine
Ak kendi kendine, yaşım!
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Aşktır Geride Kalan

İnkâr etmem aşkı
Ağzı bir elma tadı ağzımda

Sevdiği oyuncaklar
En güzeli mızıka

Derken geçer gider birdenbire
Güzelim yaz

Eylülle hüzün
Türkülerde yağmur

Uykusuz geceler ki
Çoktaaan unutulmuştur

Severdi her şeyi
Yollar uzun yürüse

Küçük çakıl taşları, birkaç sümüklüböcek
Bir serçe
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

Arkadaş

Arkadaş, iyi bir günü
Sakla kötü günlere
İyi dostu da öyle
Güleç bir yüzü de sakla
Sakla yiğitliği korkaklığı sevgiyi
Kini sakın saklama

Ağaç dik, sula çiçekleri
Çocukları görünce gülsün gözlerinin içi
Üç günlük dünya
De, bağışla herkesi
Söz götüreni, söz getireni
Kalleşi hayını sakın bağışlama

Arkadaş, ezberle ya da yaz bir yana
Otogarlarda, istasyonlarda
Ayrılık sözlerini
Hastanelerde, mapusanelerde
Söylenen türküleri
Ezberle ve sakın unutma
 
 
Ali Püsküllüoğlu 

The Internationale

Arise you workers [starvelings] from yours slumbers!
Arise you prisoners of want!
For reason in revolt now thunders,
And a better age shall dawn
Now away with all your superstitions,
Servile masses arise! arise!
We`ll change forthwith the old conditions
And spurn the dust to win the prize.

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!

No saviours from on high deliver,
No trust we have in prince or peer;
Our own right hand the chains must shiver.
Chains of hatred, greed and fear.
'Ere the thieves will out with their booty
And to all give a happier lot,
Each at his forge must do his duty
And strike the iron while it's hot!

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!

We're tricked by laws and regulations,
Our wicked masters strip us to the bone.
The rich enjoy the wealth of nations,
But the poor can't sell their own.
Long have we in vile bondage languished,
Yet we're equal one and all
No rights but duties for the vanquished
We claim our rights for duties done.

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!

The kings of mines and ships and railways,
Resplendent in their vulgar pride,
Have plied their task to exploit always
Those whose labor they've 'ere decried.
Great the spoil they hold in their coffers,
To be spent on themselves alone;
Someday we'll seize it in spite of scoffers,
And know that we have got our own.

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!

These kings defile us with their powder,
We want no war within the land;
Let soldiers strike for peace call louder,
Lay down arms and join hand in hand.
Should these vile monsters still determine.
Heroes to make us in despite,
They'll know full soon the kind of vemin
Our bullets hit in this lost fight.

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!

We peasants, artisans and others
Enrollees among the sons of toil
Let's claim the earth henceforth for brothers,
Drive the indolent from the soil!
On our flesh too long has fed the raven,
We've too long been the vulture's prey.
But now fare well the spirit craven,
The dawn brings in a brighter day!

Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!
Then come comrades rally!
And the last fight let us face.
The Internationale
unites the human race!


Eugéne POTTIER

4 Haziran 2012 Pazartesi

P. L. M. (Marsilya Treni)

Yorgun bir trende gördüm Marsilya'lı denizcileri
İlk defa bavullar fileler torbalar arasında
Balkı sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Kafa tutmakta birinci bahriye cakası bütün
Besbelli kolu sırmalı kaptan olacaklar
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Limana dönüyor bunlar gemilerine kışlalarına
Çakılıp selâm durmağa önünde afili kaptanların
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Kimisi şarkı söyler uykusunda kimi dünyayı iplemez
Gördüğüm korsan tayfası mı deniz eşkiyası mı
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Ortalığı dumana vermişler ki bir ağır tütün
Gözgözü görmez olmuş sağnak mı hortum mu
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Tepeden tırnağa dövmeli yaşlısı genci
Bunlar mı onları korur uzun yollarını açar
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Karaya oturmak var mı denizci güçlü olacak
Yüreklilik konusunda en baskını en utangaç
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Ozan olmasaydım şaşmaz denizci olurdum
Sözcüklerle boğuşmak yerine göğüs verirdim dalgalara
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Gemide isyan mı çıktı ilk ateş eden benim
Yakışıklı kaptanımın gözünü çıkaran
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Bu onuncu dörtlüğüm içiniz rahatlasın diye
365 inci karımdan yarın boşanacağım
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

İşte onbirinci dörtlük Alın bu da cabası
Gemiciler aydınlık gelecekler grevlerinize bağlı
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar
 
Vitezslav Nezval 

O Gün Gelince

O gün bir gelsin bak, bize artık aç kalmak yok.
Geçeceğiz vitrinlerin, sergilerin önünden, küçülmeden.

Portakalları yığacağım önüne senin, tepeleme,
şarapları yığacağım, etli börekleri, salamları.

Elden geçireceğiz hepsini bir bir, unutalım diye
senin çektiğin acıları, benim gördüğüm işkenceleri.

Sevgili işçi kadın, şapka yapan makine,
artık bu elbiseler kaça diye sorma.

Kumaşı dokudun, elbiseyi diktin ya, giyinmek de hakkın.
Artık kunduracı da yürümeyecek yalnayak karda.

İpekli gömlekler uçuracak bizi rüzgârda kuş gibi.
Lâfta kalacak sanma, taş çatlasa bunlar olacak.

Bir kurtulalım hele tüm asalaklardan,
nasıl seveceğiz birbirimizi, şiirler okuya okuya!

Çekip gidince soyguncular, bir başka dünya kuracağız.
Yaşamak neymiş, yaşamak, sen o zaman gör bak!
 
Vitezslav Nezval 

Kuleler Kenti

Yüz kulesi var Prag'ın
Bütün azizlerin parmaklarından
Yalan yeminlerin parmaklarından
Ateşin ve dolunun parmaklarından
Bir çalgıcının parmaklarından
Sırtüstü yatan kadınların sarhoş eden parmaklarından
Gecenin hesap tahtasında
Yıldızlara dokunan parmaklardan
Akşamın fışkırdığı parmaklardan
Sıkıca kenetlenmiş parmaklardan
Tırnaksız parmaklardan
Bebeklerin parmaklarından çimenlerin
Keskin ağızlı parmaklarından
Mayısta bir mezarın parmaklarından
Dilenci kadınların ve bütün işçi sınıfının parmaklarından
Gökgürültüsünün ve şimşeğin parmaklarından
Güz çiğdemlerinin parmaklarından
Kale'nin ve arp çalan yaşlı kadınların parmaklarından
Altın parmaklardan
Karatavuğun ve fırtınanın ıslık çalan parmaklarından
Limanların ve dans derlerinin parmaklarından
Bir mumyanın parmaklarından
Herculaneum'un son günlerinin ve batan Atlantis'in parmaklarından
Kuşkonmazın parmaklarından
Yüz dört derece sıcak parmaklardan
Donmuş ormanların parmaklarından
Eldivensiz parmaklardan
Bir arının konduğu parmaklardan
Karaçamların parmaklarından
Gecenin orkestrasında bir flütü aldatan parmaklardan
Hilebazların ve iğnedenliklerin parmaklarından
Romatizmanın çarpıttığı parmaklardan
Çileklerin parmaklarından
Yeldeğirmenlerinin ve açan bir leylağın parmaklarından
Dağ pınarlarının parmaklarından bambu parmaklardan
Yoncaların ve eski manastırların parmaklarından
Terzi tebeşiri parmaklardan
Guguk kuşunun ve yılbaşı ağacının parmaklarından
Medyumların parmaklarından
Tembih eden parmaklardan
Uçan bir kuşun fırçaladığı parmaklardan
Kilise çanlarının ve eski güvercinliğin parmaklarından
Engizisyon'un parmaklarından
Rüzgârı anlatmak için ıslatılmış parmaklardan
Mezar kazıcıların parmaklarından
Hırsızların parmaklarından
Geleceği söyleyen Okarina çalan ellerdeki yüzüklerin parmaklarından
Baca temizleyicilerin ve St.Loretto'nun parmaklarından
Rododendroların ve tavuskuşunun başındaki su fıskiyesinin parmaklarından
Günahkâr kadınların parmaklarından
Olgunlaşan arpanın güneş yanığı parmaklarından
Petrin Gözetleme Kulesi'nin parmaklarından
Mercan sabahların parmaklarından
Yukarıyı gösteren parmaklardan
Akşam karanlığının eldiveni üstündeki Tyn Kilisesi'nin ve
yağmurun kesik parmaklarından
Saygısızlık edilen Kutsal Ekmeğin parmaklarından
Esinin parmaklarından
Uzun eklemsiz parmaklardan
Bu şiiri yazdığım parmaklardan
 
Vitezslav Nezval 

Aşık Kadınlar

Coşkunuzdan bir gökkuşağı yapılırdı
güzel yavuklular
Biri beni bırakır bir başkası gelir aynı güzellikte
o da bırakır gider

Senin bana bıraktığını başkalarına veririm ben
Voltava
pırıldar Ey sen kıskanç kadın geçer ve şarkı mırıldanırsın
ve çekip gidersin sonra

Üç renkli fiyonga karşılaştırılabilir aşkla
saçlar ağız gözler
Ölür ayak sesleri avlunun yankılanımında
mavi bir gökyüzünü andıran avluda

Ah başkalarının benden istediklerini
veremiyorum sana
Nice geceler boyu aradığım kadın
gelip kapıyı çalsana

Odamda kara bir bayrak dalgalanıyor mağrur
Yüzlerce yeni gökkuşağı ve yeni renkler
solsun
Sen gel baştan çıkarıcı kadın

Sen benim maça kızım Ey benim güzel kadınım
Ey Maria
Dinle piyanomun sesini senin içindir çaldığı
arya

Fiyongada yalnız bir tek kara kurdela kaldı
bir bez parçası işte
Sen de gittin ötekiler gibi tıpkı
Gittiler hepsi de
 
Vitezslav Nezval 

2 Haziran 2012 Cumartesi

Облако В Штанах

Тетраптих

(Вступление)

Вашу мысль,
мечтающую на размягченном мозгу,
как выжиревший лакей на засаленной кушетке,
буду дразнить об окровавленный сердца лоскут:
досыта изъиздеваюсь, нахальный и едкий.

У меня в душе ни одного седого волоса,
и старческой нежности нет в ней!
Мир огромив мощью голоса,
иду - красивый,
двадцатидвухлетний.

Нежные!
Вы любовь на скрипки ложите.
Любовь на литавры ложит грубый.
А себя, как я, вывернуть не можете,
чтобы были одни сплошные губы!

Приходите учиться -
из гостиной батистовая,
чинная чиновница ангельской лиги.

И которая губы спокойно перелистывает,
как кухарка страницы поваренной книги.

Хотите -
буду от мяса бешеный
- и, как небо, меняя тона -
хотите -
буду безукоризненно нежный,
не мужчина, а - облако в штанах!

Не верю, что есть цветочная Ницца!
Мною опять славословятся
мужчины, залежанные, как больница,
и женщины, истрепанные, как пословица.


1

Вы думаете, это бредит малярия?

Это было,
было в Одессе.

"Приду в четыре",- сказала Мария.
Восемь.
Девять.
Десять.

Вот и вечер
в ночную жуть
ушел от окон,
хмурый,
декабрый.

В дряхлую спину хохочут и ржут
канделябры.

Меня сейчас узнать не могли бы:
жилистая громадина
стонет,
корчится.
Что может хотеться этакой глыбе?
А глыбе многое хочется!

Ведь для себя не важно
и то, что бронзовый,
и то, что сердце - холодной железкою.
Ночью хочется звон свой
спрятать в мягкое,
в женское.

И вот,
громадный,
горблюсь в окне,
плавлю лбом стекло окошечное.
Будет любовь или нет?
Какая -
большая или крошечная?
Откуда большая у тела такого:
должно быть, маленький,
смирный любеночек.
Она шарахается автомобильных гудков.
Любит звоночки коночек.

Еще и еще,
уткнувшись дождю
лицом в его лицо рябое,
жду,
обрызганный громом городского прибоя.

Полночь, с ножом мечась,
догнала,
зарезала,-
вон его!

Упал двенадцатый час,
как с плахи голова казненного.

В стеклах дождинки серые
свылись,
гримасу громадили,
как будто воют химеры
Собора Парижской Богоматери.

Проклятая!
Что же, и этого не хватит?
Скоро криком издерется рот.
Слышу:
тихо,
как больной с кровати,
спрыгнул нерв.
И вот,-
сначала прошелся
едва-едва,
потом забегал,
взволнованный,
четкий.
Теперь и он и новые два
мечутся отчаянной чечеткой.

Рухнула штукатурка в нижнем этаже.

Нервы -
большие,
маленькие,
многие!-
скачут бешеные,
и уже

у нервов подкашиваются ноги!

А ночь по комнате тинится и тинится,-
из тины не вытянуться отяжелевшему глазу.

Двери вдруг заляскали,
будто у гостиницы
не попадает зуб на зуб.

Вошла ты,
резкая, как "нате!",
муча перчатки замш,
сказала:
"Знаете -
я выхожу замуж".

Что ж, выходите.
Ничего.
Покреплюсь.
Видите - спокоен как!
Как пульс
покойника.
Помните?
Вы говорили:
"Джек Лондон,
деньги,
любовь,
страсть",-
а я одно видел:
вы - Джоконда,
которую надо украсть!
И украли.

Опять влюбленный выйду в игры,
огнем озаряя бровей загиб.
Что же!
И в доме, который выгорел,
иногда живут бездомные бродяги!

Дразните?
"Меньше, чем у нищего копеек,
у вас изумрудов безумий".
Помните!
Погибла Помпея,
когда раздразнили Везувий!

Эй!
Господа!
Любители
святотатств,
преступлений,
боен,-
а самое страшное
видели -
лицо мое,
когда
я
абсолютно спокоен?

И чувствую -
"я"
для меня мало.
Кто-то из меня вырывается упрямо.

Allo!
Кто говорит?
Мама?
Мама!
Ваш сын прекрасно болен!
Мама!
У него пожар сердца.
Скажите сестрам, Люде и Оле,-
ему уже некуда деться.
Каждое слово,
даже шутка,
которые изрыгает обгорающим ртом он,
выбрасывается, как голая проститутка
из горящего публичного дома.
Люди нюхают -
запахло жареным!
Нагнали каких-то.
Блестящие!
В касках!
Нельзя сапожища!
Скажите пожарным:
на сердце горящее лезут в ласках.
Я сам.
Глаза наслезненные бочками выкачу.
Дайте о ребра опереться.
Выскочу! Выскочу! Выскочу! Выскочу!
Рухнули.
Не выскочишь из сердца!

На лице обгорающем
из трещины губ
обугленный поцелуишко броситься вырос.

Мама!
Петь не могу.
У церковки сердца занимается клирос!

Обгорелые фигурки слов и чисел
из черепа,
как дети из горящего здания.
Так страх
схватиться за небо
высил
горящие руки "Лузитании".

Трясущимся людям
в квартирное тихо
стоглазое зарево рвется с пристани.
Крик последний,-
ты хоть
о том, что горю, в столетия выстони!


2

Славьте меня!
Я великим не чета.
Я над всем, что сделано,
ставлю "nihil".

Никогда
ничего не хочу читать.
Книги?
Что книги!

Я раньше думал -
книги делаются так:
пришел поэт,
легко разжал уста,
и сразу запел вдохновенный простак -
пожалуйста!
А оказывается -
прежде чем начнет петься,
долго ходят, размозолев от брожения,
и тихо барахтается в тине сердца
глупая вобла воображения.
Пока выкипячивают, рифмами пиликая,
из любвей и соловьев какое-то варево,
улица корчится безъязыкая -
ей нечем кричать и разговаривать.

Городов вавилонские башни,
возгордясь, возносим снова,
а бог
города на пашни
рушит,
мешая слово.

Улица муку молча перла.
Крик торчком стоял из глотки.
Топорщились, застрявшие поперек горла,
пухлые taxi и костлявые пролетки
грудь испешеходили.

Чахотки площе.
Город дорогу мраком запер.

И когда -
все-таки!-
выхаркнула давку на площадь,
спихнув наступившую на горло паперть,
думалось:
в хорах архангелова хорала
бог, ограбленный, идет карать!

А улица присела и заорала:
"Идемте жрать!"

Гримируют городу Круппы и Круппики
грозящих бровей морщь,
а во рту
умерших слов разлагаются трупики,
только два живут, жирея -
"сволочь"
и еще какое-то,
кажется, "борщ".

Поэты,
размокшие в плаче и всхлипе,
бросились от улицы, ероша космы:
"Как двумя такими выпеть
и барышню,
и любовь,
и цветочек под росами?"
А за поэтами -
уличные тыщи:
студенты,
проститутки,
подрядчики.

Господа!
Остановитесь!
Вы не нищие,
вы не смеете просить подачки!

Нам, здоровенным,
с шаго саженьим,
надо не слушать, а рвать их -
их,
присосавшихся бесплатным приложением
к каждой двуспальной кровати!

Их ли смиренно просить:
"Помоги мне!"
Молить о гимне,
об оратории!
Мы сами творцы в горящем гимне -
шуме фабрики и лаборатории.

Что мне до Фауста,
феерией ракет
скользящего с Мефистофелем в небесном паркете!
Я знаю -
гвоздь у меня в сапоге
кошмарней, чем фантазия у Гете!

Я,
златоустейший,
чье каждое слово
душу новородит,
именинит тело,
говорю вам:
мельчайшая пылинка живого
ценнее всего, что я сделаю и сделал!

Слушайте!
Проповедует,
мечась и стеня,
сегодняшнего дня крикогубый Заратустра!
Мы
с лицом, как заспанная простыня,
с губами, обвисшими, как люстра,
мы,
каторжане города-лепрозория,
где золото и грязь изъязвили  проказу,-
мы чище венецианского лазорья,
морями и солнцами омытого сразу!

Плевать, что нет
у Гомеров и Овидиев
людей, как мы,
от копоти в оспе.
Я знаю -
солнце померкло б, увидев
наших душ золотые россыпи!

Жилы и мускулы - молитв верней.
Нам ли вымаливать милостей времени!
Мы -
каждый -
держим в своей пятерне
миров приводные ремни!

Это взвело на Голгофы аудиторий
Петрограда, Москвы, Одессы, Киева,
и не было ни одного,
который
не кричал бы:
"Распни,
распни его!"
Но мне -
люди,
и те, что обидели -
вы мне всего дороже и ближе.

Видели,
как собака бьющую руку лижет?!

Я,
обсмеянный у сегодняшнего племени,
как длинный
скабрезный анекдот,
вижу идущего через горы времени,
которого не видит никто.

Где глаз людей обрывается куцый,
главой голодных орд,
в терновом венце революций
грядет шестнадцатый год.

А я у вас - его предтеча;
я - где боль, везде;
на каждой капле слезовой течи
распял себя на кресте.
Уже ничего простить нельзя.
Я выжег души, где нежность растили.
Это труднее, чем взять
тысячу тысяч Бастилий!

И когда,
приход его
мятежом оглашая,
выйдете к спасителю -
вам я
душу вытащу,
растопчу,
чтоб большая!-
и окровавленную дам, как знамя.


3

Ах, зачем это,
откуда это
в светлое весело
грязных кулачищ замах!

Пришла
и голову отчаянием занавесила
мысль о сумасшедших домах.

И -
как в гибель дредноута
от душащих спазм
бросаются в разинутый люк -
сквозь свой
до крика разодранный глаз
лез, обезумев, Бурлюк.
Почти окровавив исслезенные веки,
вылез,
встал,
пошел
и с нежностью, неожиданной в жирном человеке
взял и сказал:
"Хорошо!"
Хорошо, когда в желтую кофту
душа от осмотров укутана!
Хорошо,
когда брошенный в зубы эшафоту,
крикнуть:
"Пейте какао Ван-Гутена!"

И эту секунду,
бенгальскую,
громкую,
я ни на что б не выменял,
я ни на...

А из сигарного дыма
ликерною рюмкой
вытягивалось пропитое лицо Северянина.
Как вы смеете называться поэтом
и, серенький, чирикать, как перепел!
Сегодня
надо
кастетом
кроиться миру в черепе!

Вы,
обеспокоенные мыслью одной -
"изящно пляшу ли",-
смотрите, как развлекаюсь
я -
площадной
сутенер и карточный шулер.
От вас,
которые влюбленностью мокли,
от которых
в столетия слеза лилась,
уйду я,
солнце моноклем
вставлю в широко растопыренный глаз.

Невероятно себя нарядив,
пойду по земле,
чтоб нравился и жегся,
а впереди
на цепочке Наполеона поведу, как мопса.
Вся земля поляжет женщиной,
заерзает мясами, хотя отдаться;
вещи оживут -
губы вещины
засюсюкают:
"цаца, цаца, цаца!"

Вдруг
и тучи
и облачное прочее
подняло на небе невероятную качку,
как будто расходятся белые рабочие,
небу объявив озлобленную стачку.
Гром из-за тучи, зверея, вылез,
громадные ноздри задорно высморкая,
и небье лицо секунду кривилось
суровой гримасой железного Бисмарка.
И кто-то,
запутавшись в облачных путах,
вытянул руки к кафе -
и будто по-женски,
и нежный как будто,
и будто бы пушки лафет.

Вы думаете -
это солнце нежненько
треплет по щечке кафе?
Это опять расстрелять мятежников
грядет генерал Галифе!

Выньте, гулящие, руки из брюк -
берите камень, нож или бомбу,
а если у которого нету рук -
пришел чтоб и бился лбом бы!
Идите, голодненькие,
потненькие,
покорненькие,
закисшие в блохастом грязненьке!
Идите!
Понедельники и вторники
окрасим кровью в праздники!
Пускай земле под ножами припомнится,
кого хотела опошлить!

Земле,
обжиревшей, как любовница,
которую вылюбил Ротшильд!
Чтоб флаги трепались в горячке пальбы,
как у каждого порядочного праздника -
выше вздымайте, фонарные столбы,
окровавленные туши лабазников.

Изругивался,
вымаливался,
резал,
лез за кем-то
вгрызаться в бока.

На небе, красный, как марсельеза,
вздрагивал, околевая, закат.

Уже сумашествие.

Ничего не будет.

Ночь придет,
перекусит
и съест.
Видите -
небо опять иудит
пригоршнью обгрызанных предательством звезд?

Пришла.
Пирует Мамаем,
задом на город насев.
Эту ночь глазами не проломаем,
черную, как Азеф!

Ежусь, зашвырнувшись в трактирные углы,
вином обливаю душу и скатерть
и вижу:
в углу - глаза круглы,-
глазами в сердце въелась богоматерь.
Чего одаривать по шаблону намалеванному
сиянием трактирную ораву!
Видишь - опять
голгофнику оплеванному
предпочитают Варавву?
Может быть, нарочно я
в человечьем месиве
лицом никого не новей.
Я,
может быть,
самый красивый
из всех твоих сыновей.
Дай им,
заплесневшим в радости,
скорой смерти времени,
чтоб стали дети, должные подрасти,
мальчики - отцы,
девочки - забеременели.
И новым рожденным дай обрасти
пытливой сединой волхвов,
и придут они -
и будут детей крестить
именами моих стихов.

Я, воспевающий машину и Англию,
может быть, просто,
в самом обыкновенном Евангелии
тринадцатый апостол.
И когда мой голос
похабно ухает -
от часа к часу,
целые сутки,
может быть, Иисус Христос нюхает
моей души незабудки.


4

Мария! Мария! Мария!
Пусти, Мария!
Я не могу на улицах!
Не хочешь?
Ждешь,
как щеки провалятся ямкою
попробованный всеми,
пресный,
я приду
и беззубо прошамкаю,
что сегодня я
"удивительно честный".
Мария,
видишь -
я уже начал сутулиться.

В улицах
люди жир продырявят в четырехэтажных зобах,
высунут глазки,
потертые в сорокгодовой таске,-
перехихикиваться,
что у меня в зубах
- опять!-
черствая булка вчерашней ласки.
Дождь обрыдал тротуары,
лужами сжатый жулик,
мокрый, лижет улиц забитый булыжником труп,
а на седых ресницах -
да!-
на ресницах морозных сосулек
слезы из глаз -
да!-
из опущенных глаз водосточных труб.
Всех пешеходов морда дождя обсосала,
а в экипажах лощился за жирным атлетом атлет;
лопались люди,
проевшись насквозь,
и сочилось сквозь трещины сало,
мутной рекой с экипажей стекала
вместе с иссосанной булкой
жевотина старых котлет.

Мария!
Как в зажиревшее ухо втиснуть им тихое слово?
Птица
побирается песней,
поет,
голодна и звонка,
а я человек, Мария,
простой,
выхарканный чахоточной ночью в грязную руку Пресни.
Мария, хочешь такого?
Пусти, Мария!
Судорогой пальцев зажму я железное горло звонка!

Мария!

Звереют улиц выгоны.
На шее ссадиной пальцы давки.

Открой!

Больно!

Видишь - натыканы
в глаза из дамских шляп булавки!

Пустила.

Детка!
Не бойся,
что у меня на шее воловьей
потноживотые женщины мокрой горою сидят,-
это сквозь жизнь я тащу
миллионы огромных чистых любовей
и миллион миллионов маленьких грязных любят.
Не бойся,
что снова,
в измены ненастье,
прильну я к тысячам хорошеньких лиц,-
"любящие Маяковского!"-
да ведь это ж династия
на сердце сумасшедшего восшедших цариц.
Мария, ближе!
В раздетом бесстыдстве,
в боящейся дрожи ли,
но дай твоих губ неисцветшую прелесть:
я с сердцем ни разу до мая не дожили,
а в прожитой жизни
лишь сотый апрель есть.
Мария!

Поэт сонеты поет Тиане,
а я -
весь из мяса,
человек весь -
тело твое просто прошу,
как просят христиане -
"хлеб наш насущный
даждь нам днесь".

Мария - дай!

Мария!
Имя твое я боюсь забыть,
как поэт боится забыть
какое-то
в муках ночей рожденное слово,
величием равное богу.
Тело твое
я буду беречь и любить,
как солдат,
обрубленный войною,
ненужный,
ничей,
бережет свою единственную ногу.
Мария -
не хочешь?
Не хочешь!

Ха!

Значит - опять
темно и понуро
сердце возьму,
слезами окапав,
нести,
как собака,
которая в конуру
несет
перееханную поездом лапу.
Кровью сердце дорогу радую,
липнет цветами у пыли кителя.
Тысячу раз опляшет Иродиадой
солнце землю -
голову Крестителя.
И когда мое количество лет
выпляшет до конца -
миллионом кровинок устелется след
к дому моего отца.

Вылезу
грязный (от ночевок в канавах),
стану бок о бок,
наклонюсь
и скажу ему на ухо:
- Послушайте, господин бог!
Как вам не скушно
в облачный кисель
ежедневно обмакивать раздобревшие глаза?
Давайте - знаете -
устроимте карусель
на дереве изучения добра и зла!
Вездесущий, ты будешь в каждом шкапу,
и вина такие расставим по столу,
чтоб захотелось пройтись в ки-ка-пу
хмурому Петру Апостолу.
А в рае опять поселим Евочек:
прикажи,-
сегодня ночью ж
со всех бульваров красивейших девочек
я натащу тебе.
Хочешь?
Не хочешь?
Мотаешь головою, кудластый?
Супишь седую бровь?
Ты думаешь -
этот,
за тобою, крыластый,
знает, что такое любовь?
Я тоже ангел, я был им -
сахарным барашком выглядывал в глаз,
но больше не хочу дарить кобылам
из сервской муки изваянных ваз.
Всемогущий, ты выдумал пару рук,
сделал,
что у каждого есть голова,-
отчего ты не выдумал,
чтоб было без мук
целовать, целовать, целовать?!
Я думал - ты всесильный божище,
а ты недоучка, крохотный божик.
Видишь, я нагибаюсь,
из-за голенища
достаю сапожный ножик.
Крыластые прохвосты!
Жмитесь в раю!
Ерошьте перышки в испуганной тряске!
Я тебя, пропахшего ладаном, раскрою
отсюда до Аляски!

Пустите!

Меня не остановите.
Вру я,
в праве ли,
но я не могу быть спокойней.
Смотрите -
звезды опять обезглавили
и небо окровавили бойней!
Эй, вы!
Небо!
Снимите шляпу!
Я иду!

Глухо.

Вселенная спит,
положив на лапу
с клещами звезд огромное ухо. 
 
 
Владимир Маяковский
1914-1915

Versailles

Krallar korurdu Versailles'i
tarih gözbebeğini.
bu yollardan koşarken
saraydan saraya
binerdi her Lui ve her Ludovik
yaylı, rahat
arabaya
yaldız, ipek
arasında
pelte gibi titreterek
on batmanlık göbeğini
ve sonra...
güvenerek bacakların
piston kollarına
Marseilles'in eşliğinde
ve bir yandan lanet,
lanet taca da, saraya da,
sapmıştı Versailles yollarına
külotunu toplayan
Kapet.
Bugün
aynı yolda yarışıyor
Paris otoları
Paris gürültülü, çalkantılı ve
şen
rantiyeler, Paris kokotları
dolaşıyor
Amerikan turistleri
bir de ben.
İşte Versailles. İlk hayret ünlemi:
Vay anasını! Soyarak el âlemi
amma da yaşamışlar
bu eski krallar
ne gaile, ne tasa!
Binden fazla salon
yüz yatak odası
ve her odada
hem bir yatak
hem bir masa.
Böyle bir sarayın
ikincisi yapılamaz
çalsan çırpsan hazineden
ömür boyunca
Sarayın arkasında
uzunca
havuzlar
Hayatları taze,
serin olsun diye
fışkırıyor sular akşam olunca
her yer havuz... kameriye, şadırvan
ve fıskiye.
"Gentille",
yani zevkli hayat için dümdüz
koru yollarında
sıralanmış Tanrı heykelleri
hem Apollonlar, hem de Venüs
ama kiminin kolu kopuk
kiminin burnu ve elleri
Pompadur'un apartmanı
az ötede
Büyük ve Küçük Triyanon
şurası
duşlar ve Pompadur hamamları
burası
bu dokuz on
oda, bir arada
Pompadur'un yatak odaları.
Bu mu hayat?
basit, adi, beylik,
ye, iç ve yat
Benois'nın
suluboya tablosuna istersen
kat
Ahmatova'dan
tatlı birkaç dörtlük.
Ortalığa bakındım
bütün eşya arasında
bir Antuvanet'in gece masasında
koca çatlağı beğendim.
İşte, devrim tarihinden bir an:
paldır küldür kaba botlar.
Marseilles inletiyor
Versailles Sarayı'nı

ve derken
çakıyor devrim kazığını
sankülotlar:
Küüüüt! Diye yaldızlı masaya
bir darbe
şaka niyetine
kraliçeyi giyotine
saçlarından sürüklerken.
Versailles bahçeleri güzel.
Güller türlü türlü
Bizde böyle kültür olsa,
gül değil, geniş makine kültürü
müzelere tıkılsa
eski ve gereksiz şeyler.
Emekçilere
bu bahçeye
hem çelikten hem de camdan
bir de Kültür Sarayı kondurulsa
gözü kamaştırsa
yeni stilde bir ihtişam
ve sarayın hacmi
bin iki bin değil,
milyona ulaşsa!
... Krala, markilere ve çarlara ibret,
unutmasın diye geçmişini
halk sırtından çalınan
varlıklarıyla öğünmesin diye
attı semaların giyotini
Antuvanet'in kellesini atar gibi
attı  
yuvarladı akşam güneşini
Paris damları üstünde
ağır ağır ölsün diye.
Titreşiyor
yapraklar ince ince
dağılıyor
ıhlamur, atkestanesi kalabalığı
gölgeler siliniyor
Ay
göklerde ince bir yay
Akşam oldu.
Ve başına geçiriyor
saydam camdan gece kalpağını
bu saatte kapanan müze: Versailles
 
 
Vladimir Mayakovski 

Şair İşçidir

Bağırırlar şaire:
"Bir de torna tezgahı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki..."
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa
işim daha da zor demektir bu.

Bilirim
hoşlanmazsınız boş laftan
kütük yontarsınız kan ter içinde.
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat
daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle ...
Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzı kalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!


Vladimir Mayakovski
Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Son Mektup

Şairin cesedinin yanında bulunmuştur
 
   
Hepinize!.. 
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü. Hele dedi-
kodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi. 
Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni. İş değil 
bu, biliyorum (kimseye de öğütlemem),ama benim için başka bir çı-
kar yol kalmamıştı. 
Lili, beni sev. 
Hükümet Yoldaş!  Ailem : Lili Brik, anam, kız kardeşlerim ve 
Veronika Vitoldovna Polonkaya' dan ibarettir. Yaşamlarını sağlar-
san, ne mutlu bana.. 
Bitmemiş şiirleri Brik'lere verin, ne lâzımsa onlar yapar. 
"Bir varmış bir yokmuş" 
derler hani : 
Aşkın küçük sandalı 
hayat ırmağının akıntısına 
kafa tutabilir mi! 
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda... 
Acıları 
mutsuzlukları 
karşılıklı haksızlıkları 
hatırlamaya bile değmez: 
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle. 
Ve sizler mutlu olun 
yeter. 
 
 
Vladimir Mayakovski 

Sergey Yesenin'e

Rus Şair, Sergey Yesenin'in intaharı üzerine 
 
 
Sen gittin,
diyorlar
yukarılarda bir dünyaya.
Sonsuzlaşma-
Uçuyorsun,
parıldayan yıldızlara çarparak.
Ne borç var artık bize,
içki ne de

Ayılma.
Hayır, Yesenin,
oh
çekmek değil benim istediğim.
Görüyorum ben
kesik bileklerinle sendeleyişini
Ve alayla değil
acıyla
düğümleniyor yüreğim.
Görüyorum
bir kemik çuvalı gibi
yere atışını gövdeni.
-Dur! diyorum.
Bırak !
Delirdin mi sen?
Sürer mi ölümü
hiç insan
tebeşir tozu gibi
yanaklarına?

Sen ki çok daha
iyi verirdin ölüme
ağzının payını herkesten.
Yeryüzünde başka
kimsede olmayan
o efece konuşmanla.
Niçin?
Nedeni ne?
Donup kalıyorum şaşkınlıktan.
Homurdanıyor eleştirmenler:
-Bizce,bunun asıl nedeni
Şu...
ya da bu...
ama daha çok,
kopmak toplumdan,
Çok fazla bira
ya da şarapla kafayı çekmesi.
Başka deyişle
satsaydın
bohemleri
işçi sınıfına, diyorlar.
Sınıf bilincin olsaydı,
bak, bu gelmezdi başına.
Oysa işçiler de
kvastan sert içkilerle
kafayı çekiyorlar.
O sınıf da içerek
güzelce sıçıyor kendi ağzına.
Başka deyişle
Parti'den biri
denetleseydi seni
Sağlansaydı böylece
asıl önemi
içeriğe vermen.
Yazardın o zaman
her gün
o dizelerin
yüzlercesini
Uzun uzun
ve sıkıcı
Doronin de gördüğümüz türden
Ama bence
böylesi bir deliliğin içine düşseydin
Sen çok daha önce
son verirdin
yaşamına.
Votkadan gitmek daha iyidir
inan bana
Böylesi sıkıntıdan boğulmaktansa.
Hiçbir zaman söyleyemeyecekler
nedenini bize
seni yitirişimizin.
Şuracıkta duran
çakı mı, yoksa ip mi?
Ama bulunsaydı
mürekkebi, elbette
Angelleterre otelinin
damarlarını kesmen
ve ölüp gitmen
gerekmezdi.
Sana öykünenler çıldırdılar sevinçten:
bir daha, bir daha !
Neredeyse bir yığın insan
zıvanadan çıkıp
öldürdü kendini.
Neden çoğaltmalı
intiharları
böyle sayıca?
Daha kolay değil mi
mürekkeple doldurmak
oteldeki şişeleri!
Sonsuza dek
kilitlendi artık dilin
arkasında dişlerinin.
Benim bu bilmecemsi sözlerim
yersiz
bir bilgiçlik sayılmamalı
Halkımız,
yaratıcısı ve yaşatıcısı o güzel dilimizin,
Yitirdi ölümünle
yansılı sesler üreten
en güçlü çırağını.
Ve o herifler taşıyıp duruyorlar
ölü şiir döküntülerini
Geçmiş,
gömülmüş ölülerden
hemen hiçbir yeniliği olmayan.
Üstüste yığıyorlar
tatsız uyaklarını
mezara toprak atar gibi: daha beterlerini.
Onurlandırmak için oğlunu
Esin Peri'sinin bile
işine yaramayacak olan.
Sana yaraşacak
bir anıt henüz dökülmedi
Hani nerde o anıt,
döğülmüş tunçtan
ya da yontulmuş mermerden?
Oysa çoktan doldurdular
yığın yığın
parmaklarının dibini
Çöplerle,
adama sözcüklerinden, anılardan, o bok püsür şeylerden.
Adın
hıçkırıklarla birlikte doldurdu mendilleri.
Sözcüklerini
geveleyip duruyor Sobinov ağzında
Kıvrılıp oturmuş da
altına suyu çekilmiş bir kayın ağacının-
"Hiçbir şey söyleme,
ah dostum,
içini de çek-me ne olursun."
Ah,
sen onu ne kimbilir nasıl da alaya alırdın,
Şu Leonid Lohengrinski'yi,
baş belası, tanrının!
Ortalığı kimbilir
nasıl da ayağa kaldırırdın:
"izin veremem
şiirsel gargaralarına
anıran eşşeklerin!"-
Sağır ederdin kulaklarını
üç ayaklı ıslıklarınla, sonra,
Yazdıklarının hepsini
kıçlarına sokmalarını söylerdin.
Harcardın bozuk para gibi
o yeteneksiz heriflerin hepsini,
Doldururdun
smokin ceketlerinin
kara yelkenlerini,
Öyle ki savrulurdu
sağa sola
Kogan gibileri,
Süngüleyerek
sivri bıyıklarıyla
gelip geçenleri.
Oysa bu arada
sayısı hiç de azalmadı
bu serserilerin.
Çok zorlu bir iş
onları sayıca geride bırakmak.
Yaşam
yepyeni bir biçimde
yeniden kurulacak.
İşte o zaman
yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak.
Böyle bir çağda
ağırlaşıyor sorunları
kalemin,
iyi ama, gösterin bana
sizi ey zavallı
hortlaklar sürüsü, hadi
Nerede görülmüştür
ve ne zaman
yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da
gül bahçelerini seçtiği?
Sözcükler
yönlendirir
insanoğlunun güçlerini.
Yürüyün!
Arkamızda
zaman patlasın
bir mayın gibi.
Bizim geçmişe sunacağımız
yanlızca
bukleleri
Rüzgarda
geriye savrulan saçlarımızın.
Eğlenceye ayrılacak yeri yok
gezegenimizin.
Yarınlardan
koparıp
almalıdır mutluluğu
insan.
Şu yaşamda
en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
yepyeni bir yaşama
başlamak. 
 
 
Vladimir Mayakovski 
1926

Pantolonlu Bulut

"Pantolonlu Bulut" destanından giriş 
 
 
Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi

hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

Tek bir ak saç yok ruhumda,
yaşlılığın çıtkırıldımlığı yok onda!
Dünyayı bozguna uğratarak sesimin gücüyle
yürüyorum - yakışıklı,
yirmi iki yaşında.
 
Çıtkırıldımlar!
Kemana yatırırsınız aşkı siz.
Kabalar, onu trampete yükler.
Fakat, tersyüz edebilir misiniz, kendinizi benim gibi,
Öyle ki, dudaklar kalsın ortada, salt dudaklar!
 
Çık da gel konuk odasından
gel de bir adam tanı,
kibirli, patiskadan ve melek soylu memur karısı.
 
Sen ki dudaklar çevirirsin aynı kayıtsızlıkla,
bir aşçı kadın nasıl çevirirse yemek kitabının sayfalarını...
 
İster misiniz
ten kudurtsun beni,
 
- ve gök gibi, renk değiştirerek ansızın -
ister misiniz
öylesine yumuşayım, sevecen olayım ki öylesine
hani, erkek değil de, pantolonlu bir bulut desinler bu!
 
İnanmıyorum çiçekli Nice diye bir yerin var olduğuna!
Benimle göklere çıkarılacaktır yeniden
hastane gibi bayatlamış erkekler,
ve atasözleri gibi yıpranmış kadınlar da...
 
 
Vladimir Mayakovski 

Omurganın Kavalı

Dumanlar içinde mavi olmayı unutan 
gökyüzü, 
paçavralar giyinmiş 
sığıntı gibi bulutlar, 
son aşkımla tutuşacaksınız bütün! 
Sevinç çığlıklarımla bastıracağım 
ordular 
gürültünüzü! 
Siz ki bir yuvanın sıcaklığını unutmuşsunuz, 
dinleyin ! 
Ve çıkın artık siperlerden: 
bitirmeseniz de olur 
savaşı.. 
Ne en korkunç dövüşlerin, 
ne de 
kan tüten yaraların en derini 
solduramaz aşk sözlerini! 
Bilmez olur muyum hiç 
sevgili Almanlar! 
Dudaklarınızın ucunda hep 
Goethe'nin 
Gretchen'i var... 
Ama o, 
yüzyıllardır sayıkladığınız 
tombul 
pembe tenli kız, 
neme gerek benim! 
Seni söylüyorum türkülerimde 
şimdi ben, 
makyajlı 
kızıl saçlı sevgilim! 
Bu kasatura uçları gibi 
sivri 
günlerden, 
yaşadığımız, 
yüzyılların sakalı ağardığında 
kalacak olan 
sensin yalnız! 
Bir de ben... 
o kentten 
bu kente... 
senin ardında! 
Londra'nın 
kalın 
sisinde yitirsem seni, 
alev dudaklarıyla 
gece lambalarının 
gene de uzanır 
öperim.. 
...
Dalgın 
ve hüzünlü, 
köprüden geçsen: 
"Aşağısı da güzel" diye düşünerek, 
"Ve ölmek 
de belki güzeldir !" diyerek, 
bil ki benim 
köprünün altında akan, 
benim la Seine, 
benim çağıran seni 
çürümüş dişlerini göstererek..
... 
Güçlüyüm ben, 
gerekliyim çünkü onlara. 
"Sıran geldi!" 
deseler günün birinde, 
savaşa itseler beni, 
vurulsam: 
Kan değil 
adın fışkırır 
yırtık dudaklarımdan. 
İster 
taç giydirsinler, 
ister - 
se Sainte - Hélène 'e sürsünler: 
Hayat fırtınalarının dalgalarını 
gene de 
ben 
mühürlerim! 
Ellerim 
kelepçelidir evet 
ama evrenin 
tahtıdır yerim! 
Siz 
ürkek çocukları 
hüznün, 
ve siz 
gökyüzünün 
mavi olduğunu unutanlar! 
Dinleyin artık 
susun da! 
Belki de 
son 
aşkıdır 
bu 
gökyüzünün: 
onulmaz yarası 
kanar da kanar 
veremli ciğerlerimin dokusunda. 
 
 
Vladimir Mayakovski 

Marşımız

İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini.

Günlerin öküzü hantal,
Yılların kağnısı ağır,
Tanrımız koşudur bizim
Yüreğimizse davul.

Altınımızdan daha yücesi var mı?
Kurşun vızıltısı mı bizi sindirir?
Çınlayan sesimizdir o altın;
Silahımızsa türkülerimizdir.

Yeşilliklerle örtülsün kırlar
Serilsinler günlerin altına
Gökkuşağı koşum olsun
Yılların Küheylanına.

Gök pek sıkkın görünmede nedense,
Onsuz dalgalandıralım türkülerimizi,
Hey büyük Ayı! söyle de
Oraya yaşarken alsınlar bizi!

Mutluluğu iç! Türkünü söyle!
Bahardır akan damarlarımızda
Vursun savaş temposunu yürek
Bakır bir trampet olan bağrımızda.
 
 
Vladimir Mayakovski 

Liliciğim

Mektup yerine
 
 
Tütün dumanı kemiriyor havayı.
Oda
Kruçyonıh'ın Cehennem' inden bir bölüm gibi.
Anımsıyor musun
İlk kez
ardında bu pencerenin
tutkudan çıldırmışçasına
okşamıştım ellerini.
Şimdi
oturuyorsun aynı yerde,
yüreğin
demirden bir kılıf içinde.
Ve yarın
paralayan sözlerle
kovacaksın belki beni
Ve loş antrede
uzun süre
titreyişlerle sarsılan bir kol
bulamayacak 
ceketteki yerini.
Çıkacağım, ezilmiş.
Fırlatacağım vücudumu sokağa.
Yabanıl
çılgın
umutsuzlukla paramparça.
Hayır
gerek yok buna,
sevgilim,
biriciğim,
gel
vedalaşalım şimdiden.
Ağır bir gülle gibi
aşkım
nereye kaçarsan kaç
asılıdır sana
nasıl olsa.
Bırak
son bir haykırışla uluyayım
horlanmışlığın acı yankısını.
Çalışmaktan
anası ağladığında öküzün
gider
salar kendini soğuk sulara.
Aşkından başka
deniz yok bana,
ve gözyaşları da
bir erinç
koparamıyor ondan.
Yorgun fil
sessizliği aradığında
yatar
kızgın kumlara saltanatla.
Aşkından başka
güneş yok bana.
Ve bilmiyorum bile
neredesin şimdi ve kiminle.
Eğer
bir başka şair olsaydı
böylesine üzdüğün,
onarırdı acısını
parayla ve ünle.
Fakat
sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı
senin sevgili adının
çınıltısından başka.
Atmayacağım
bir boşluğa kendimi,
zehir içmeyeceğim.
Ve dayayıp
şakağıma namluyu
çekmeyeceğim tetiği.
Ağzı hiçbir bıçağın
bakışların kadar senin
kesemez beni.
Yarın unutacaksın
seni taçlandırdığımı,
ve yakıp tükettiğimi
çiçeklenmiş bir ruhu
aşkla.
Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı
dağıtacak
sayfalarını kitaplarımın.
Sözlerimin kurumuş yaprakları mı
durduracak seni
çırpınan soluğuyla.
Bırak hiç değilse
son bir sevgi dalgası sereyim
beni bırakıp giden adımlarının altına.
 
 
Vladimir Mayakovski 

Kitleler Anlamıyor

Yazarla okurun
arasında
aracılar durur,
ve aracının
zevki
en ortalamadır.

Aracılar ordusunun
bu ortalama zevkinden
hem eleştiri
hem düzelti
binlercedir.

Sen 
ne dersen
de
Aracı gene
bildiğini
okur:

"Ben
başka
bir insanım.
Nadson'un
şiirlerini
şimdiki gibi anımsıyorum...
İşçiler
kısa dizeleri
sevmiyor.
Ama Aseyev
aracılara
hâlâ sövüyor.
Ya noktalama imleri?
Bir nokta
sanki bir ben.
Siz 
nokta ekerek
şiirleri süslüyorsunuz.
Yoldaş Mayakovski,
yambla yazsaydınız,
size her dize için
yirmi kuruş fazla öderdim."

Eleştirmen
on milyonların
bu iki temsilcisinin
yanından geçerken duygulandı.

Hiç bir ayrıcalıkları yoktur
et ve kemik...
İnsan insandır!

Ama akşam oturup
çay içerken övünür durur:

"Ben 
bu işçi sınıfını
iyi tanırım.
Suskunluğunun
nedenini bilir
ruhunu okurum.
Ne bozulur,
ne umutsuzluğa düşer.
Böyle bir sınıftan
kim okunabilir?
Yalnızca Gogol,
yalnızca klasikler.

Köylüler mi?
onlar da aynı,
hiç bir ayrımı yok.
Şimdiki gibi anımsıyorum.
İlkyazdı, yazlıktaydı..."

Bizdeki yazarların
böyle boşboğazları
kitlelerin
sık sık
beynini bulandırıyor.
Ve devrim öncesinin

söz
fırça
ve keski sanatının

bir sürü örnekleri dolaşıp duruyor
ve aydın yetenekler
kitlelere akıyor.

Düşler,
güller
ve gitar sesleri.

Ben korkudan benzi uçmuş
yazarlardan
yoksul şiirlerinden
yakınmayı
artık bırakmalarını
rica ediyorum.

O böyle
birkaç
bayatlamış masalı,
saatlerce anlatır
açıklar,
bu umutsuz aydın
her şeyde bir kusur bulur:

"İşçiler ve köylüler
sizi anlamıyorlar" der.

Yazar
suçlu suçlu
boynunu büker.

Ama bu
en etkili eleştirmen
köylüyü
ilk kez
savaştan önce,
yazlıkta
et
alırken gördü.

İşçileriyse,
bundan daha az.

İkisini birlikte
bir su baskınında
tesadüfen gördü.

Bir köprüden 
çevreye,
taşan sulara,
yüzen buzlara
bakıyorlardı.

Çünkü yönetici sınıf
artık sanattan da
en az sizin kadar
anlıyor
Sen kitlelere 
yüksek kültürü
götür!

Böylesini ve benzerlerini.

Size de,
bana da,
köylülere de,
işçilere de

iyi kitap gerekli,
çünkü iyi kitap
anlaşılır.
 
 
Vladimir Mayakovski 

Keder

Rüzgâr, umutsuz, boşuna
dövünüp durdu insafsızca.
Karartarak damlayan kanı
ürpertip damların omurgasını.
Ve bir yalnızlık düşkünü yine
doğdu dulkalmış ay gecede.
 
 
Vladimir Mayakovski 

29 Mayıs 2012 Salı

İman

İstediğiniz kadar uzatın bekleyişi
gördüğüm şey öylesine berrak
ve bu berraklık bir masal gibi
öylesine bırakmıyor ki beni
şu uyağı koyunca
çok daha güzel bir hayata tırmanacağım
ikinci dize uyunca.
En basit bir soruya bile ihtiyacı yok artık:
Tüm ayrıntılarıyla görüyorum işte
nağme nağme yükseliyor
taş taş üstünde yükselir gibi
ve ne bir pislik ne de bir toz zerresi
tüm hatlarıyla görüyorum yükseliyor
pırıl pırıl yüzyıllardan katlarıyla
insanları diriltme atölyesi...

İşte
geniş alınlı kimyager
deneylerin kırışıklığı
çehresinde.
Kitaptan
-"Bütün Dünya'dır adı kitabın-
şöyle bir sayfa açıyor:
Yirminci Yüzyıl...
"Kimi diriltsek acaba?...
Mayakovski'yi?...
Yok canım! Yeni baştan yaşatmaya değmez o şair...
Daha güzel daha değerli daha iyi
birini arayalım..."
Ve nasıl haykırıyorum bilseniz
nasıl haykırıyorum avazım çıktığı kadar
buradan
Bitirmek üzere olduğum şu sayfadan:
"Boşuna karıştırma ilerki sayfaları!
Dirilmeyi hakkeden sadece ben varım!"
 
 
Vladimir Mayakovski 

Dinleyin!...

Dinleyin !
Bu yıldızları böyle
her gece
niçin yakarlar ?
Herhalde birisine gerekli diye?
Herhalde yanmalarını isteyen birisi var?
Ve herhalde birisi
bu balgam parçalarını
inci diye sayıklar?
Ve zorlayıp
bir öğle vakti kalkan toz borasını
Tanrı katına varır
geç kalmak korkusu yüreğinde
yalvarır

öper Tanrı' nın elini merhamet dilenerek
ağlar - 
anlatır kendisine niçin bir yıldız
gerektiğini - 
bu azaba yıldızsız katlanamayacağını
Ve sonra o birisi
gezdirir boğuntusunu diyar diyar
sakin gözükmeğe çalışarak:
"Şimdi daha iyisin değil mi?"
diye sorar
yoluna ilk çıkana
"Korkmuyorsun artık
değil mi?"
Dinleyin!
Yaktıklarına göre bu yıldızları
böyle
her gece
Birisinin işine yaramaları şart
öyle değil mi
ve şart olsa gerek
gene her gece
hiç olmazsa bir yıldızın yanıp sönmesi..
 
 
Vladimir Mayakovski 

Bilirim Gücünü Sözcüklerin

Bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben;
onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren,
başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan
tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman.
 
Gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete,
bir çıktıları mı oradan gemi azıya alırlar elbette,
gümgüm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir
öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir.

Bilirim gücünü sözcüklerin. Esip geçmiş de bir rüzgâr
bir halayın topraklarına düşmüş taçyapraklarıdır bunlar.
İnsandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle.
 
 
Vladimir Mayakovski 

Ben De Öyle

Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Cimri şövalyesi Puşkin'in, iner
bodrumunu karıştırıp seyretmeye.
Ben de, sevgilim
döner dolaşır gelirim sana.
Taparım,
benim için çarpan o yüreğe.
Sevinçlisinizdir evinize dönerken.
Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,
kirini pasını vücudunuzun.
Ben de aynı
sevinçle dönerim sana-
evime dönmüyor muyum
sana doğru
koşarken?
Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.
Hepimiz döneriz en son yuvaya.
Ben de öyle,
bir şey var
beni sana çeken
daha ayrılır ayrılmaz,
birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.
 
 
Vladimir Mayakovski 

Ya Kimdir Giden Orada?

Ya kimdir, kimdir giden orada
Böyle büyük bir kalabalıkla?
 -Beloruslar.

Ya nedir taşıdıkları sıska omuzlarında
Kanlı ellerinde, çarıklı ayaklarında?
 -Uğradıkları zulüm, haksızlık.

Ya nereye taşıyorlar zulmü, haksızlığı
Ya kimi dökecekler acılarını?
 -Tüm dünyaya.

Ya kimden öğrendi bu milyonlarca insan
Yola düşmeyi, kim uyandırdı onları uykudan?
 -Yoksulluk, dert.

Ya nedir, nedir istediği onların
Çağlardır hor görüşmüşlerin, körlerin, sağırların?
 -Adam yerine konulmak.
 
 
Yanko Kupala
Çeviren: Ataol Behramoğlu

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Nerdeyse Eksiksiz

Biliyorsun, ölüm diye bir şey yok, diyor adam kadına.
Biliyorum, evet, artık öldüğüme göre, diyor kadın.
İki gömleğin de ütülendi, çekmecede,
sadece küçücük bir gül benim özlediğim.
 
Yannis Ritsos 

Yavaşça

Çukuru ölçtük, kirecin içine attık ölüleri;
sonra en ince ayın altında kayığa bindik,
dördüncü arkadaş demir kutuyu kucağına almış,
sanki içindeki gizli bir ateşten ısınıyormuş gibi
üstüne eğilmişti. Duman yükselmedi,
öylece kaldı suların üzerinde.
 
Yannis Ritsos